RıZa BeRKaN's profiler.B.g. / " Sevgi, saygı ...PhotosBlogListsMore ![]() | Help |
|
11/26/2009 TeŞRiK TeKBiRi uNuTMaYaLıM iNŞaALLAH![]() Teşrik, doğuya doğru
gitmek, parlamak, eti güneşe sermek demektir.
BaYRaM TaDıNDa CuMa / CuMa TaDıNDa BaYRaM MüBaReK oLSuN![]() Sevgi, barış, kardeşlik, dayanışma duygularının yoğunlaştığı, ümmetçe ve milletçe birlik ve beraberliğin daha da pekiştirildiği bir Cuma’ya bir Kurban Bayramı'na daha kavuşmanın mutluluğunun yaşadığımız, bayramın bilhassa dünya üzerinde hayatları acı ve gözyaşından ibaret olan insanlara huzur ve neşe getirmesini, kanayan yaralara merhem olmasını, bayramın tüm insanlık için barış, huzur, güven ve hayırlara vesile olmasını Cenab-ı Haktan niyaz ediyorum.
Hayatın hızlı akışı içinde çoğu zaman bilinçsiz ve sorumsuz şekilde tükettiğimiz zaman sermayesini, barış, sevgi, huzur, paylaşım ve kardeşlik gibi değerlerle kazanca dönüştürme imkânı sunan kutlu zaman dilimlerinden birine, bir Kurban Bayramına daha erişmenin mutluluğu içindeyiz. Yüce Mevla’nın ‘gel’ çağrısına, ‘lebbeyk’ diyerek cevap veren hacılarımızla birlikte kutsal beldede bulunmanın coşkusuyla, tüm vatandaşlarımıza ve din kardeşlerimize kutsal topraklardan selam ve hayır dualarımı gönderiyorum. Bayramlar, sevinme ve sevindirme günleridir.
Bayram, basit çıkarların, kısır çekişmelerin, bencil hırsların, anlamsız
kırgınlıkların insan benliğini kuşatan duvarlarını yıkarak kişinin kendini
aşması, etrafındakilerin farkına vararak paylaşmanın, kucaklaşmanın ve sevmenin
engin ufuklarında kâmil insan olmanın tadını doyasıya yaşayabilmesi demektir.
Bayram namazlarının topluca, yan yana ve omuz omuza büyük bir coşku ile
kılınması, bayramın aynı zamanda birleşme ve bütünleşme demek olduğunu, ayrılık
ve farklılıklarda boğulmanın bizi zayıflatacağını, birbirimizin yanı başında
olmanın bizi toplum ve millet olarak güçlendireceğini anlatır hepimize. Bu bayrama adını veren Kurban ibadeti, kişinin manen Allah’a yakınlaşmasına vesile olurken, malî yönüyle de sosyal dayanışmayı güçlendir. Kurban ibadeti, Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’in Allah’a gösterdikleri tam sadakat ve teslimiyeti temsil etmesi yönüyle kişiyi bu yolda ileri bir mertebeye taşırken, aynı zamanda ona paylaşmayı, ötekine yardım elini uzatmayı, bütün insanları sevgiyle kucaklamayı da öğretir. Milletimiz, kurban ibadetine ayrı
bir önem vermekte ve malî imkânı bulunanlar bu ibadeti yerine getirmeye
çalışmaktadır. Ancak bu ibadetin yerine getirilmesi kadar onu ifa ederken
gözetilmesi gereken ilkeler ve amaçlar da önemlidir. Bu nedenle, bütün
müslümanların, özellikle, kurbanın ehil kimseler tarafından ve usulüne uygun
şekilde kesilmesine özen göstermeleri, kurbanlık hayvana şefkatle davranmaları
ve çevre temizliğine riayet etmeleri konusunda çok daha duyarlı olmaları
gerektiğini tekrar hatırlatmak istiyorum. Unutmayalım ki, bu hususlara dikkat
etmemiz hem dini hem de insani sorumluluğumuzdur.
Bu duygu ve düşüncelerle, bizleri bir kez daha Kurban Bayramına eriştiren Yüce Mevla’ya hamdediyor, başta Siz değerli gönül dostlarımız ve sevdikleri olmak üzere, milletimizin, yurtdışındaki tüm vatandaşlarımızın, soydaşlarımızın ve bütün dindaşlarımızın kısaca Ümmet-i Muhammed'in bayramını içtenlikle kutluyor, bayramın tüm insanlık için barış, huzur, güven ve hayırlara vesile olmasını Cenab-ı Haktan niyaz ediyorum. ![]()
11/23/2009 CaN-ı GöNüLDeN MeRHaBa![]() Hep muhabbet eden dillere Dostluk için yanan gönüllere Hak için cömertçe veren ellere Can-ı gönülden Merhaba Beraberken hem güldürüp hem gülenlere Ruhunda birikmiş nefret lekesini silenlere Can-ı gönülden Merhaba Ruhunda esen düşmanlık fırtınasını dindirenlere Tatlı dilleriyle kötülük ateşini söndürenlere Can-ı gönülden Merhaba Dikenleşmiş kalplere gül ekenlere Güzellik ve iyiliğe boyun eğenlere Can-ı gönülden Merhaba Sevgi ambarında birin üstüne beş koyanlara İnsanlığı ALLAH'ın gerçek ifadesi sayanlara Can-ı gönülden Merhaba Birlik dirlik nağmeleri ile şakıyıp ötenlere Sadece kendine değil de herkese yetenlere Gönüllere taht kurduktan sonra yitenlere Can-ı gönülden Merhaba Güçlü haksız karşısında haklıyı kayıranlara Sofralarında fakir fukarayı doyuranlara Can-ı gönülden Merhaba Gönül kapılarına barikat germeyenlere Yaradan aşkına hep kötülükleri görmeyenlere Can-ı gönülden Merhaba Dünya görüşlerine ve tefekkürlerine kananlara Onları çağlar ötesine taşımak için ananlara Can-ı gönülden Merhaba ![]() 11/20/2009 BaYRaM HaFTaSı HaYıRLı CuMaLaR![]() Bayramlar sevinçlerin paylaşıldığı, gönüllerin coştuğu, kalplerin yumuşadığı, akraba ve komşuların ziyaret edildiği, öksüz ve yetimlerin sevindirildiği, misafirlerin tebessümle karşılandığı ve ikramların yapıldığı mutlu günlerdir. Değerli Mü’minler! Kurban bayramında Allah’a yakın olmak niyetiyle mukim ve zengin olan her Müslüman kurban kesmelidir. Çünkü hem Kur’ân’da hem de sevgili Peygamberimizin Sünnetinde kurban kesmeye önemle vurgu yapılmıştır: Yüce Rabbimiz Kevser suresinin ikinci âyetinde “Rabbin için namaz kıl ve kurban kes” buyurmuştur. Sevgili Peygamberimiz (a.s.) ise, “Âdemoğlu, kurban bayramı gününde Allah için kurban kesmekten daha sevimli bir iş yapmış olmaz” hadisi ile bu ibadetin ne derece faziletli olduğunu ifâde etmiştir (Tirmizî, Edâhî, 1). Her ibadette olduğu gibi kurban ibadetinde de ihlâslı olmak ve yalnız Allah’ın rızasını gözetmek temel prensiptir. Nitekim Yüce Allah, “Onların etleri ve kanları asla Allah’a ulaşmaz, fakat O’na sizin takvanız ulaşır…”[Hac, 22/37] buyurarak bu prensibe işaret etmektedir.
Aziz Müminler! Bayram günlerini, günahların bağışlanması için bir fırsat olarak değerlendirelim, büyüklerimizi mümkünse ziyaret ederek, değilse telefonla arayarak onların dualarını alalım Annemizi, babamızı, büyüklerimizi, komşu, dost ve akrabamızı ziyaret ederek gönüllerini hoş edelim. Çocuklarımıza göstereceğimiz sevgi ile onlara bayram sevincini yaşatalım. Yüce Rabbimizin ve sevgili Peygamberimizin emir ve öğütlerine uyarak, bayramlarda mâli imkânlarımız nispetinde yoksul kardeşlerimize yardım edelim, yetimleri sevindirelim, kestiğimiz kurbanların etinden yoksullara da vererek onların da bayram sevincini yaşamalarına vesile olalım. Varsa aramızdaki dargınlıklara son verelim. Hastaları ziyaret edip onlara şifalar dileyelim. Ahirete göçmüş olan büyüklerimizi, yakınlarımızı, tanıdıklarımızı hayırla yâd edelim.
11/18/2009 SaMiMi ve KaLPTeN İSLAM KaRDeŞLiĞi![]() İSLAM
KARDEŞLİĞİ (AMA KALPTEN)
T. YASİR 11/15/2009 BaZı iNSaNLaR VaRDıR Ki; ÇoK ŞeY iFaDe eDeRLeR...![]() Bazı insanlar vardır ki hani nasıl desem, dört dörtlüktür hayat
dolu, neşeli, canlı…
Sarp KAYA
11/7/2009 İSRaF-ı KeLaM / SöZ iSRaFı![]() İsraf denince, eşya ve zaman gibi elde edilmesi güç şeylerin lüzumsuz harcanması akla gelir; Ekmek israfı, elektrik israfı, su israfı, giyim eşyası israfı gibi... Fakat söz israfı pek aklımıza gelmez. İsraf, saçıp savurmak, yerli yersiz harcamak, eldeki nimetin kadrini bilmez bir şekilde sarfetmek olduğuna göre, elbette konuşmak nimetinin meyvesi olan sözün de israfı olur. Konuşabilmek melekesi insana mahsus kıymetli bir nimettir. Ağız, dil, ses ve gırtlağa sahip bulunan diğer canlılara verilmeyen "beyan, ifade etme, konuşma" nimetini insana veren kudret, tabii ki, o nimetin nasıl kullanılması gerektiğini de tayin ve tespit eylemiştir. Bu meselenin, biri dinî ve ahlakî; diğeri edebî olmak üzere iki yönü vardır. Bu yazıda meselenin dinî ve ahlakî yönünü ele alacağız. Her şeyde olduğu gibi sözde olan israf da dinimizde ve kültürümüzde hoş görülmemiş, önlenmesi için tedbirler alınmıştır. Hangi sözlerin israf sayıldığı hususunu ileriye bırakarak, niçin sözde israf olur sualiyle meseleye ışık tutmaya çalışalım. Kur'ân-ı Kerim'de, insanın elinden, dilinden, gözünden ve kulağından, hatta kalbinden ve hayalinden geçen her türlü fiil veya tasavvur disiplin altına alınmış faydalı olacak şekilde hükme bağlanmıştır. Bu mükemmel insan anlayışı içinde, ferdin hiçbir davranışı ölçüsüz, başıboş bırakılmamıştır. İslam bir ölçü ve uyumlar manzumesi olduğuna göre, insanın ağzından çıkan kelamın da bazı esaslar ile tanzim edilmesi icap eder. Kısaca söz israfı diye adlandırdığımız ve mesuliyeti olan tekellüm/muhavere, dinin üç esasından biri olan "ahlâk"ın temelini oluşturur. Meseleye ayet ve hadislerden bir kaçıyla ışık tutup, kültürümüzde nasıl makes bulduğunu görmeye çalışalım. Kur'an'da mealen şöyle buyruluyor:"O bir söz söylemeye dursun, mutlaka yanında hazır bir gözcü vardır." Buradan anlaşılabileceği gibi, insanın ağzından çıkan her sözü, anında teyp bandına kaydedilircesine, zabtedildiğini anlıyoruz. Hz. Peygamber (s.a.v.)’den söz sarfına dair pek çok hadis rivayet edilmiştir. Bunlardan bazıları şu mealdedir: "Mümin, diğer müminlerin elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir." "İki çeneniz arası ile iki apış arasını koruyacağınıza garanti veriniz ben de size Cennet garantisini vereyim." "ALLAH'a ve ahiret gününe inanan komşusuna ikram etsin, misafirine ikram etsin. Ya hayır söylesin yahut sussun" "Lüzumsuz sözleri bırakmak, insanın İslamî güzellikleri arasında sayılır." Bu hadisleri çoğaltmak mümkündür. Ayet ve hadislerden anlaşılan şudur ki, kişi hayırlı, faydalı, lüzumlu olan konularda konuşmalı, boş yere gereksiz ve abes sözlerden kaçınmalıdır. İslam büyüklerinin bu ilahî tavsiyeye titizlikle uydukları görülür. Boş söz konuşurum endişesiyle, Hz. Ebubekir (ra)'in ağzında çakıl taşı bulundurduğu ve ancak gerektiği yerde ağzından taşı çıkararak konuştuğu naklediliyor. İmam-ı Ahmet, ölüm anı yaklaştığı sırada, inleyişlerinin yazıldığını duymuş ve ruhunu teslim edene kadar inlememiş, susmuştur. Meseleyi bu kadar dikkatle ele almışlar, vakit ve sözlerini israf etmemeye çalışmışlardır. İslam’ın, konuşma âdâbı ve söz disiplinine genişçe yer verdiğini görüyoruz. Kişinin ağzından çıkan sözler, evsafına göre tasnif edilmiş, isimlendirilmiş ve uygun olmayanlarından sakınılması tavsiye edilmiştir. Aşağıda sadece isimlerini saymakla yetineceğimiz, fakat her biri ayrı bir mevzu teşkil edecek kelâmları konuşmak, "söz israfı" olacağı için, bunlardan sakınmak imanlı olmanın gereğidir. Dinimizce yasaklanmış olan sözler kısaca şunlardır: Küfür sözleri, yalan, gıybet, iftira, istihza etmek (alay etmek), mâlâyani (boş ve faydasız) konuşmak, cidal, husumet sözleri konuşmak, kelamda tasannu (ağzını eğe büke) konuşma, dedikodu ve koğuculuk, iki dilli ve iki yüzlülük, lanet etmek, kötü söz ve küfürleşme, şehveti tahrik edici sözler, başkasının sırrını yaymak. Yukarıda İslamî ahlaka sahip kişilerin söz disiplinine kısaca temas ettik. İslâm ahlakı ile terbiye olup yetişmiş ve bunu hayatına tatbik etmiş atalarımızın birçok sözünde gevezelik ve boş sözler kınanmıştır. Türkçe'de söz kelimesi ciddi konuşmalar, dinlenebilir özelliğe sahip kelamlar için kullanılmıştır. Söz bir kelimeye değil, bir mânâ bir hüküm ifade eden cümleye de denmiştir."Atasözü" deyişinde de bu mânâ vardır. Deyimlerimizde de söz, ciddiyet ifade eder. Mesela, söz vermek, sözünde durmak, sözüne güvenilmek, sözünün eri olmak... Bu deyimlerden bir kaçıdır. Söz ile ilgili ata yâdigarı şu darb-ı mesellerde de İslâmî bir terbiye kokmaktadır. "Tatlı söz yılanı deliğinden çıkarır. Anlayana bir söz yeter. Söz gümüş ise sükût altındır." Yerli yersiz konuşan, boş şeylere dalıp gidenlerin ağzından çıkanlara ise "laf/lakırtı" denmiştir. Mesela, laf atmak, lafını bilmemek, lafını esirgememek. Laftan anlamaz olmak, laf lafı açmak... Deyimleri söz israfına işaret etmektedir. "Laf ile peynir gemisi yürümez." sözünde de, kuru ve boş kelam ile bir yere varılamayacağı ve bunun söz israfı olacağı vurgulanmıştır. Sözü uzatmadan, söz ustalarının bu konuda söylediklerinden bir kaçını nakledip meseleyi bitirelim. Söz israfı yapmama konusunda ölümsüz Yunus, çağları delen sesiyle şöyle diyor: Onsuz sözün gör nedir, çok söz ayvan yüküdür. Arife bir söz yeter, tende cehver Gönüllerin pasını ger sileyim der isen. Şol sözü söylegil kim sözün hülasasıdır. Söz var kıla kaygıya şad, söz var eyler bilişi yâd, Eger horluk eger izzet her kişiye sözden gelir. Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı, Söz ola ağulu aşı. Bal ile yağ ede bir söz. Sözünü bilen kişinin yüzünü ağ ede bir söz, Sözünü pişirip diyenin işini sağ ede bir söz. Sözü uzatıp dolaştırmadan en keskin şekliyle, en kestirmeden söylemesini bilen Hak dostu, gönül eri, eren tipi büyük Yunus, söz israfı hakkındaki fikrini "Çok söz hayvan yüküdür" diyerek kestirmeden ifade etmiştir. Kutadgu Bilig sahibi Yusuf Has Hacip de söz israfı hakkında şöyle der: Sözüne dikkat et, başın gitmesin, dilini tut, dişin kırılmasın. Sen kendi selametini istiyorsan, ağzından yakışıksız bir söz çıkarma. Çok sözden fayda görmedim, amma söylemek de faydasız değil. Sözünü çok söyleme, sırasında ve az şöyle, binlerce söz düğümünü bir sözde çöz. Dili iyi gözet başın gözetilmiş olur, sözünü kısa kes ömrün uzun olur. İnsan iki şey ile kendini ihtiyarlamaktan kurtarır; Biri iyi iş biri iyi söz. Her sözü saklamayı da anlayış hoş görmez, insan lüzumlu olan sözü söyler, gizlemez. Benden sana gümüş ve altın kalsa, sen onları bu söze denk tutma. Söz israfının zararına bazı meşhurlar da dikkat çekmiş, sakınılması tavsiyesinde bulunmuşlardır. İşte onlardan birkaçı: Söylemediğim şeylerin hiçbiri bana zarar vermedi. (Calvin Coleridge) Susmak insanı ele vermeyen sadık bir arkadaştır. (Confucius) Konuşmak ihtiyaç olabilir, ama susmak bir san'attır. (Goethe) Gürültü ve acı sözler, haksızlığın işaretidir. (Victor Hugo) Gönül alıcı bir söz, kışı yaza çevirir. (Çin atasözü) Her bildiğini söyleme, her söylediğini bil. (Clavdius) Ne kadar çok söylersen karşındaki o kadar az hatırlar. Az söyle de kazancın çok olsun. (Fenelon) Asrın beyin yapıcısı, söz israfına şu vecize ile dikkat çeker: "Her söylediğin doğru olmalı, fakat her doğruyu demek doğru değildir." Demek sözün dinlenmeyeceği yerde söylenmesi, kayalıklar üzerine tohum ekilmesi gibi boşa gidecek bir nasihat, diğer ifadeyle söz israfı oluyor. Başlığını söz israfı diye attığımız yazıyı daha fazla uzatmadan. Yusuf Has Hâcip'in şu özlü deyişi ile noktalayalım: "Aman sözün aydın olsun öz olsun. Işık saçsın, bakan köre göz olsun." 11/3/2009 SeViYeLi~GüZeL iNSaN VaSıFLaRı![]() Güzel vasıfları fıtratımıza mâl etme hususunda nasıl bir yol izlemeliyiz? İster ahlâk-ı âliye, ister ibadet hayatımıza ait hususlarda ciddiyet ve vakar, temkin ve itmi'nân insanı olmamız ve bu vasıfları fıtratımızın bir buudu haline getirerek, benliğimizle bütünleştirmemiz şarttır. Ne var ki, bunu elde edebilmek ve bu seviyeye çıkabilmek, çıktıktan sonra da onu koruyabilmek oldukça zordur. Allah Rasulü (sav) bu vasıfları fıtratımızın bir buudu haline getirmek için bizlere yol gösterme istikametinde buyuruyorlar ki; Bu Kur'ân hüzünle inmiştir. O'nu okurken ağlayın. Şayet ağlayamıyor iseniz, kendinizi ağlamaya zorlayın.' (İbni Mâce, İkame/176; Zühd/19). Yani Kur'ân'ı huzur-u kalb ile ve itmi'nan-ı nefisle okuyun. Bu tesbitten hareketle, yukarıda bahis mevzuu edilen vasıfları kazanmada önce sun'i adımlar atabilirsiniz. Yalnız bu, meselenin derinliğine vâkıf olmayan insanlar tarafından tenkid edilebilir. Ancak sizler O'na ulaşmak için çıktığınız bu yolda, böylesi şeylere takılıp kalmamalısınız. Ahlâk-ı âliye adına zikredegeldiğimiz düşünceler içinde bazı misaller vererek mevzuyu biraz daha açmaya çalışalım. Az konuşma, güzel ahlâka ait prensiplerin -zannediyorum- başında gelir. Efendimiz'in beyanına göre çok konuşanın çok sakatatı olur. İşte bu çok sakatat da hiç farkına varılmadık şekilde insanı cehenneme götürür. Onun için Allah Rasulü (sav), kendisine soru sorulmadan ya da bir maslahat gözetmeden asla konuşmazdı. O'ndan bu dersi alan Sahabe-i izâm hazerâtı da hep aynı şekilde hareket ederdi. Meselâ, sadakat kahramanı Hz. Ebu Bekir -sahih kaynaklarda şimdiye kadar rastlamadığım ama doğru olmasa bile, hiç yadırgamadığım ve yadırgamayacağım bir menkıbeye göre- ulu orta konuşmamak için ağzına küçük bir taş koyarmış; konuşması gerektiği zaman onu çıkartır, konuşur, sonra tekrar koyarmış. Evet, onun gibi bir temkin insanı, kendini zabt u rabt altına almak için böyle bir şey yapmış olabilir. Bu menkıbeye, sahih kaynaklara dayanarak hicretten sonra, Hz. Ebu Bekir'in Nebiler Serveri Hz. Muhammed'in (sav) yanında birkaç yüz kelimeyi geçmeyen konuşmaları mesned olarak gösterilebilir. İnsan kalbî, ruhî ve fikrî hayatı adına bir şeyler anlatıyor, anlattığı şeylerle muhataplarının ufkunu açıyorsa, onun konuşmasında yarar vardır. Aksi halde, bütün konuşmaları israf-ı kelam cümlesi içinde mütalâa edilebilir. Rica ederim, akan bir derenin kenarında abdest alırken suyu israf etmemeyi emreden bir dinin, insan için sudan çok daha önemli cevher gibi kelimelerini israf etmesi nasıl caiz olabilir! Öyleyse hiçbir gereği yokken bir mânâ ifade etmeyen boş ve abes yere konuşmalara çok rahatlıkla sakıncalı nazarıyla bakabiliriz. Mesela; 'Buradan taksiye bindik; Akhisar'a, oradan Balıkesir'e gittik. Balıkesir'in içinde iken bir tır yanımızdan geçti... vs.' Böyle Dudu nineler gibi durmadan, hiçbir şey vaadetmeyen ve muhteva derinliği olmayan sözlerle laf ebeliği yapmak elbette mahzurludur. O halde yeme, içme, giyim ve kuşamda olduğu gibi, konuşmada da iktisadî olacak, şu tema, şu anafikir kaç kelime ile anlatılabilir, hesap edilecek ve öyle konuşulacaktır. Öyle konuşulacaktır ki, kat'iyen israf-ı kelâm ve bu suretle israf-ı zaman olmasın. Zaten ehlullah 'kıllet-i kelâm', 'kıllet-i taam', 'kıllet-i menâm' diyerek insanın dünya ve ukbâ hayatı adına bu çok önemli üç meseleyi, kendilerine düstur-u hayat edinmişlerdir. İşte böyle sözü tartarak, süzerek, ağızdan çıkacak her kelimeyi düşünceye vize ettirerek konuşma bir ahlâk işidir. İnsanın bu ahlâkı kazanabilmesi ve fıtratının bir parçası haline getirebilmesi de bir hayli zaman ve bir hayli çaba ister. Bunun gibi, dünyevî hazları terkedip, cismanî meyillere karşı koyma mânâlarına gelen 'zühd' de bir ahlâk olarak çok önemlidir. Tasavvufta çok ciddi bir yere sahip olan zühdün genel çerçevesi, tasavvuf düşüncesinin bir ekol, bir mektep olarak ele alınmasından çok daha önceleri, Efendimiz (sav) tarafından bir ruh ve mânâ olarak belirlenmiştir. Üstad'ın konuya yaklaşımını da işin içine katacak olursak, 'dünyayı kesben değil, kalben terk etme', dünya ve mâfîhaya iltifat etmeme, dünyevî herhangi bir beklenti içine girmeden ve geride hiçbir şey bırakmadan ahirete intikal edebilme anlamında bir zühd, her mü'minin hele hele günümüzde bu kudsî dâvâya gönül vermiş hizmet erlerinin vazgeçilmez bir vasfı olmalıdır. Başlangıçta mal-menal, makam-mansıb, şöhret vs. bütün yönleriyle dünyaya karşı böyle bir tavır belirleme çok zor olabilir. Ama bu düşünce, küçük şeylerden başlayıp büyük şeylere doğru işletile işletile bir gün gelir ki, insanın lâzım-ı gayr-i mufârıkı olur. Yani insan, 'bugün bir elbisem var, ikinci bir elbisem olmasına gerek yok. Aksi halde yarın üçüncüsünü, dördüncüsünü ister ve bu ahlâk bir gün bütün hayatımı sarar' diye düşünmeli ve bu mânâda peygamber ahlâkı olan zühdü işlete işlete onu hayatına mâl etmelidir. Güzel ahlâka ait bu iki örneğin yanı sıra ciddî olma, gözünü haramdan sakınma, kibire girmeme gibi daha nice vasıflar sayılabilir. İbadete gelince; mesela namaz. Namazı öncelikle vaktinde edâ etmekten başlayıp, onu duya duya, âdeta yudumlaya yudumlaya kılma da, aynı şekilde bir temrinat meselesidir. Yani insanın namazını sırtından bir yük atıyorcasına kerhen kılması değil de, Allah'ın icabet kapılarını kendisine açabilecek bir seviyede aşk ve şevkle, duya duya kılması elbette birden ulaşılabilecek bir zirve değildir. Fakat insan, onu da işlete işlete fıtratına mâl edebilir; daha doğrusu etmek zorundadır. Netice itibarıyla; insan, hayatının bütününü nefsinin serazad arzu ve isteklerine rağmen, iradesinin hakkını vererek yaşamalıdır. Bunun için de insanı insan yapan vasıfları, Kurân'ın ve Sünnet'in rehberliğinde, fıtratının bir parçası haline getirmeli ve onları hayatına hayat kılmalıdır. M.Fethullah GÜLEN
10/31/2009 AŞIK-ı SaDıK ve MuHaBBeT![]() Muhammed İbn-i Said el Harezmî Zünnun Hazretleri'nin kendisine "muhabbet nedir?" diye sorulduğu zaman şöyle söylediğini işitmiş... Kim, bu Harezmî? Harezm, Hazar denizinin doğu kıyılarına denilen isimdir. O bölgeden olan bu âlim, Zünnun Hazretleri' nden duymuş. Bundan şunu da anlıyoruz ki, İslâm âlemi bir bütün. Ne kadar hoş birşey düşünebiliyor musunuz? Yani adam Buhara'dan kalkıyor Musul'a gidiyor. Oradaki arif zatla konuşuyor. Medine'ye geliyor, Mekke-i Mükerreme'ye geliyor, kalkıyor Yemen'e iniyor, oradaki âlimlerle konuşuyor. Kimisi Tarsus'ta, kimisi Antakya'da, kimisi Maraş'ta, kimi Urfa'da. Ama diyar diyar dolaşabiliyorlar. Çünkü her taraf İslam beldesi. Hangi âlimi nerede duymuşlarsa, gidiyor onun yanına. Bu Harezm şu andaki Özbekistan veyahut Türkmenistan. Ama Mısırlı Zünnun hazretlerini duymuş. Demek ki gitmiş oraya. Yani bizim çocuklarımızı tahsil görsün diye Kahire'ye, Mekke-i Mükerreme'ye gönderdiğimiz gibi. Bu şahıs; "Muhabbet nedir." diye sorulduğu zaman Zünnun'un şöyle cevap verdiğini duymuş: "En tuhibbe ma ahabballah." Muhabbet nedir? Tasavvufta çeşit çeşit terimler dolaşıyor ortada. Efendim marifet kelimesi dolaşıyor, irfan kelimesi dolaşıyor, arif kelimesi dolaşıyor. mahabbet kelimesi dolaşıyor, âşık kelimesi dolaşıyor, muhib kelimesi dolaşıyor, zahid kelimesi dolaşıyor, tarikat kelimesi dolaşıyor. Her ilmin çeşitli tabirleri var. Şöyle söyleyelim ki bir araba tamircisi mesela, "lokmayı getir" diyor. Sen şimdi buna hamurdan yapılmış, fırında pişmiş lokma tatlısını götürebilir misin? Onun lokma dediği başka. Vidayı sökme aleti. Terminolojisi öyle. "İngiliz anahtarını getir" diyor, "Kurbağacığı getir" diyor. Yani şimdi gidecek suyun içinde bir kurbağa mı yakalayacak? Hayır. Şöyle ağzı kurbağaya benzediği için o ismi almış bir alet demek. Tasavvufun da terminolojisi var. Yani tabiratı var. Sormuşlar: "Mahabbet nedir?" Mahabbetullah. Filanca adam muhabbet etmişler, filancaya. Nedir? Yani muhabbet, sevmek demektir. Herkes biliyor. Ama nasıl tarif edersiniz? Nasıl bir haldir bu? Hâli soruyor. Kelimeyi sormuyor. "Muhib olan insan, yani Allah aşıkı olan bir insan, âşık-ı sadık olan bir insan, nasıl olur?" demek istiyor. "Muhabbet nedir?" diye sorduğu bu. Bunu söyleyeceğiz. "En tehubbe ma habballah", Allah'ın sevdiğini sevmendir. Allah'ın sevdiği şeyi sevmektir. " Sen muhabbetten mi bahsediyorsun, Allah'ın sevdiğini sevmendir. Allah neyi seviyor? Cihadı seviyor. Kendi yolunda cihad edilmesini seviyor. Cihadda yaralanmak var, uykusuz kalmak var, hapse düşmek var, işkenceye uğramak var. öldürülmek var. Sevebiliyor musun? Allah oruçluyu seviyor. Orada aç kalmak var. Allah sabretmeyi seviyor. Sabretmek yerine sabır olmasa da kavuşma olsa da herşeyi yesek içsek daha iyi değil mi? Sabrı sevebiliyor musun? " Allah'ın sevdiklerini sevebilmendir. Muhabbetullah bu. Ben Allah'ı sevebiliyorum. Muhabbet ehliyim, ehli aşıkım, ehli muhabbetini. Dur bakalım! Şu sıfatlar varsa öylesin yoksa, Zünnun hazretlerine göre değilsin. "En tuhibbe ma ahabballah" Allah'ın sevdiğini sevmendir, "Ve tubğide ma abğadallah" Allah'ın sevdiğini sevmendir, Allah'ın kızdığına kızmandır. Allah zalimleri sevmiyor. Sen kâfiri niye seviyorsun? Allah yılbaşını sevmez, kâfirlere benzemeyi sevmez, sen niye onu yaparsın? Çam ağacını kâfirler gibi niye süslersin, dükkanının vitrinini niye süslersin, sevmez Allah. Kâfirleri sevmez, kafirlere benziyeni de sevmez. Kafirler gibi olmayın diye emirler var. Allah'ın kızdığına kızmak gerekiyor, içki içiyor adam, sarhoş, tamam içkiyi de sevmezsin, sarhoş olanı da sevmezsin. Sarhoş olana acırsın, kurtarmağa çalışırsın. Allah yalanı sevmez. Sen de yalan söylemeyeceksin. Yalanı sevmeyeceksin, yalancıyı sevmeyeceksin. Başka, istismarı sevmez, gösterişi sevmez, riyayı sevmez. Bizim işimiz gücümüz süslenmek, taranmak, gösterip, fiyaka, hava, herkesin meşguliyeti bu. Demek ki ölçü veriyor. Allah'ı seveni sevmendir, Allah'ın kızdığına kızmandır. "Ve tef alel hayre kullehu" tamamen hayır işlemendir. Bütün hayırları işlemendir. Hayır olan işleri işlemendir. Yaptığın işler hayır olacak. Hayır olarak neyi duyduysan onu yapacaksın. Peygamber Efendimiz SAV e birisi gelmiş "Rüya gördüm, rüyamda ben secde ettim. Arkamda ağaç vardı, o da secde etti, Ve şu tesbihatı söyledi" diye rüyayı anlatıyor Peygamberimize. Efendimiz bir secde ayeti okumuş, secde ayeti okununca secde etmek lazım, ondan sonra secdeye kapanmış; o rüyada, o sahabinin söylediği tesbihatı orda zikretmiş. Efendimiz, "benim ashabımdan birisi görmüş, ben Peygamberim ona uymam" demedi. Güzel olduğu için rüyanın salih rüya olmasından, rahmanî rüya olmasından dolayı, o rüyada o ağacın yaptığı teşbihi aynen oda hemen teşbih etti. "Ve terfada küllema yeşberu anillah" Allah'dan Allah'la meşgul olmaktan seni alıkoyan ne varsa onların hepsini reddetmek, istemiyorum bunları diye onlardan uzaklaşmak, onları kabul etmemek, reddetmek... Allah'ı sevmek bu! Seni Allah'dan ne alıkoyuyor? Çalgı mı, eğlence mi, keyif mi, iş mi, güç mü? Ne seni Allah'la meşgul olmaktan alıkoyuyorsa, bunların hepsini itmek, reddetmek. "Ve ella tehafetillahi levmete laim", Allah yolunda kınayanın kınamasından korkmamak. Sevgi budur. Kınayan kınasın, beğenmeyen beğenmesin, ben Allah istediği için böyle yaparım. İşte Allah, muhabbetiyle dolu insan. Bir daha özetleyelim; Allah'ın sevdiğini sevmek, kızdığına kızmak, tamamen hayırları yapmak ve Allah'dan meşgul eden ne varsa önünde, onların hepsini reddetmek ve kınayanın kınamasına Allah yolunda, hiç aldırmadan, korkmadan, yapması gereken vazifeleri yapmakta tereddüt etmemek Bütün bunlar, müminlere şefkatle beraber. Müminlere şefkatli olacak, Müşfik olacak, Merhametli olacak, sevecek, "Bu bir mümin " diyecek. Allah müminleri sevdiği için onlara karşı içinde sevgi olacak şefkati olacak. "Vel gilzeti alel kafirîn", yani kâfirlere karşı da "galîz" yani şiddetli olacak, sert olacak, "Müminlere müşfik"... Ayetten almış demek bu sözünü, mübarek Zünnun hazretleri. Müminlere yumuşak, kâfirlere sert olacak. Yapabiliyor muyuz? Tamamen tersini yapıyor millet. Turistlere karşı öyle yumuşak davranıyor ki, pabucunu yalayacak nerdeyse. Mümin kardeşine karşı ise olanca sertliğinde sert. Otur, kalk, çekil git.... Yani hiç bir sevgi işareti yok. Tamamen tersi. "Veittibai Resulillah", Yani Resullullah'a ittiba ederek, müminleri severek, kâfirlere sert tavır takınarak. "Sallalahu aleyhi veselleme fıd'din" dini konuda Rasullullah'a ittiba ederek gitmektir. Şimdi "muhabbet nedir?" diye sordular; muhabbetin sahibi olan bir insanın nasıl davranması gerektiğini anlatarak, seven insan böyle yapar, başkasını yapmaz. Başkasını yapıyorsa, sevgisi sahtedir veyahut gerçek muhib değildir veyahut palavracıdır, iddiacıdır demek. Bir daha okuyalım; muhabbet nedir?" Muhabbet; Allah'ın sevdiğini sevmendir, Allah'ın kızdığına kızmandır, tamamen hayrı işlemendir ve Allah'dan meşgul eden herşeyi reddetmendir. " Allah yolunda bir kınayanın kınamasından asla korkmamaktır. Müminlere şefkat göstererek, kâfirlere şiddet göstererek, dini konuda Resulullah'a tam ittiba ederek yaşamaktır. Yani, Allah âşık-ı bir insan. Bu ne demek? Allah onu seviyor da ondan. Allah sevmeden bir insan Allah'a âşık olamaz. Önce Allah sevecek, ondan sonra kişi Allah'a âşık olabilir. Yani
kendi kendine Allah âşıkı olamaz bir insan. Allah sevdikten sonra olur." "Aşk odu evvel düşer maşuka ondan aşıka Şev'agü bak kim, Şemi gör kim yanmadan yandırmadı pervane" Önce Allah sever bir kulu. Ondan sonra kulda muhabbetullah hâsıl olur. Onun için âşık-ı sadık olan bir insan, Allah'ın sevgili kulu, Allah'ın sevdiğini sever, kızdığına kızar, tamamen hayır İşleri yapar. Allah'dan meşgul eden herşeyden uzak durur. Ben filanca yere gitmem, ona gidince işimi yapamıyorum, cumayı kılamıyorum. Allah'dan alıkoyan herşeyden uzak durur. Allah yolunda bir kınayanın kınamasına hiç aldırmaz. Müminlere şefkatle severek, kâfirlere sert, cesur, kahraman, dini konularda tamamen Resulullah'a tabi olur. Prof.Dr. M. Esad ÇOŞAN 10/30/2009 HüZüN ÇiÇeĞiM Hüzün
gülümseyişlerimde sevdadır
dokunamadığım!
ZaMaN CuMa MüBaReK oLa.![]() Bir evren bilgini "Zaman
nedir?" dedi. "Sınırsız olan ve ölçülmesi mümkün
olmayan zamanı aklınızca ölçmeyi tasarlarsınız. "İçinizdeki şarkı söyleyen derin düşünen o sonsuzluk hala yıldızların evrene serpildiği o ilk anın sınırları içinde oturmaktadır. İçinizdeki aşk gücünün sınırsız olduğunu hisseden yok mudur? Zaman da aşk gibi bölünmez ve yeri olmayan bir şey değil midir?" "Ancak şunu unutmayın sizin aklınız zamanı mevsimlerle ölçerse bırakın her mevsim bütün öteki mevsimleri çevrelesin içine alsın. Bırakın da bugün geçmişin anıları ve geleceğin özlemleriyle sarmaşdolaş olsun!" Halil Cibran /ERMİŞ Yüreği güzel, Sevgili Aysel'e değerli katkılarından dolayı en kalbi sevgi, saygı ve hürmetlerimi sunuyorum. 10/29/2009 Bir kutsal emanettir hayat dediğin...Elinde birikmiş duaların varsa eğer...![]() Bir
kutsal emanettir hayat dediğin. Bir kutsal
emanettir hayat dediğin.
Gurupta tezahür eden ihtişamın efsunuyla kendinden geçersin.
Bir kutsal
emanettir hayat dediğin.
Alnındaki secde çiçeklerini toplayıp öyle gidersin. Sonra, göklere yolladığın
duaların yağmur misali dökülür göklerden rahmet olup. Tüm basamakları bir secde
hızıyla geçip ulaşırsın en sevgiliye. Bir vuslat sevinci sarar ruhunu. Göklerin
fevkindeki hislerin yağar üstüne. Benliğinin esrarı çözülür ve ten kafesi göçer
gider yurduna. Tüm hüzzam ağıtlar seni söyler sonra. Merhametin senden fazlaysa
ve heybende sevgi doluysa..
Elinde
birikmiş duaların varsa...
Elinde
birikmiş duaların varsa...
Elinde
birikmiş duaların varsa eğer...
Elinde birikmiş duaların varsa eğer...
Elinde
birikmiş duaların varsa. Yüreği güzel, Sevgili SemaNur'a değerli katkılarından dolayı en kalbi sevgi, saygı ve hürmetlerimi sunuyorum. 10/28/2009 Elif Şafak'ın 'Aşk'ına atf-ı nazar![]() Konu Uzun Gelebilir Ama Okuyun Bence
Alıntıdır Hiç Bir Yorum Bana Ait Değildir... Birkaç aydır net'te/forumlarda "ŞEMS'in KIRK KURALI" başlığı altında bir yazı dolaşıyor. Güya Şems-i Tebrizî hazretlerinin aşk için vaz'ettiği 40 kural... Tabii hemen her forumcu da -çok azı müstesna- kendi çalışmalarıymış gibi kopyala-yapıştır metoduyla İNTİHALLERini sürdürmekte bir beis görmüyor... Aslında yazı, Elif Şafak'ın en son romanından iktibas... Onun, Hz. Şems adına aşk için uydurduğu kuralları (!) anlatıyor. Sağolsun Dücane Cündioğlu üşenmemiş, kendi deyimiyle "Herkes sustuğu için!" hem bu aşk'a dair kural/kurallar uydurma zırvasını hem de kitabın tamamı üzerindeki yanlışları, hayli uzun sayılabailecek birkaç yazıyla tahlil etmiş... Bize de sadece okuyup yararlanmak düşüyor. Teşekkürler sayın Cündioğlu deyip yazıya geçebiliriz. Saygılarımla... H. E. İKTİBAS
*** Dücane
Cündioğlu 30 Ağustos 2009 Pazar Aklın kaleminden kırk kurallı aşk / http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/Default.aspx?i=18348&y=DucaneCundioglu — "Mevlâna.... İslâm âleminin Shakespeare'i!" (s. 38) Başka bir zaman olsa, bu denli bayağı bir benzetmeyle karşılaştığım daha ilk anda muhtemelen elimdeki kitabı -bir daha açmamak üzere- kapatır ve bir kenara koyardım. Bu sefer öyle yapmadım. Bir lâ havle çekip bu bayağılığın altını çizdim, sonra da Elif Şafak'ın Aşk'ını okumaya devam ettim. Sırf siyah ölümün hatırına... Bir vazife duygusuyla... ızdırab içinde... Ve tabii ki pencereden dışarı bakmanın cezası olarak... Süreç değil bir tek, sonuç da benim açımdan acı vericiydi. Bu konularda eline kalemi alan kim olsa, sonucun yine de değişmeyeceğini bilmek, belki de ızdırabımın asıl sebebi. Çünkü kendi irfan hazinelerimizle ve ortak değerlerimizi kendilerine borçlu olduğumuz büyük ustalarla sahih irtibatlar kuracak o muhkem noktadan artık iyice uzaklaşmış durumdayız. Sorun, öyle alelâde bellek yitimiyle izah edilecek gibi değil. Çünkü pekâlâ kadim bilgi kaynakları elimizde. İnsan malzemesinde de sıkıntı çekilmiyor. Gayret eksikliği veya iyi niyet yoksunluğu ('hain' edebiyatı) türünden yakınmaları da -hiç değilse bu bağlamda- ciddiye alamayız. O hâlde nedir sorun? Sorun, dünyayı/eşyayı idrak tarzımızın hem içerik, hem de biçim itibariyle kökten dönüşmesi. Dünyagörüşümüzün neredeyse bütünüyle değişmesi. Sözgelimi mülkiyet ve cinsiyet. Modern Türk toplumunun, mülkiyet ve cinsiyet alanında kazandığı yeni bilinç yapısıyla artık geçmişine ihatalı bir biçimde, en azından müsamahayla bakabilmesi mümkün müdür? Veya mevcut mülkiyet ve cinsiyet kodlarıyla, mirasçısı olduğu o kadim dünyanın asırlık değerlerini sağlıklı olarak anlayıp yorumlayabilmesi? Meselelerini ciddiye alan her namuslu zekânın bu soruya vereceği cevap olumsuz olacaktır! GÖNÜL FERMAN DİNLEMİYOR Aşk'ın kuralları olur mu? Ne münasebet, Aşk'ın kuralı olmaz ki kuralları olsun! Aşk koşulsuz olandır. İçinde 'çıkar' ilkesinin olmadığı tek insanî edimdir. Külliyen hazdır. Bütünüyle zevktir. Süreç içerisinde oluşmadığından her türlü koşuldan, her türlü kuraldan âzadedir. Anî'dir; yani anda varolur; bir anda... Trafiğin kuralları olur, ama Aşk'ın kuralları olmaz! Kural, aklın vaz'ettiği ilkelere verilen ad! Bu nedenle hesaba kitaba gelir işlerin kuralı olur. Gönülse akla benzemez, çünkü ferman dinlemez. Hesaba da, kitaba da gelmez. Nedensizdir. Koşulsuzdur. Kuralsızdır. Bu yüzden mehabbet (sevgi) başkadır dilimizde, aşk çok daha başka! Batılıları mazur görmeli, ne yapsınlar zavallılar, dillerinde tek kelime var: Love veya Die Liebe ya da L'amour! Love deyince, mehabbet deyince, sevgi deyince, bakınız işte o zaman işin rengi değişiyor. Çünkü sevginin koşulları ve kuralları olur. Hem de üç tane değil, beş tane değil, kırk tane bile olur! Olmuş da nitekim, meselâ bakınız Elif Şafak hiç üşenmemiş, bizler için tam kırk aded kural uyduruvermiş. Aklınca... Evet, aklınca. Çünkü düşüne taşına, aklıyla yazmış romanını, gönlüyle değil. Kalbiyle hiç değil! Son romanının başlığı şöyle: The Forty Rules of Love: A Novel of Rumi. "Başarının Kırk Kuralı: Jeremy Bentham Hakkında Bir İnceleme" der gibi bir adlandırma! Çaresiz, hemen sormak zorundayız: Tamıtamına kırk kuralı olan bu Love'dan muradı nedir acaba yazarın: Sevgi mi, Aşk mı? İngilizce olarak yazılan bu eser henüz yayımlanmamakla birlikte Türkçe çevirisi altı aydır elimizde. Üstelik adı da gayet sade, gayet ekonomik: Aşk. Evet, sadece Aşk. İşte size Türkçe'nin cilvelerinden biri daha! Çünkü Türkçe'de Aşk denince, kural mural akla gelmez; Türkçe'de aşkın ne kuralı olur, ne de kuralları. Hepsi de bir anda uçup gider. Yazar, Türkçe düşünmeye başladığında, bilinci kendisine bir oyun oynamış olmalı ki Love'ın yanına koymaktan çekinmediği o meş'um kırk kuralı Aşk'ın yanına koymaya eli varmamış. Hiç değilse kapakta... BİLGİ YOK, YORUM ÇOK Elif Şafak'ın gönlü, acep şu akla zarar tamlamanın tüm günahını, mâşukların sultanı Şems-i Tebrizî'ye yüklerken hiç mi sızlamamış? — Gönlü Geniş ve Ruhu Gezgin Sufi Meşreplilerin Kırk Kuralı. (Üç defa üst üste yanlışsız telâffuz edebilene ödül vermeli!) Şems, güya diyesiymiş ki: "Bu kurallar benim için tabiat kuralları kadar evrensel, onlar kadar temeldir." (s. 63) Tabiat kuralları kadar evrenselmiş! Acaba yukarıda yeni çağ filozoflarından Francis Bacon'ın veya John Locke'un bir şakirdi mi konuşuyor, yoksa 13. yüzyılın, o mucizelerin ve kerametlerin hükümfermâ olduğu âşıklar dünyasının yaramaz çocuğu Şems-i Tebrizî mi? Görünen o ki yazar kendi kelimelerini, kendi cümlelerini kimin ağzına koyduğunun hiç de farkında değil. Meselâ, Şems bir defasında çatıp kaşlarını söyleniyor: "Bu Allah'tan rol çalmak olur!" (s. 120) Bir yerde de şu tuhaf ifade yakıştırılmış ağzına: "Bizim tek mezhebimiz var: Allah." (s. 78) Peki ya, zavallı pirimiz Bâyezid-i Bistamî'nin başına gelenler?! O da güya şöyle demiş: "Hırkamda Allah var!" (s. 200) O da ne öyle, hâşâ, "Cebimde akreb var!" der gibi! * * * Hataların ortak özelliği özensizlik; bir kısmı da yetersizlik! Türkçe Hz. Mevlâna'nın mürşidi Seyyid Burhaneddin'e lâyık görülen şu ifadeye bir bakalım: — "... ve Kur'an-ı Kerim'de yazan bir hükmü hatırlattım: Mümin müminin aynasıdır." (s. 98 Oysa Kur'an'da böyle bir ayet-i kerime yok! Aksine bu bir hadîs-i şerif. Öyle hadis literatürüne filân vâkıf olmaya da gerek yok, çünkü Şems-i Tebrizî Makalât'ında, Hz. Mevlâna ise Fîhimâfih'inde bu hadîsi şerh ediyorlar. Tam da burada, "Tanzimat ilan ettik değişen bir şey olmadı; iki defa Meşrutiyet ilan ettik, o da pek işe yaramadı; en son Cumhuriyet ilan ettik yine aynı tas, aynı hamam! Acaba şimdi de biraz ciddiyet mi ilan etsik?" diyen Sakallı Celâl'in kulakları çınlasın! * * * Hakikaten Aşk'ın en büyük eksikliği ciddiyet! Meselâ Mevlâna'nın mübarek oğlu Sultan Veled'in hissesine düşen hezeyanlardan biri de şu: — "Kehf suresinde apaçık yazmaz mı? Hazreti Musa efsanevi bir komutan, kanuni sıfatına lâyık biri olmanın yanı sıra günün birinde peygamber olacak kadar da mümtaz bir adammış." (s. 258) Aşk yazarının devirdiği çamların haddi hesabı yok, heyecanından İslâm irfanının ustalarını günümüzün ekran papazlarına dönüştürmüş; doğruları yanlışlarına yetmiyor bile. * * * Çöl Gülü, Hristiyan okurların ihtiyaçları da dikkate alınarak yaratılan bir Maria Magdalena taklidi. Şems'in irşadıyla hidayete eren bir fahişe. Kenan şehrindeki kadınların Hz. Yusuf hakkında "Allah için bu bir insan değil, ancak değerli bir melek!" şeklindeki şaşkınlıklarını hikâye ettikten sonra bu kadıncağız şöyle diyor: — "Bir meleğe aşık oldu diye kim Züleyha'yı suçlayabilir ki?" (s. 381) Kim olacak, kendisinden ayetler aktarılan Kur'an'ın sahibi! Kur'anî mecaz, yazarın elinde hakikate dönüşmüş. Yazar surenin bütününü dikkate almamış ve Aziz'in karısının/Züleyha'nın(!) Hz. Yusuf'la birlikte olmak için zora başvurduğunu, emeline ulaşamayınca da onu zindana attırdığını aklına bile getirmemiş. İşin 'aşk' kısmı, gerçekte nedamet sahnesinden sonra başlar; 'nefs-i emmare' itirafından sonra.... yani kötülüğü emreden nefsin, Rabbinden af dilemesinden sonra... Bütün dinler 'yasak aşk' (zina) meselesini ciddiye alırlar. Arzular bir duygu olarak kalmayıp fiile (ihtirasa) dönüştüğünde, tabiatıyla onu bir suç olarak görürler, bir düşüklük, bir kötülük olarak adlandırırlar. Karşılığında da iffeti, edebi ve ahlâkı yüceltirler. Elif Hanım'a tavsiyem, Issız Adam'ın gözü yaşlı seyircilerinin etkileneceği türden hikmetler serdetmeden önce, meşgul olduğu sahanın kendisinden beklediği asgari özeni göstermeleri; ve meselâ, Kur'an'ın anlatımı bir yana, Yusuf ile Züleyha hikâyelerindeki nüanslara hakettikleri dikkati vermeleri... Yanlış anlaşılmasın, bir romancıdan ahlâkî va-azlar döktürmesini bekliyor değilim. Aksine tüm beklentim birazcık özen, birazcık titizlik. Üstelik dinsel filan da değil, sadece sanatsal! ELMALILI HAMDİ YAZIR versus ŞEMS-İ TEBRİZÎ — "Eskiden, yani Şems bu eve gelmeden evvel, Mevlâna ile haftada üç dört gün çalışır; ayetleri iniş sırasına göre incelerdik." (s. 243) Lütfen biraz muhayyilenizi zorlayın ve 13. asra gitmeye çalışın; sonra da Hz. Mevlâna ile genç bir kızı, oturup Kur'an ayetlerini, hem de iniş sırasına göre, incelerken tahayyül edin. Tebessüm etmeksizin böyle bir sahneyi hayal etmek çok güçtür. Çünkü "Kur'an ayetlerini iniş sırasına göre incelemek" tamamen mo-dern bir okuma biçimidir ve geçmişi otuz yılı bile geçmez. Gerçeği değil, hayali dahi... Geçelim. Genç kız Mevlâna'nın yerinde Şems-i Tebrizî'yi bulunca, çaresiz derdini ona açar: — "Nisa suresi" dedim yavaşça. "İçime sinmeyen birkaç husus var orada. Bazı yerlerde erkeklerin kadınlara üstün olduğu yazılı. Hatta kocaların karılarını dövebileceğini söylüyor." Peki Şems, bu dertli kızcağıza nasıl tepkide bulunur, dersiniz? Şöyle: — "Öyle mi, bak sen!" (s. 244) Kimya'nın şaşkınlığından istifadeyle ilgili ayetin iki versiyonunu ezberinden okuyan Şems sorar: — "Ne dersin Kimya? Sence bu ikisi arasında bir fark var mı?". — "Evet var!" diye cevap verir Kimya: "Aynı ayetin iki farklı yorumunu okudun. Dokuları nasıl da farklı. Birincisi evli erkeklere karılarını dövme izni veriyor. İkincisi en kötü durumda 'uzaklaş ya da uzaklaştır' diyor. Aralarında epey fark var. Niye böyle?" Bak sen! (Bu tepkisi bana Şems'ten sirayet etti!) İki kaşı bitişmiş hâlde ve o melül melül bakan buğulu gözler eşliğinde Şems şu soruyu yöneltiyor: — "Söylesene Kimya, hayatında hiç nehirde yüzdün mü?" (s. 245) "Hoppala bu da nereden çıktı?" demiyoruz ve bu Yeşilçam repliğinin ardından, Şems'in bütün ciddiyetini takınarak, Kur'an'ı, çağıl çağıl akan bir nehre benzettiğine tanık oluyoruz; uzaktan bakana tek bir akıntı gibi, ama içinde yüzene dört ayrı ırmak olarak görünen bir nehre... Böylece Elif Şafak'ın, tıpkı "Aşkın Kırk Kuralı" gibi, yaratıcı muhayyilesinden yardım alarak icad ettiği "Kur'an Yorumunda Dört Akıntı Teorisi"ni Şems'ten dinlemeye başlıyoruz. (Korkmayın, o türrehatı uzun uzun aktaracak değilim. Sizin yerinize o azabı ben yaşadım nasıl olsa.) ELİF ŞAFAK - YAŞAR NURİ ÖZTÜRK ELELE Bu hikâyenin bir de sürprizi var; hem de skandal düzeyinde! * * * Şems'in, Kimya'ya okuduğu iki ayet çevirisinden ilk versiyon, yani kadınlara haksızlık ettiği varsayılan metin, Elmalılı Hamdi Yazır'ın Meal'inden (bir sadeleştirmesinden) alınma. Buna mukabil ikinci metin ise, yani sevgili Kimya'mızın sıkıntılarına çare olan versiyon ise, Yaşar Nuri Öztürk'ün çevirisinden. Roman'ın referanslar bölümünde bu iki çeviri de zikredilmiş, ancak İngilizce bir çeviriden bahis yok. Bu durumda Elif Hanım, metne kendi çevirisini koymuş olmalı. (Bekleyeceğiz, göreceğiz.) Yazar açıkça yanlı davranıyor. Çünkü Kur'an yorumlarında geçmişi 20 yıl öncesine bile gitmeyen tamamen subjektif bir çeviri zaafını, tamamen Şems-i Tebrizî'nin manevî otoritesi üzerinden haklılaştırmaya çalışıyor. Hem de Kur'an'ın batınî yorumu bahanesiyle! Değil öyle 13. yüzyıla, 1980'lere bile geri çe-kilemez bir çeviriden, bir yorumdan, bir laubalilikten söz ediyoruz. Çağdaş İslâmî Protestanlığın cılız numûnelerinden birinin, tamamıyla politik hesaplardan beslenen birtakım sığlıkları, nasıl olup da Kur'an'ın batınî yorumuymuş gibi sunulabilir; Şems-i Tebrizî'nin ruhaniyeti nasıl olur da bu denli ucuz bir biçimde istismar edilebilir, doğrusu bir anlam vermekte zorlanıyorum. Tarihe sadakat umurlarında olmadığına göre, yazarımız, eli değmişken, Hz. Pir-i Mevlâna'ya da örtü ayetini yorumlatıp bugünün Kimyalarını da sıkıntılarından kurtarmayı düşünürler miydi acaba!? * * * Elif Hanım, romanınızı tüm dikkatimle okudum, ve şu kanaate vardım ki siz sanat değil, resmen propaganda yapıyorsunuz! Ortak değerlerimizin içini boşaltmakla kalmıyor, o boşalan alana, sözümona aşk diye diye modernliğin en çiğ, en batıl inançlarını boca ediyorsunuz. Bu sufilik edebiyatı bir New Age modası! Bu aşk edebiyatı ise tam bir kitsch! Çağımızın mülkiyet ve cinsiyet putlarına tapınan zavallı kölelere, irfan geleneğimizin, o uğruna hiç emek sarfedilmemiş saygınlığından yararlanılarak ucuz tatminler hediye etmek! Ne büyük zavallılık! Oysa altın bulmak ümidiyle erenlerin türbesine kazma vurulmaz! * * * Bu konularda kalem oynatmak için Tanrı'ya veya bir dine inanmak gerekmediğini bilenlerdenim. Sanatçıyı yücelten, dine değil, sanata inancıdır. Sanatın sınırlarına saygıdır. Sanata inanç sözkonusu oldukta, ateist bir edebiyatçının, André Gide'in DAR KAPI'sını hatırlamamak mümkün mü? Gide, inanmadan da kutsalın anlatılabileceğini gösteren büyük bir edibdi. Kim demiş ki Tanrı'ya âşık olmak için O'na inanmak gerekir diye? Bilâkis en inançlı insanlar, kalpleri kuşkuyla yanıp kavrulanlar arasından çıkar; şüphe girdabında nefes bile alamayanlar arasından... inanıp inanmakta kuş gibi ürkek davrananların arasından... Tanrı'ya inanan adam olmak kolay, asıl zorluk Tanrı'nın inanacağı adam olmakta! Ne ki insanın en kalın perdelerden biridir aramak, ve fakat gerçekte aranıyor olduğunu bilmemek! Şükür ki Şems'in 'Hırka'sı hâlâ içimizi ısıtmaya devam ediyor: "Bana göre arayan Tanrı'dır. Fakat o aranılan sevgilinin hikâyesi hiçbir kitapta meşhur olmadı." (Şems-i Tebrizî, Makalât) * * * Ne diyeyim sana ey tâlib, aşk'tan biraz haberdar olsaydın, aşka kurallar icad etmeye kalkışmazdın! Senin tüm günahın hakikat ile mecaz'ı birbirine karıştırmak! *** Dücane
Cündioğlu 31 Ağustos 2009 Pazartesi New age: Müzik ve dans ve dua / http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/Default.aspx?i=18365&y=DucaneCundioglu Şems geldiğimi görünce gülümsedi: "Kerra, seni ayinimize davet ediyoruz." — "Ne ayiniymiş?" diye sordum. — "Ruhani, manevi bir raks düzenleyeceğiz. Daha evvel hiç görmediğin türden bir ayin bu. Müzik ve dans ve dua olacak. Hep beraber aşkla Rabb'ı zikredeceğiz." (s. 328) Postmodern Aşk dediğim de işte tamıtamına bu: Müzik ve Dans ve Dua... Ne diyebilirim, YENİ ÇAĞ'ı takdimimdir! Haydi gelin, birlikte, Aşk'ın en neşeli pasajlarından birine göz atalım: * * * Yaşlı Bilge ciddiyetle şöyle der: "Kimya'yı muhakkak okula gönderin!" Kimya'nın bu konuşmaya kulak kabartan annesi hemen atılır: "Kız çocuğuna okul ne gerek?" Yaşlı bilge de yeni bir öneride bulunur: "Madem okul yok, kızınızı bir âlimin yanına verin!" Kimya'nın anne-babası da soluğu Mevlâna'nın yanında alırlar. Babası der ki: — "Efendi hazretleri, kızım Kimya özel bir çocuk. Ama anası da, ben de basit insanlarız. Onu layıkıyla yetiştiremeyiz. Bu yörenin ilmi en kuvvetli kişisi sizmişsiniz. Kimya'yı öğrenciniz olarak kabul eder misiniz?" (s. 217-218) Bir de servis+yemek ücreti meselesine dair birkaç diyalog daha döktürülseymiş harika olacakmış, değil mi? * * * Roman dediğiniz nihayet bir kurgu, kronolojik hatalar da olur, bilgi hataları da, aşırı-yorumlar da! Yazar özgürdür, kurgu özgürdür. Tasavvuf da bir ummandır, herkes o ummandan kabınca içer, vs. Böylesi savunmaları hizaya sokacak en masum teklif şu olsa gerek: Gerçekte yorum yorar; yoranı da yorar, yorumlananı da. 13. YÜZYILDAKİ AZINLIKLAR! Bizlere aktaracağınız doğrulara değil, yalanlara bile inanmaya hazırız; yeter ki bizi ikna etmek için biraz emek sarfediniz, biraz yorulunuz! Bakalım o hâlde, aşağıdaki yalanların (!) hangisinde bir emeğin izini görülüyor? — Sözde babam Alamut'un son İsmailî imamıymış. Bana kara büyü yapmayı öğretmiş." (s. 279; krş. s. 254, 267, 396) — "Eğer insanın taktığı gözlüğün camlarına olumsuzluk sinmişse..." (s. 230) — "Fildişi kulelerde âlimler, medreselerde şeyhler, makamında şıhlar, tahtında sultanlarla değil, aforoz edilmişlerle, kalbi incinmişlerle, kenara itilmişlerle yarenlik yaptım." (s. 64) — "Mevlâna oldum olası gayrimüslimlere iltimas geçti, azınlıklara yumuşak davrandı." (s. 313) — "Hayal perdesinde Karagöz oynatanlar.." (s. 321) — "Tanrı kılı kırk yararak titizlikle çalışan bir saat ustasıdır." (s. 397) Sormak gerekmez mi, kara büyü'nün, fildişi kulelerin, aforoz kurumunun, azınlıkların bizim kültür dairemiz içerisinde ne yeri var? Veyahut, 13. yüzyılda gözlük camlarının, kılı kırk yararak titizlikle çalışan bir saat ustasının ya da hayal perdesinde oynayıp duran bir Karagöz'ün? Bu özensizliklerin miktarını artırmaya gerek görmüyorum. Hakikaten Mevlâna'ya babasından nasıl olup da Kamus'ul-A'lâm kaldığı (s. 253) veya kendisinin nasıl olup da İbn Rüşd'ün Tahafut al-Tahafut ismindeki kitabını okuyabildiği (s. 361) gibi tuhaflıkları açığa çıkarmaktan da hoşlanmıyorum. Kısacası, kolunda Seiko marka saatle Rumelihisarı'nın surlarında Bizans gâvuruna kılıç sallayan Battal Gazi edebiyatına katkı sağlamak amacıyla vermiyorum bu örnekleri! Bilâkis kutsal metinlerin kutsallığı karşısında duyarsız davranan bir kaleme, ciddiyetsizliğin hangi raddelerde seyredebileceğini göstermeye çalışıyorum. * * * — "Bazı eleştiri kaynaklarınca bu roman, edebi tasavvurdan ziyade, bir proje çalışması gibi duruyormuş. Bu çalışmanın gerçek teziniz olan Bektaşilikten farkı nedir?" Elif Şafak, bu soruyu –biraz da sinirlenerek- şu şekilde cevaplandırıyor: — "Bu romanımın benim yazdığım akademik tezimle hiçbir ilgisi yok. O da tasavvuf üzerineydi ama akademik bir çalışmaydı. Burada bir roman var. İki apayrı tür. Yepyeni bir şey bu." Soruyu yönelten hanımefendinin, "bazı eleştiri kaynakları" ifadesiyle kimleri kasdettiğini anlayamadığım gibi; romanın "bir proje çalışması"na benzetilmiş olmasına bir mânâ veremedim. İSLAM'DA KADIN KURGUSUNUN PARÇALANMASI Fakat hiç değilse bu vesileyle bir şey yaptım, kanaatlerimi yazmaya karar verdiğimde, Ankara'daki bir talebemden, Elif Hanım'ın Yüksek Lisans Tezi'nin bir fotokopisini temin edip adresime göndermesini rica ettim. (Sen misin pencereden dışarı bakan, işte çek cezanı!) * * * Tezi ele aldığımda, ilk şaşkınlığımı, tezin başlığı vesilesiyle yaşadım. Çünkü görebildiğim her yerde "Bektaşi ve Mevlevi Düşüncesinde Döngüsellik ve Kadınsallık" olarak adlandırılan tezin orijinal başlığı, bilinenden çok farklıydı: — Destructuring "Woman in Islam" within The Context of Bektashi and Mawlawi Thought (Temmuz 1996). Elif Hanım bu başlığı şu şekilde Türkçeleştirmiş: — Bektaşi ve Mevlevî Düşüncesi Kapsamında "İslâm'da Kadın" Kurgusunun Parçalanması. Giriş bölümünde, genç akademisyenin, tezinin içeriğini nasıl tanıttığına da bir bakalım: — "Bu çalışma, hem İslam'da Kadın tartışmalarını eleştirel bir biçimde ele almaya, hem de bu alanda alternatif bir yaklaşım geliştirmeye yöneliktir. Burada, Bektaşî ve Mevlevî düşünceleri bu alternatif yolun temelini teşkil etmektedir. Çeşitli İslamî kadınsılık kurgularından biri, ve bunun uzantıları, dervişlerin döngüsel anlayışlarındaki sınırsız yolculukları belirleyen aşamalar etrafında örülerek incelenmiştir." Bu iddialı tezin, en temel amacının akademik olmaktan çok, ideolojik bir karakter taşıdığını, sadece başlığı ve yazarının sunumu değil, tezin içeriği de açıkça göstermektedir. Demek oluyor ki yaptığı şu açıklamaya artık inanmamakta mazuruz: — "Bu romanımın benim yazdığım akademik tezimle hiçbir ilgisi yok!" Bilâkis, pekâlâ ilgisi var efendim! Elbette tür itibariyle değil ama yöntem ve amaç itibariyle var! Anlaşılan o ki amaç, "İslâm'da kadın" kurgusunun parçalanması. Yöntem ise, tasavvuf edebiyatı üzerinden İslâm'ın temel kaynaklarını farklı okumalara tâbi tutmak. İslâmın kadın tasavvurunu dönüşüme açık hâle getirmek. Bu bakış açısı tamamen ecnebi bir bakışaçısı. Amerikan akademizminin gazetecilik mentalitesiyle atbaşı giden ritmine uygun bir projelendirme tarzı! Tipik toplum mühendisliği! Önce marjinal algıları tesbit et; sonra bu cılız malzemeyi zaten karikatürize edilmiş genel algıyla eşleştir; derken, "öyle de olur, böyle de olur, çünkü ortada farklı yorumlar var" de! Ardından, kapitalizme hâlen direnen geleneksel değerlerin çözülmesi için bu curufatı medya aracılığıyla sürekli mazlum halkların bilincine zerket. Direnenleri ise, "Ayol, sen hâlâ orada mısın?" yollu küçümsemelerle marjinallik sınırına it! Sonuç, istikbal va'd eden genç akademisyenlerin işçiliğiyle, geleneksel/ortak değerler marjinalleşirken, kenardan köşeden toplanan kırıntılar yeniden-yapılandırılarak merkeze çekilir. Bundan böyle geleneksel/ortak değerlerin çözülmesine karşı koyan her direniş hamlesinin taassub, bu değerlerin çözülmesi amacıyla türbelerimize vurulan her kazma darbesini ise özgürlük olarak adlandırmak kolaylaşır. Şems-i Tebrizî'nin dediği gibi: "Yazıklar olsun o hastaya ki işi Yâsin'e kalmıştır!" * * * İmdi, tezin şahsen bendenizi ilgilendiren en önemli kısımlarından birine atf-ı nazar edeceğim; "Qur'anic Hermeneutics" (Kur'anî Yorumsamalar) başlığı altında yapılan açıklamalara... — "Okur ve metin arasındaki ilişkinin mahiyeti nedir?" veya: — "Anlama-yorumlama edimlerinde, metin ve okur, birbirlerini karşılıklı olarak nasıl etkilerler?" ALTERNATİF YORUMLAR Bu iki soruya verilecek cevabın, öncelikle, sadece "metin-okur" ilişkisinin değil, "kutsal metin-inançlı okur" ilişkisinin de yorumlamamıza katkı sağlayacağına inanan Elif Hanım, tam da burada kendisine dikkat edilmesi gereken hassas bir noktanın varlığına işaret eder: — "Hiç kuşkusuz" der; "kutsal metinlerin doğrudan bu bakışaçısıyla ele alınamayacağını, kutsallıklarından ötürü kendi okurlarının gözünde bir 'metin'den çok daha fazlası olduklarını gözönünde bulunduruyorum. Ancak yine de, kutsal metin de en son tahlilde bir metindir ve bu nedenle de farklı yeni-okumalara (rereadings) ve yeni yapılandırmalara (reconstructions) açıktır." (, s. 64-65) Neymiş, kutsal metin de en son tahlilde bir metin imiş, ve tabiatıyla yeni-okumalara ve yeni-yapılandırmalara da açık imiş! Elif Hanımın, hadi tezini şimdilik bir kenara koyalım ama diğer çalışmalarında —verdiğimiz örneklerden de anlaşılacağı üzere— sürekli işbu 'açık' noktadan içeri sızmaya çalıştığını söyleyebiliriz. * * * N'olmuş yani? Ne mahzuru var, kutsal metinleri farklı bir biçimde yeniden-okumaya, yeniden-yapılandırmaya çalışmanın?! BEN YAPTIM OLDU Bence hiçbir mahzuru yok! Kalkıştığı işin hakkını veren, hiç değilse vermeye çalışan her müteşebbisin ellerinden öperim, —hadi ben de Şems gibi söyleyeyim— ona yüreğimde ısıttığım sımsıcak bûseler gönderirim. Türkçe'de "Kur'an Hermeneutiği" üzerine ilk yazıları, ilk kitapları bendeniz kaleme aldı. İlk makalemin basım tarihi 1994. "Hermeneutik Bir Deneyim" alt-başlıklı kitaplarım ise 1995. Kısacası, kutsal metin yorumlarında yeniden-yorumlamanın, yeniden-yapılandırmanın önemini takdir etmekte hiçbir sakınca görmüyor; hatta bu yoldaki çabaları samimiyetle destekliyorum. Fakat şu koşulla: Meseleyi sulandırmamak koşuluyla! Konunun ciddiyetini ve ehemmiyetini kavramak koşuluyla! Her şeyden önce, kutsal metnin orijinal diline vakıf olmak koşuluyla! "Ben yaptım oldu" bahanelerinin arkasına saklanmamak koşuluyla! * * * Bu konuda bir fikir vermesi bakımından sadece bir örnek zikretmekle yetineceğim. Akademik bir örnek! Elif Şafak'ın tezinin ilk bölümü Fetva kurumuna ayrılmış. İslâm'ın zahirine. Şeriatın en güçlü silahına. Örnek olarak da Şeyhülislâm Ebussuûd Efendi seçilmiş, hem de Tanrı'nın cemâlini değil, celâlini temsil ettiği düşünülerek. Yaklaşık 60 sayfa. İşin bu tarafına o kadar önem verilmiş ki tezin daha girişinde Ebussuûd Efendi'nin bir fetvasına yer verilmiş; bir zaviyede ilâhîler okuyup semâ eden dervişler hakkında verdiği bir fetvasına.... Kanlı canlı bir fetva bu! Celâl sıfatının tüm haşmetini yansıtan bir fetva! Kaynak ise, Ertuğrul Düzdağ'ın "Şeyhülislâm Ebussuûd Efendinin Fetvaları" (İstanbul, 1983) adlı eseri. Önce fetvanın ilgili kısmını orijinalinden aktaralım: — "(...) Ehalî-i mahalleden bazı kimseler zaviye-i mezbureye şeyh olan Zeyde, "Bu makûle evzâ niçin ettirip razı olursun?" dediklerinde, Zeyd, "Ne lâzım gelir? [Cenab-ı Hak] 'İnsanları ve cinleri bana ibadet etsinler diye yarattım' [(Zariyat: 56) buyurmuyor mu?]" demekle cevap verse, şer'an Zeyd-i mezbûra ne lâzım gelir?" (s. 87) Tez İngilizce olduğu için, genç akademisyen, Ebussûd Efendi'nin fetvasını özetleyerek İngilizce'ye çevirmiş. Geliniz, şimdi, ilgili kısmı birlikte karşılaştıralım: — "(...) Şayet âyini yöneten şeyh, kendisine itiraz edildiğinde, "Bunun nesi yanlış? Herşeyi, iyiyi de, kötüyü de Tanrı yaratmadı mı?" diye cevap verse, hükmünüz ne olur?" (If the leader of the ritual, when questioned, replied, "What is wrong with it? Did not God create all, Good and Bad?", what would be your verdict?) [Introduction, s. 1] Ne demek oluyor şimdi bu? Metinde geçen Zariyat Sûresi'nin 56. ayeti, nasıl olup da bir ilmihal maddesiyle yer değiştirivermiş? POSTMODERN AŞK Bu muammânın çözümü çok basit aslında. Orijinal metinde ayet Arapça harflerle dizilmiş ve bir dipnotla kitabın sonunda gerekli bilgi verilmişse de, tecrübesiz araştırmacımız, oraya bakmayı akıl edemediğinden böyle de kurtarır deyû bir şeyler uydurup metne eklemiş. Asıl skandal, Ebussuûd Efendi'nin bu suale verdiği cevabın çevirisi. Çünkü Elif Hanım, soruya tam olarak anlam veremediği için, önce cevapta yer alan bütün gerekçeleri budamış, sonra da "Canlarına okuyun o kerataların!" dercesine kısa bir cümleyle zahir ulemasının celâlini gözler önüne serivermiş! * * * Pencereden dışarı bakmamın bedelini yeterince ödediğime göre, bir haftama mâlolan bu sevimsiz hikâyeyi herhâlde neşeli bir alıntıyla sonlandırabilirim. "Şems geldiğimi görünce gülümsedi: "Kerra, seni ayinimize davet ediyoruz." — "Ne ayiniymiş?" diye sordum. — "Ruhani, manevi bir raks düzenleyeceğiz. Daha evvel hiç görmediğin türden bir ayin bu. Müzik ve dans ve dua olacak. Hep beraber aşkla Rabb'ı zikredeceğiz." (s. 328) Postmodern Aşk dediğim de işte tamıtamına bu: Müzik ve Dans ve Dua... Ne diyebilirim, YENİ ÇAĞ'ı takdimimdir! * * * NOT: Belki bazı dostların aklına, üç gündür bunca zahmeti niçin ihtiyar ettiğim sorusu gelebilir. Cevabı çok basit: Herkes sustuğu için! 10/27/2009 Bu Da AŞKıN "U" HaLi...
En
Umutsuzundan... KüL ve GüL DeNKLeMi"Çıplak çıkarsa söz Sadra inşirah gerek Mevsimi sarmışsa güz Vakte inşirah gerek Tene saplanmışsa göz Akla inşirah gerek Küllenmişse kalbde köz Ruha inşirah gerek..." Y. Özkan Özburun
Yükselir ve alçalır yürek her tik takla. Ve genişleyip
daralır. Bazen yükseklerde teyaran eder de, gün olur açamaz kanatlarını, yer
kuşu olur. Daralan ve kendine büzülen yüreği neyle genişletmeli? Kabuğuna
saklanan kaplumbağa ve dikenine yumulan kirpi gibi, bunalınca yürüdüğün yolda;
nereye kaçmalı ve korumalı kendini hangi silahla? Bilirsin her kışın bir baharı, her gecenin bir neharı olduğunu. Ama gecede ışıksız kalıp, kışta üryan olup üşümekten kurtulamazsın yine de... Bu bir süreçtir. Bir mutluluk ve muvaffakiyeti satın almak için ödenmesi gereken bir acı bedel. Bir çile hali. Bir dua, yakarış hali. Bir yürek yakınlaşması en merkezinden Rabbine doğru. Yazılacak yeni bir sayfaya, dizilecek yeni matbaa harflerine ve sunulacak yeni anlamlara hazırlık hali. Bir tohum çatlatma, filiz çıkarma sendromu. Aczini ve fakrını, gücünün yetmezliğini ve çaresizliğini ta ciğerinde duyup yüreğinin boş avuçlarını açma, dolmak ve doymak isteme hali. Karnın açlıktan zil çalması, yemek diye ağlaması gibi... Boşuna değildir bu yürek krampları, bu içsel sancılar, bu kasılma ve büzülmeler, bu yüreğin dışta susup içte feryat figan etmesi. Kendinin her şeyinle yeni bir versiyonunu, biraz daha anlamış, biraz daha olgunlaşmış, biraz daha ibret almış ve hoşgörüsü, ‘Bu da geçer ya Hu’ su çoğalmış halinin ortaya çıkması süreci... Evet,
oldukça hüzünlü, sıkıntılı, bekleyişli olur böylesi daralma zamanları. Tıpkı
bahardaki güzel elbiseli, çiçek ve meyveleri bol, ellerini uzatıp herkese
tebessümlü ikramları olan, dallarında kuşları sevgi dolu şakıyışlarıyla misafir
eden, onlara yuvalık eden ağacın sonbahardaki hüzünlü hali gibi... Kuru
kemikleriyle takır tukur, elbiselerinden soyunup üryan, boş ellerine kimsenin
dönüp bakmadığı, dallarında kendini büyüten kuşların çoktan terk ettiği, etrafa
sunacak iyi bir şeyleri olmadığı için hal hatırı sorulmaz olan, öksüz kalan,
darülacezelik olan ağaçlar gibi... Ağrıyan ve ağlayan yüreğini alıp Rabbine gitmektir tek çare. Zira O sığınılacak tek melce, yardım istenecek tek merci, yaslanacak tek dayanak, beklentiler boşa çıkmayacak tek umut kapısıdır. Güller
açmış yerlerinin gün olup küle döneceğini görürsün de, küle dönmüş yanlarından
yeni güller açacağını da hatırda tutarak, şimdiye dek böyle olmasının yine
böyle olacağının delili sayarak, bu daralma ve inşirahlar bekleme süreçlerini
yine de ümitle, şükürle geçirmeli insan. ‘Çilem mübarek olsun, gözyaşım helal
olsun’ demeli... Zira acılar durduk yere çekilmez. Kalp boş yere atıp durmaz.
Tik taklarıyla inip çıkarken vücudu besler tepeden tırnağa... İnmesi de çıkması
da, daralması da genişlemesi de hikmetli ve faydalıdır. Orada hayat vardır
zira... Hülya KARTAL 10/25/2009 ÖN YaRGıLaRıMıZ, GöRüNMeYeN DuVaRLaRıMıZGündemin, bu kadar yoğun olduğu ve gelişmelerin hızla devam ettiği bu
günlerde başka konumu kalmadı, dese de bazı okuyucu kardeşlerimiz, ta Ramazan
ayından beri, içim de kalan ve Ramazan hürmetine değinmediğim bu konuya son
olarak dinlediğim/izlediğim haber üzerine değinme ihtiyacı his ettim. Peşinen
okuyucu kardeşlerden helallik istiyorum. İşin doğrusu, bu konuya değinmek benim
de hoşuma gitmiyor. Ne yazık ki başka çare kalmıyor çünkü bazıları, tabir pek
yakışıklı olmasa da "zeytinyağı gibi üste çıkıyor". Abdullah BAĞRIYANIK
< SeVeMeZ KiMSe BeNi, SeNiN SeVDiĞiN KaDaR...![]() Bir düşün…
Çok değil sadece birkaç dakika… Şöyle sıyrıl şu günlük ve gündelik işlerden, şu gölgeler ve sahteler dünyasından. Sonra düşün bir an… Adam gibi düşün, ama ‘düşünen adam’ gibi değil. İnsanca, mü’mince düşün… Şimdi seni sevenler var ya… Şu seni seviyorum diyenler… Rüzgâr gibi peşinden koşturanlar var ya… Onlar neredeydi bir zamanlar? Bir düşün…
Onlar seni, ancak sen var olduktan, yani sen yaratıldıktan sonra bildiler ve
çok sonra sevdiler. Öyle değil mi?
Rabbin seni, sen yokken de biliyordu ve O’nun sonsuz
ilminde hep vardın. Seni sen yokken sadece O biliyor, O seviyordu. Ve sevdiği için de seni var etti. O’nu bilmen ve
O’nu tanıyıp sevmen için seni bu dünyaya gönderdi. Başkaları seni var olduğun için sevdiler. Anlayacağın onlar seni şartlı sevdiler.
Bir tek Senin sevgin… O sevginin bir katresi, bir zerresi bile yeter bize… Bunu da anlamayanlara “Sözler”i aç, nurlardan şu cümleyi oku: “…Her bir isminde mânevî çok hazine-i ihsan ve kerem bulunan bir Mahbub-u Ezelinin, elbette bir zerre muhabbeti, kâinata bedel olabilir. Kâinat, O’nun bir cüz’î tecelli-i muhabbetine bedel olamaz.” Yüreği güzel, Sevgili SemaNur'a değerli katkılarından dolayı en kalbi sevgi, saygı ve hürmetlerimi sunuyorum. 10/22/2009 Affedersiniz, soruyu anlayamadım. Ne sormuştunuz?![]() İnsanlar doğar, çocuk olur, genç olur, orta yaşa gelir, ihtiyarlar ve bir gün, sesli ya da sessizce çekip giderler. Hz. Âdem’den bu yana, kimler gelip, kimler gitmiştir. Gidenler iki şekilde hatırlanır. Ya “iyilikleriyle,” ya da “kötülükleriyle.” İyilere “rahmet” okunurken, kötülere “lânet” okunur. Bir üçüncü şık ise, ne yaşadığı ne yaşamadığı belli olmayan, bir müddet bu dünyayı işgal edip, sesiz sedasız göçerler ki, bunların arkasından kimse konuşmaz, çünkü kimse hatırlamaz. Öyle yaşamalı, öyle bir ahlak mirası bırakmalı ki, gittiğimiz zaman boşluğumuz hissedilebilmeli. Oturduğumuz yerden bile kalktığımızda bu eksiklik yaşanmalı. “Var mı böyle hatırladığınız biri” diye sormaya cesaret edemem. Sonra neden hep birini arayalım da, o aranan biri, biz kendimiz olmayalım. Hah işte bu soruyu sormak lazım asıl. Evet; “Neden gittiği zaman boşluğu hissedilen biz kendimiz olmayalım”? Gerçi bizde gelenektir, yapmadığımız, uymadığımız, düşünmediğimiz şeyleri başkalarına nasihat olarak, vaaz olarak anlatmayı pek severiz. Sarhoş bile o sarhoş haliyle, içkinin ne kadar kötü olduğunu anlata anlata bitiremez. Ne kadar berbat olduğunu saatlerce yarım yamalak anlatır ama ertesi gün içmeye devam eder. Nasihat ettiğimiz, vaaz verdiğimiz, yol gösterdiğimiz, yönlendirdiğimiz, yönetmeye çalıştığımız insanlardan istediklerimizi kendimiz yapmayız. Bu önemli bir hastalıktır. Karşımızdakilerin veya sorumluluğumuz altındaki kişilerin her bakımdan donanımlı hale gelmesini arzularken, kendimiz aynı donanıma sahip olmayı hiç düşünmeyiz. İstisnalar hariç, bu memlekette ne kadar çok yazan, okuyan, araştıran, konuşan var ve hepsinin de faydası saman alevi olup unutuluyorsa, kabahat alıcılarda değil, vericilerde demektir. Kişilik sahibi olmak, kimlik sahibi olmak, insanın kendisinden kaçmadan kendisi olmak, kendi gerçeğini kabul etmiş olmak, kendisine karşı sorumluluklarını bilmek; “en büyük hükümdarlık,” “en büyük padişahlık,” “en büyük komutanlık” ve “en büyük erdemdir.” İşte bunu becerebilenler, gittiklerinde boşluklarını hissettirenlerdir. “İyi güzel de, bunu nasıl yapacağız” diye sorsanız ya da sorulmuş gibi kabul etsek, neler söyleyebiliriz ona bakalım. Aslında reçete çok basit. Yüce Rabbim, insanın fıtratını öyle bir yaratmış ki, bir insanın kötülük adına sergileyebileceği ne kadar eylem ve düşünce varsa, yine insanın kendisine reddettirmiş. İnsanoğlunun yapacağı her türlü sözlü ve fiili kötülüğü reddeden ilk organlarımız, göz, kulak ve beden dilimizi oluşturan diğer uzuvlarımız olmaktadır. Mesela, akıl gibi dünyada eşi benzeri bulunmayan ve sadece insana verilen sınırsız bir nimeti, yine insan kendi kendine devre dışı bıraktığında kötülük yapabiliyor, art niyetli olabiliyor ve insana yakışmayan tavırlar sergileyebiliyor. Yukarıda da ifade etmeye çalıştığım gibi bu işin çözümü basit. Birinci yol: Hangi hal ve şerait içerisinde olursa olsun, “benlikten ve bencillikten” uzak durmak gerekir. Bütün belaların başı, “benliğe” teslim olmak, bütün huzurları başı da teslim olmamaktır. İkinci yol: Aynanın karşısına geçip; “Nereden geldim, nereye gidiyorum, benden şu an kaç kişi memnun ve ben bugüne kadar hayırlı ne iş yaptım, aileme, komşuma, memleketime nasıl bir hizmette bulundum” sorusunu sormak, ama “mazeretlere” sığınmadan sormak. Şimdilik bu iki yol yeter. Gelecek taleplere göre diğer yolları da söylerim. “Peki, bütün bunları ben yapabiliyor muyum?” Affedersiniz, soruyu anlayamadım. Ne sormuştunuz? Hüseyin Öztürk Yüreği güzel, Sevgili GüLer Kardeşim'e değerli katkılarından dolayı en kalbi sevgi, saygı ve hürmetlerimi sunuyorum. 10/16/2009 RaBB'e Aşk... HaYıRLı CuMaLaR![]() Yürek de damla damla akar mı böyle.. Yüreği güzel, Sevgili SemaNur'a değerli katkılarından dolayı en kalbi sevgi, saygı ve hürmetlerimi sunuyorum. 10/15/2009 Ey GöNüL TıLSıMLı BiR DeFiNeSiN SeN.![]()
Ey gönül, hayat süprizlerle doludur. Kimi
zaman saadeti kaybetmenin hasretiyle kavrulurken, kimi zaman da ummadığın bir saadetin tebessümüyle sürur
bulursun. Çektiğin
ıstıraplar, elemler ve tarifsiz kederlere sabretmenin ateşiyle pişer, bir zaman sonra o ateşte lezzet bulursunun.
|
|
|