|
|
2009/11/26
Sevgi,
barış, kardeşlik, dayanışma duygularının yoğunlaştığı, ümmetçe ve milletçe
birlik ve beraberliğin daha da pekiştirildiği bir Cuma’ya bir Kurban Bayramı'na
daha kavuşmanın mutluluğunun yaşadığımız, bayramın bilhassa dünya üzerinde
hayatları acı ve gözyaşından ibaret olan insanlara huzur ve neşe getirmesini,
kanayan yaralara merhem olmasını, bayramın tüm insanlık için barış, huzur,
güven ve hayırlara vesile olmasını Cenab-ı Haktan niyaz ediyorum. 
Hayatın hızlı akışı içinde çoğu zaman bilinçsiz ve
sorumsuz şekilde tükettiğimiz zaman sermayesini, barış, sevgi, huzur, paylaşım
ve kardeşlik gibi değerlerle kazanca dönüştürme imkânı sunan kutlu zaman
dilimlerinden birine, bir Kurban Bayramına daha erişmenin mutluluğu içindeyiz.
Yüce Mevla’nın ‘gel’ çağrısına, ‘lebbeyk’ diyerek cevap veren hacılarımızla
birlikte kutsal beldede bulunmanın coşkusuyla, tüm vatandaşlarımıza ve din
kardeşlerimize kutsal topraklardan selam ve hayır dualarımı gönderiyorum.
Bayramlar, sevinme ve sevindirme günleridir.
Bayram, basit çıkarların, kısır çekişmelerin, bencil hırsların, anlamsız
kırgınlıkların insan benliğini kuşatan duvarlarını yıkarak kişinin kendini
aşması, etrafındakilerin farkına vararak paylaşmanın, kucaklaşmanın ve sevmenin
engin ufuklarında kâmil insan olmanın tadını doyasıya yaşayabilmesi demektir.
Bayram namazlarının topluca, yan yana ve omuz omuza büyük bir coşku ile
kılınması, bayramın aynı zamanda birleşme ve bütünleşme demek olduğunu, ayrılık
ve farklılıklarda boğulmanın bizi zayıflatacağını, birbirimizin yanı başında
olmanın bizi toplum ve millet olarak güçlendireceğini anlatır hepimize.

Bu bayrama adını veren Kurban
ibadeti, kişinin manen Allah’a yakınlaşmasına vesile olurken, malî yönüyle de
sosyal dayanışmayı güçlendir. Kurban ibadeti, Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’in
Allah’a gösterdikleri tam sadakat ve teslimiyeti temsil etmesi yönüyle kişiyi
bu yolda ileri bir mertebeye taşırken, aynı zamanda ona paylaşmayı, ötekine
yardım elini uzatmayı, bütün insanları sevgiyle kucaklamayı da öğretir.
Milletimiz, kurban ibadetine ayrı
bir önem vermekte ve malî imkânı bulunanlar bu ibadeti yerine getirmeye
çalışmaktadır. Ancak bu ibadetin yerine getirilmesi kadar onu ifa ederken
gözetilmesi gereken ilkeler ve amaçlar da önemlidir. Bu nedenle, bütün
müslümanların, özellikle, kurbanın ehil kimseler tarafından ve usulüne uygun
şekilde kesilmesine özen göstermeleri, kurbanlık hayvana şefkatle davranmaları
ve çevre temizliğine riayet etmeleri konusunda çok daha duyarlı olmaları
gerektiğini tekrar hatırlatmak istiyorum. Unutmayalım ki, bu hususlara dikkat
etmemiz hem dini hem de insani sorumluluğumuzdur.

Bu duygu ve düşüncelerle, bizleri bir kez daha
Kurban Bayramına eriştiren Yüce Mevla’ya hamdediyor, başta Siz değerli gönül dostlarımız ve sevdikleri olmak üzere, milletimizin, yurtdışındaki tüm vatandaşlarımızın, soydaşlarımızın ve bütün dindaşlarımızın kısaca
Ümmet-i Muhammed'in bayramını içtenlikle kutluyor, bayramın tüm insanlık
için barış, huzur, güven ve hayırlara vesile olmasını Cenab-ı Haktan niyaz
ediyorum.
 BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN. 
2009/11/15
Bazı insanlar vardır ki hani nasıl desem, dört dörtlüktür hayat
dolu, neşeli, canlı…
Arkadaşlıkta ve dostlukta bağlılıkları güçlüdür. Mutluluklarını neşe ve coşkuyla
yaşar. Çabuk kırılsa da ince düşünür, hassas ve duygusaldır… Fikir insanı olup
fikir üretmeyi sever. Karşısındakine huzur ve dinginlik verir. Girdikleri her
ortamda pozitifliği yansıtır.
Bazen ruh hallerinde iniş çıkışlar yaşasalar da, genel olarak onlar
alçakgönüllü, paylaşmaktan keyif alan, açık yürekli, merhametli ve şefkatlidir.
Bakışlarındaki yumuşaklık ve sevecenliği öne çıkaran o temiz ruhlu karakterleri
onları herkes tarafından aranan insan yapar.
Çok iyi bir sırdaş ve hatta akıl hocasıdırlar.
Zaman zaman kırıldıklarında, hırslandıklarında, kalabalıklardan uzaklaşıp
sessiz sakin ortamlarda içlerine kapanırlar, tek başına dinlenip tazelenir ve
keyif alırlar sonrada bu keyifli halleriyle yine keyif verirler.
Saf, doğal, neşeli ve hatta zaman zaman çocuksu halleriyle herkes tarafından
sevilirler. Onlar sevgi, saygı ve güven duygularıyla hareket eder ve size kendi
çıkarlarından daha çok önem ve öncelik verirler.
Öyle bazıları gibi haksızlığa sessiz kalıp seyretmezler. Size inanır, güvenir
ve iyiliğinizi ümit ederler. İstekleriniz onlara ağır gelmez ve sizi taşırken
yorulmazlar.
Onlarla bir arada iken kendinizi rahat hissedersiniz, zira size yol gösterirler
ama bu gösterimde kendinizi yargılanmış hissetmezsiniz, kusurlarınızı deşmezler,
size onlardan nasıl kurtulabileceğinizi hissettirirler. Samimi, içten ve doğru
sözlü oldukları için kendinizi kandırılmış hissetmezsiniz.
Kısa ve uzun vadeli hedefleri vardır ve bu hedefte ne gereğinden fazla hızlı ne
de gereğinden fazla yavaştırlar… Güzel bir tempoları vardır, hayatı ritmik yaşarlar.
Onlarda kibir yok gibidir ve yaratılmışa nankörlük etmezler… Kimisi gibi her şey
boş, nasıl olsa bir gün öleceğiz masalları okumazlar böylece yaradanın özenine,
emeğine sevgi ve saygı gösterirler. Düşünsenize siz büyük bir özen ve emekle
biri veya birileri için bir şey yapıyorsunuz ama onlar o şeye boş gözlerle bakıp
önemsenmiyorlar ne hissederdiniz?
Onlar insanlarla iletişim kurmayan, konuşma biçimi ağır, sessiz,
içine kapanık, mutsuz ve umutsuz değillerdir. Gelişime açık, tv izleme alışkanlığına
karşı okuma alışkanlığını korumuş birer beyefendi ve hanımefendidirler.
İşte böyle bazı insanlar vardır ki gerçekten çok şey ifade ederler. Onları
birkaç kelimeyle izah edemezsiniz.
Ama illa da istiyorsanız onlara bakıp, iyi ki varsın diyebilirsiniz...
Sarp KAYA
BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.  2009/10/30
Hüzün
gülümseyişlerimde sevdadır
dokunamadığım!
Bakamamaktır
gözlerine sevgilinin,
Duymamaktır
toprağın sesini,
Bilememektir
belkide hüzün,
bilinsede her şey!
Hüzün evimizin
çatlak duvarından içeriye giren üşümektir!
Hüzün hiç bir
zaman hiç kimseye anlatamadığımdır,
Yüreğini ortaya
koymaktır benim ülkemde hüzün
Bulut bulut dolaşıp kaybolmaktır birden
bire gölgesiz!
Hüzün üşümektir
temmuzunda güneşe inat!
Deniz olsanda ıslanamamaktır,
Özgür olsanda koşamamaktır,
Dalgasız kalmaktır limanı
olmayan günlere!
Hüzün Özgür olmaktır
bazen
Olamamaktır birde,
Olmamış gibi çaresizliktir
Nerde diye sormaktır hüzün!
Dilsiz olmaktır
belkide hüzün
İzlemektir kör
olsanda gideni ardından!
Hüzün Özgür gülümsemelerin en
güzel rengine bakıp
Siyah beyaz kalmaktır!
Hüzün
dudaklarındaki ter damlasına dokunamamaktır!
Yüreği yanmak, kül olmaktır hüzün,
Külünden yine yangınlara
koşmaktır!
Uzun bir yolun sonundaki yolsuzlukla karşılaşmaktır belkide
Hüzün
Kocaman bir boşluğa sarılmaktır!
Susmaktır Hüzün çığlık çığlığa!
S u s t u n!
S
u
s
t
u
m!
S U S T U K!
BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN. 
2009/10/11 
Sevilmeli
insan, hem de kusurlarıyla sevilmeli. Zaten onu güzelleştiren biraz da
kusurları değil mi!. Neye yarardı herkesin tam ve mükemmel olduğu dünya.
Sıkıntısı çekilir miydi onun hiç. Kötülüklerin bilinmediği yerde iyilikler
nasıl bilinir ki? Kusur olmayan, çirkinlik bulunmayan ortamda mükemmelin,
güzelin ne kıymeti olur!. Zıtların bayram yeri değil mi burası? Ve zıtların
çocuğu değil mi insan? Güzelse insan, sevimliyse, bu haliyle, bu yapısıyla
güzel ve sevimli. Öyleyse insan, insan olarak sevilmeli. Hiç hayale kapılmadan,
ütopik olmadan, ona olmayan şeyler yakıştırılmadan. Bu şarkı kendi güftesiyle
bestelenmeli, kelime katılmamalı güfteye. Çirkinleşir sonra, sevimsizleşir,
kulak tırmalar ilâve kelimeler. Şiir ahengini kaybeder. Dümdüz bir ova, hatta
bir çöl düşünün, dağları, bayırları olmayan; işte oraya döner insan şiir
ahengini kaybedince. Çekilmez olur, sıkıntılı olur. Deniz dalgalarıyla sevilir.
Ovalar tepelerle bütünleşir, seyredilmeye doyum olmaz hafif hafif dalgalanan
denizi, tepelerle içice, koyun koyuna düzlükleri.. Dalga dalgadır insan
duygularıyla. Düzlükleri, çukurları ve tümsekleri vardır onun his âleminde.
Sıçrama taşı gibi durmaktadır zaafları önünde. Bu zaaflarla mükemmeli
yakalayacaktır insan. Günah işleyecek, tevbe kapısına koşacaktır. Sevilecektir
Rabb'i tarafından. Dönüşüyle Rabb'ini hoşnut edecektir. Çölde bineğini yitirmiş
insan ümitsiz bakışları arasında bineğini başucunda bulması sevinciyle
anlatılır hadîslerde, günahkâr kulun İlâhî dergâha dönüşü. Mukaddes sevinç
verir Rabb'e kulun geri gelişi, günahla kaybolmuşken biraz önce. Hiç günah
işlenmeyen dünyadan hoşnut olur muydu Mevlâmız acaba? Onun affediciliği nasıl
tecelli edecekti böyle bir dünyada? Engin rahmeti nasıl gözler önüne
serilecekti günahsız dünyada? Eğer, deniliyor hadîste, siz hiç günah
işlemeseydiniz, Allah sizi götürür, yerinize günah işleyip tevbe eden insanları
getirirdi.. Allah (cc) bizi bu halimizle seviyor demekki.. Günahkâr halimizle.
Ama günaha rızası ve izni yoktur O'nun. Çünkü "gayûr" dur Allah,
gözlerin kendisinden başkasına çevrilmesini istememektedir. Kendine has
keyfiyetiyle kıskançtır O, sevdiklerini yine kendine yakışır ölçüde
kıskanmaktadır. Günah insanı Rabb'den uzaklaştırdığı için müsaade yoktur
günaha.. Günahların yasaklanmasında dahi bir sevgi saklıdır insana. Rabb'in
insana sevgisi saklıdır.
İlâhî ahlâk Ölçüsünde sevilmeli insan bizlerce de. Sevgi
bağlarıyla sımsıkı bağlamalıyız kendimizi insana. Kusurları şefkat perdemizle
örtmeliyiz daima. Kusurlu insana şefkat beslemeliyiz, acımalıyız, sevgi
örgümüzle kuşatmalıyız onun her yanını, kusurlarıyla baş-başa bırakmamalıyız
onu. Sevdiğimiz için, kıskandığımız için gözünü insanlık dışına kaydırmasına
izin vermemeliyiz. Her insan sevilmeye layıktır böyle insan olduğu için sadece.
Başka meziyet aramaya gerek yok sevmek için insanı. Yeter insan olmak ona,
sevmek için de bu yeter bize. Nice ortak noktalar hatırına aramızdaki. Varlığa
ermiş olmak birincisi. En büyük lütuf sofrasında beraber oturuyoruz bütün
insanlarla. Diğer varlıklarla da müşterek olduğumuz noktadır bu çizgi. Yokluk
girdabından kurtuluşumuzu kutlamak düşer sevgi bâdeleriyle. Cehennem dahi
yokluğa göre cennetlerin en güzeli. Ebedi yokluk ne müthiş çile. Çile de değil
o. Yok çünkü öyle bir çile. Bütün ızdırap mefhumlarının üstünde bir kelimeyle
ifade edilmeli yokluk. Kendisiyle ifade edilmeli. Yokluk denince vicdanın
feryadı duyulmalı "Ebed" diye yankılanan ruhun en derin yerlerinde.
Sonra kavurucu ateşin nasıl kol kol gezdiğini ve bu feryadı yakıp kül etmeye
çalıştığını görmeye çalışmalı insan yokluk denen kelimenin çağrıştırdıklarıyla.
Felaketzedelerin uğradıkları beladan kurtulduklarında attıkları sevinç çığlığı
doldurmalı ortalığı yokluk belasından kurtulmuşlar arasında. Cins ve tür ayrımı
olmaksızın toplu sevince katılmalı her varlık. Bu sevinç birliği ile
birbirlerine daha yakın olmalı varlığa erenler. Bir bağ kurulmalı aralarında,
sevgi adına. Yaratılmış olmanın hazzını tatmalılar hepsi. Sınırsız olmalı
sevgileri, evrenselleşmeli, bütün kâinatı içine almalı. Gökyüzündeki sistemlere
yol vurulup gidilirken sevgiyle, mikroskobik varlıkların hakkı da unutulmamalı.
Herşey sevilmeli. Yaratık olduğu için herşey, Yaradan'dan ötürü sevilmeli.
Hakkı büyüktür bu ortak noktanın. Allah'a ait olmak her
varlığın seçkinlik payesidir varlığa ermemişlerden süzülerek elde edilmiş olan.
Melek de O'na aittir semek de. Sevgiyle korunmalı bu hak. Âlemlerin Rabbi'ne
hürmetin ifadesidir, her âlemi kabullenme ve hakkına riayet etme. Onların kendi
içlerinde terbiyeye tâbi tutulduğu ve başıboş bırakılmadığını düşünme hürmet
uyarmalı insanda her âleme karşı ve o âlemi meydana getirenlere karşı. Ferde
hürmetin bittiği yerde topluma hürmet de bitmiştir. Bir insanı dirilten bütün
insanları diriltmiş gibidir Kur'ân ölçüsünde. Aksine aynıdır. Bir insanı
Öldüren bütün insanları öldürmüş gibidir. Bu insanlara ait hüküm değildir
sadece. Muhatap insan olduğu için böyle söylense bile.. Muhatap karınca
olsaydı, ona da böyle hitap edilecekti. Bir karıncayı diriltme veya öldürme
bütün karıncaları diriltme veya öldürmedir, denilecekti. İlâhî sanata işaret
olması bakımından yüklendiği vazifede insandan farkı yoktur karıncanın. Sinek
küçük değildir bu yönüyle Kaf-dağı'ndan. Karınca yuvasını yaktırdı diye, bir
Nebi'ye ikaz gelir Yüce Dîvan'dan, hadîsin bize öğrettiğine göre. Yavrularını
bıraktığı. yerde bulamayınca çırpınan, oraya buraya gidip gelen ana kuşun hali
yüreğini sızlatır Allah Rasulü'nün ve yuvadan yavruları alan sahabiye İkazda
bulunur, biraz da sert konuşur sahabi de olsa, kuşun hakkını gözetmeyenlere..
Bir kedi yüzünden bir kadının nasıl cehenneme gittiğini anlatır yine bize
hadîsler. Hakkına riayet edilmediği için kedinin. Kötü yolda sürüklenen bir
kadın da cennete gider, susuzluktan ölmek üzere olan bir köpeğe, ayakkabısıyla
kuyudan su çıkarıp verdiği için... Yaptığı kötülükler siliniverir birden
gösterdiği hürmet adına Allah'ın bir yaratığına. O köpek bile olsa, kabul
görür, iltifat görür bu davranış. İyiliklerden hiçbirini, velev çok küçük de
olsa, küçük görmek doğru değildir asla.. Kime karşı yapılırsa yapılsın, İyilik
ahirette kazançlı çıkarır yapanı. Sevgi yatar çünkü bütün iyiliklerin altında.
Şefkat emzirir iyilikleri çok kere. Varlığın mayası sevgiyle, şefkatle
yoğrulduğu için iyilik vardır dünyada. Dünya asıl yurt değildir hiçbir iyiliğe.
Fesattır, kötülüktür alçaklığın asıl malı. Alçak dünyanın asıl malı fesattır,
kötülüktür. Sonra inmiştir sevgi yeryüzüne. Yüz sevgiden sadece biri inmiştir
ve işte bu kadarcık sevgi doğurmaktadır bütün iyilikleri. Varlık arasında
kurulan sevgi bağları, sadece yere inen bu bir tek sevginin ürünüdür.
Doksandokuzu Rabb'in yanında kalmıştır o sevginin. Ahirette meyve verecektir
kalan kısım. Ahiret, ona layık olanlar için bütünüyle sevgi olacaktır şüphesiz.
Kötülük, çirkinlik hayal dahi edilemeyecektir cennette. Billur billur sevgidir
cennet. Yürekler sevgi dolar orada. Yüreklerini sevgiyle doldurabilenler
cenneti dünyada da yaşarlar bir parça. Ondan mahrum olanlar bu cennetten de
ahiret cennetinden de mahrum kalırlar. Sevgisiz cennet olmaz çünkü. Oraya,
herşey denilir de cennet denilmez.. Yerdekilere sevgi gösteren göktekilerden
sevgi görür. Gök ehliyle yer ehlini birbirine bağlar sevgi. Kuvvetli bir bağdır
o. En kuvvetli bağdır sevgi bağı. O koptuğunda kopar herşey, kupkuru kalır
yapılanlar. Sevgi yoksa yapılanların özünde, sadece bir kışırdır, şekildir,
gösteriştir, ikiyüzlülüktür davranışların bütünü. Can yoktur, ruh yoktur o
külçede. Samimiyet yoktur herşeyden önce. Gizli yerde, gözden ırak kalındığında
vurulur davranışlar mihenk taşına. Samimi ve sevgi dolu olanlar böyle yer ve
zamanlarda daha bir serpilir, daha bir güzelleşirler. Diğerleri dökülür birer
birer. Zorakileşir, silikleşir, sararır, solar işlenenler. Takatleri kesilir,
gece yolculuğuna güç yetiremez samimi olmayan işler, ameller.. Sevgiden
nasipsizlikleri sebebiyledir bu netice. Güzellikler gider sevgi gidince.
Piramide benzer sevgi halesi. Zirveleştikçe daralır
çerçeve. Bütün canlılar sevilir ikinci derecede, bütün varlıklardan süzülerek
yukarıya doğru. Sonra hayat sahibi varlıklar, sonra şuurlular.. Melekler,
cinler ve insanlar.. Çerçeve daha da daralır bu platformda. Melekler mutlak
sevilir, hiç ayırım yapılmadan. Cinlere, insanlara gelince onlar arasında
merhaleler başlar sevgi adına. İyisi kötüsü sevilir öncelikle, varlıkları,
hayat sahibi oldukları ve şuurları bulunduğu için. Sonra bunlar yeterli gelmez
diğer merhalelerde. Orada iman ve salih amel girer devreye.
İmanın sevgisi ayrı bir yer tutar gönülde. Allah
sevdirmiştir sevdiklerine imanı çünkü. Küfürden, inkârdan nefret ettirdiği gibi
onları. Bu sevgiyle severler inananlar birbirlerini. Sevmeliler birbirlerini.
Bağlanmalılar aynı vücudun azalan gibi birbirlerine. Birinin derdi hepsinin
olmalı, sevinçler yansımalı birinin sevinciyle hepsinin içine. Bilmeden,
sezerek üzülmeli veya sevinmeliler onlar. İkizlerin hassasiyeti sarmalı
duygularını. Cins cinsi çeker, derler, doğrudur bu söz. Temizler temizlere,
pisler pislere yanaşır, herkes kendisi gibi olanla kaynaşır daima. İnananlar da
öyle. Bu cazibe biraraya getirir, kardeş yapar müminleri birbirleriyle.
Kardeşlikleri imandan dolayıdır. İmanları kadardır o zaman kardeşlikleri.
Zedelenmişse kardeşlik, imanlarında zaaf vardır mutlaka onların.
Dertlenmiyorlarsa birbirlerinin derdiyle ve paylaşmıyorlarsa sevinçlerini
birbirleriyle, mutlaka imanları tekrar gözden geçirilmelidir müminlerin.
"Ey iman edenler, iman edin", buyruğundaki ikazı hatırlayarak.
Kardeşliğin, sevginin değeri, ölçüsü imandır bu noktada. "İman etmedikçe
cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız"
buyuruluyor hadîste. Sevgiden geçiyor cennete giden yol. Cennetdaş olmanın yolu
sevgiden geçiyor..
Salih amel sahipleri bir başka severler birbirlerini.
Allah için sevmenin abidesini şekillendirir onlar bu sevgileriyle. Hele aynı
ülküye gönül vermişlerse. O zaman sevgi ayrı derinlik, ayrı buud kazanır. Onlar
öz benliklerinden yeğ tutarlar ülküdaşlarını. Kardeş bilirler birbirlerini.
Kardeşlerini tercih ederler her hususta. Nefislerini yere çalarlar kardeşleri
önünde, kardeşleri için. Makamda, mansıpta, insanların ilgi odağı olmada.. Önce
onlar için severler sevilecekleri, sonra kendileri için severler. Öncelik
tanırlar kardeşlerine sevgide. Kendilerini sevseler, kardeşleri onları sevdiği
için severler. Sevgide ince ve sırlı nokta.. Babasının hidayetine gözyaşı döken
Sıddık'ın sevgisi. Keşke babam yerine iman eden Ebu Talip olsaydı, diye
inleyişi.. Çünkü Ebu Talip, sevgiliye, Ebu Kuhafe'den daha sevgilidir. Faruk,
Üsame'yi niçin oğlu Abdullah'a tercih etmiştir, maaş tayininde? Çünkü demiştir
Faruk oğluna, "onun babası senin babandan, o da senden Sevgiliye daha
sevimliydiler."
Sevgi delil ister elbet. Sevdiğinden bitip tükenmeyi
gerektirir. Onun için belası çoktur sevgi yolunun. Ehil olmayanlar girmesin
diyedir bu yoldaki handikaplar. Onları aşmadan sevgiliye ulaşmak imkânsız.
Sevgilinin kim olduğuna bağlı biraz da yolun zorluğu. Allah'ı sevmekse ufuk
nokta, bitip tükenmek gerek o noktaya ulaşıncaya dek. Fâni olmak gerek O'nda.
Rasulüne uymaktan geçiyor onun sevgisini kazanmak. O'nu sevmek ayrı bir paye;
fakat O'nun tarafından sevilmek daha başka bir mazhariyet. Ama ölçü şu: Sen
O'nu ne kadar seviyorsan, O'ndan o kadar karşılık görürsün. O'nun senin
kalbindeki yeri ne kadarsa, sen de O'nun katında o kadar yere sahipsin. Sen
O'na kavuşmayı ne denli istiyorsan, O da Zatına uygun şekilde sana kavuşmayı o
kadar istemektedir. Başka sevgililerde, başka sevgililer arasında olmayan
dengedir bu. Sevgi dengesinde mûcize.
Sevgide dengeyi bulmak oldukça güç bir meseledir aslında.
Kimi hangi ölçüde sevmeli? İnsan, çok kere bilemez bu bilmeceyi. Ama sevgi
Allah için ve O'nun hesabına olursa, kendiliğinden denge gelir sevgiye. İfrat,
tefrit olmaz böyle sevgide. İbadet yerine geçer bazen bu sevgi. Tebessümün
sadaka olması gibi mümin kardeşe. İnsan sever anasını, babasını, eşini, çocuklarını,
yakın akrabasını ve bunların hepsi sevap kazandırır insana. Komşu hakkı
Cibril'i yere indirir ve durmadan komşuyu tavsiye ettirir. Büyük haktır çünkü
o. O kadar ısrarla komşu tavsiyesinde bulundu ki, Cibril, neredeyse
birbirlerine mirasçı olacaklarını sandım, der Allah Rasulü. Sevgi öldüğü için
günümüzde komşu hakkı bilinmez hale gelmiştir. Diğer haklara dönmüştür o da.
Evrenselleştirmek istiyoruz biz sevgiyi. Sevgi atmosferi
sarsın ülkeleri. İnsanların içi sevgiyle dolsun birbirlerine. Öz benliğine yapamayacağını
başkasına yapmasın en azından kişiler. Kötülüklerin, zaafların, günahların
birer hastalık olduğu düşünülsün, kötüyü, günahkârı kıskıvrak yakalayan.
Hastaya gösterdiğimiz ilgiyi, şefkati gösterelim onlara. Telkinlerimiz onun
iyiliği için olsun hep. Bakın dünya nasıl değişecek o zaman. Kendi dünyamız
değişecek. Bakış açımız bir başkalaşacak. Güzel düşünenin güzel gördüğünü
göreceğiz biz de. Lezzet alacağız yaşadığımız hayattan. Kusur görmeyecek çünkü
o zaman gözlerimiz. Boşlukları bakışlarımız dolduracak sürekli. Şeytanın
hissesinin ne büyük olduğunu anlayacağız işlenen kötülüklerde, günahlarda.
Hisse hisse pay edeceğiz işlenen suçları, nefis, şeytan, zaaf, toplum, aile,
çevre ve suçlu arasında. Çok az bir hisse kalacak o zaman suçluya. Affedilebilir
olduğunu göreceğiz o küçük hissenin. Affedeceğiz canımıza kastedenleri bile.
Can vereceğiz onlara sevgimizle..
Bu ferd ve toplumun sevgi halesidir sevgi bağlarıyla
örülmüş olan. Devlet devletliğini yapacaktır elbette. O münasebetini hukuk
üzerine oturtacaktır. Devlet, ne zulmeder ne de sevgi, şefkat gösterir. O
sadece kanunları tatbik eder. Suçluya cezasını, haklıya hakkını devlet
verecektir. Bu onun devletlik vazifesidir. Toplumdaki sevgi, devlet otoritesine
mâni değildir. Kur'ân toplum şefkatinin cezayı tatbike engel olmamasını
öğretir. Caydırıcılık açısından cezalar da birer sevgi sembolüdür, sevgi
işaretidir. Doğru olanı sevmenin işaretidir.
Bizim sevgi anlayışımız hayatta tatbik görür daima. Ütopik
değildir, göstermelik değildir bu sevgi. Ve çapı bu sevginin bütün varlığı
içine alacak kadar geniştir. Bütün varlık sevgi içine girdiğinde dünyamız bir
başka güzelleşecektir..
Şemseddin NURİ BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN. 
2009/10/9 
>>>>>>>>>>>
Dostlar birbirini yıkayan iki el gibidir(1); arındırırlar birbirlerini, nezih
kılarlar,
En Temiz’in huzuruna varmazdan evvel..
Dostların birbirine niyazı, onları aklandırır.
Alınları ak olarak çıksınlar, güzel’e nazar
kılarken başları utançlarından eğilmesin diye..
Dostlar Allah (c.c.) katında nazı geçen kul
olmaları için niyaz ederler birbirlerine, birbirlerini yüceltmek dilerler.
Hayatlarını duâyla imar edebilmek için
birbirlerinin duâcısı olurlar.
Dostlar birbirlerinin irfan yoludur; arif olma
yolunda birbirlerinin
adımlarına kuvvet olurlar.
Namaz ve sabırla Yâr’in huzuruna vardıkları vakit
huzura ersinler diye duâ ederler birbirlerine.
Dostlar namazı dost bilsin diye duâ ederler
birbirlerine…
Dostlar birbirinin diriliğine duâcıdır, hayatta hây
kalmak adına…
Dostlar birbirinin haya/tıdır;
beyazı dostluklarının rengi bilip adımlarlar
hayatı..
Ve.. adımları kıymetli kılar yüreklerini,
adları murtaza kullar arasına yazılır levh-i mahfuz’da..
>>>>>>>>>>>>>
Ey gündüzlerime güneş gibi doğan, gecelerimi iyilikleriyle hep aydınlatan vefa
abidesi dost! Hep yanımda olacağını düşündüğüm için mutluyum ve acılarımı
azalttığın için gönlümün sarayına kondurmuşum seni…
Bilir misin dost seninle ne günler yaşadık, ne afetler atlattık? Ama hiç
yıkılmadık, sarsmadı bizi en büyük depremler bile. Umutlar biriktirdik
eteklerimizde başkaları yakamozlar toplarken. Ve güldük önümüze çıkan
engellere, çünkü biz beraber aştık tüm sarpa dağları.
Hatırlar mısın bir soru sormuştun bana, canından daha kıymetli var mı bu
dünyada? Cevap bulamamıştım küçücük aklımla, ama düşündüm de dost! insanın
canından daha kıymetli olan şey cananıymış ve o cananların insanlar içinde en
kıymetlisi biricik dostlarıymış.
Arkadaşlarımız bir daldaki yapraklar gibi çoktur, dost! Günü gelince hepsi
birer birer düşerler dalından. Ama gerçek dostluklar baki kalır, asla bitmez
vefaları…
Şimdi düşünüyorum da kaç tanedir insanın dostları ya da kaç tanedir
arkadaşları, her arkadaşı dost sanmayın yanılırsınız, ya da her dostu vefasız
sanmayın. Mutlu zamanında çoktur, kişinin etrafında sevenler, asıl gerçeği
insan kötü gününde anlar. ***
Dostluk; sevenin sevilende kendi husûsiyetlerini görmesinden
kaynaklanır. Gerçek dostlar arasındaki muhabbet, fizikteki birleşik kaplar
misâli, his ve fikirlerde aynîleşmeyi sağlar. Zîrâ gerçek dostluk, iki gönül
arasındaki cereyan hattı gibidir. Bu cereyanla, yâni muhabbet akışı ile,
dostların her hâli birbirine sirâyet eder.
Bu itibarla gerçek dostluk; ayrı bedenlerin bir kalp ile, yâni aynı duyuşlar
içinde yaşamasıdır. Dostluğun yaşatılması da, dostların her hâdise karşısında
aynı duygulara sahip olmasına bağlıdır.
Dolayısıyla duygu müşterekliğine sahip olmayanların, akrabâlık veya arkadaşlık
gibi zâhirî veya tesâdüfî yakınlıklarının gerçek dostlukla alâkası yoktur.
Nitekim Ebû Leheb, Hazret-i Peygamber’in öz amcası olduğu hâlde, O’na en uzak
düşen bedbahtlardan biriydi. Bu yüzden dostuyla kalbî beraberliğe sahip
olmayan, onun sevinciyle sevinip hüznüyle mahzun olmayanların dostluk
iddiâları, dört duvar arasındaki kuru beraberlikler gibi, bir kıymet ifâde
etmez.
Dostluğun temel harcı muhabbettir. Hakîkî muhabbet; cefâları safâ, zahmetleri
de rahmet hâline getirir. Bu itibarla bir kimsenin muhabbetinin gerçek olup
olmadığını anlamak için, sevdiğinin meşakkatlerine ne kadar tahammül
gösterebildiğine bakmak kâfîdir.
Nitekim Cenâb-ı Hak da en çok, dostluğun zirvesinde yaşayan peygamberlerini
çile çemberinden geçirmiştir.(2)
>>>>>>>>>>>>>
Velhâsıl, asıl dostluk zor zamanlarda da sürdürülebilen dostluktur.
Mevlânâ Hazretleri’nin buyurduğu gibi:
“Sağlık ve âfiyet zamanında herkes dosttur. Ama dert ânında, gam vaktinde Allah’tan başka
eş-dost nerede!”
İnsanların çoğu, saâdeti paylaşmakta beraber olmaya gönüllüdürler. Felâket,
ıztırap ve zorluk zamanlarında ise ortada gözükmezler. Böyleleri dost değil,
menfaatlerinin arkadaşıdırlar. Gerçek dostlar, safâda da, cefâda da zevk ve
şevk ile beraber olurlar.
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- gerçek dostluğun fazîletini
şöyle ifâde buyurur:
“Yedi sınıf insan vardır ki Allah Teâlâ Hazretleri onları hiçbir gölgenin
bulunmadığı bir günde, kendi (Arş’ının) gölgesiyle gölgelendirir… (Bu
sınıflardan biri de) birbirlerini Allah için seven, (birbirlerinin dert ortağı
olan) bir araya gelişleri ve ayrılışları bu muhabbetle gerçekleşen iki
kişidir…” (3) RıZa BeRKaN GÜLER
Dostluklarınızın baki kalması dileğimle…
1-Hadis-i Şerif
[Deylemi]
2-Osman Nuri
TOPBAŞ- Gerçek Dostu Nasıl Bilebilirsiniz?
3-Buhârî, Ezân,
36
Yüreği güzel, Sevgili Melike Abla'ya değerli katkılarından dolayı en kalbi sevgi, saygı ve hürmetlerimi sunuyorum.
/ 
BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN. 

Alemlerde,
alem suretleri ile tasarruf ediyor.
İlminde yarattıklarını, ilmi suret olarak açığa çıkarıyor, seyrediyor an be an…
Beyin, suretlerle çalışıyor, kişi suretlerle kelimeleri anlamlandırıyor.
Ham ve örtülü mana; resmedilebilir, şekle- kalıba dökülebilirse kavranıyor…
“Sevgi” denmişse “seven ve sevilen” sureti...
“İlim” denmişse “öğrenci ve öğretmen” sureti...
“Rızık” denmişse “doyuran ve doyan” sureti...
Hele “Aşk” ise konu, kesinlikle “iki suretin sevgisi”...
Suretsiz hayat, suretsiz yaşam, suretsiz algı mümkün mü?...
“Hayır”, derdim önceleri. “Kesinlikle olmaz, kavrayamayız, oturtamayız, hem
sisteme de aykırı…” Kendi aklımca, “Suretsiz, aynasız olmaz” diye inandığım
dönemlerde, “Hayır” der, tezimi hararetle de savunurdum… Her şey, kendini bulmak
için başka suretlere, aynalara muhtaçtı bana göre…
Celaleddin, Şems olmasa göremezdi Mevlana’yı… Usta olmasa çırak da olmazdı…
Sevgili varsa Seven mutlaka yanı başındaydı…
Salt Sevgi, salt İlim, salt Gönül olur muydu peki?..
Suretlerin düştüğü bir nokta, aynaların kırıldığı bir safha var mıydı?...
Ne çok kızardım Mecnun’a… Senelerce Leyla peşinde koşmuş, çöllere düşmüş,
kızcağızı alıp getirdiklerinde de “Sen Leyla değilsin, benim Leylam bambaşka”
diyerek Leyla’ya sırt dönmüştü… Olacak şey miydi şu Mecnun’un yaptığı?!...
Nankör adam, kendine acımıyorsun bari kızcağıza acı, der, fena halde kızardım
Mecnun’a…
“İçi dışı Şems olmak”, tamamen sevgi olmak, sırf aşk olmak, salt ilim olmak
muhal görünürdü bana…
Hele Uveys El Karani (ks)’nin Muhammedimizi (sav) görmeden, işitmeden, suret
kaydına girmeksizin kendinde buluşu ve duyuşu!?.. Anlaşılır gibi değildi…
Suretlerin düştüğü, aynaların paramparça olduğu bir safha varmış, anladım!
Ne zaman mı?
“Yıldızlar döküldüğü zaman” diyor Kur’an!... Suret diye tutunduklarım bir bir
döküldüğünde…
“Yıldızlar kaybolurken onu tesbih et” diyor Ümmül Kitab… Suretler gözümden ve
kalbimden silinirken fark edecektim fıtri kulluğumu… Ve asıl o zaman
yaşayacaktım hakikatini tesbihini.
“Yıldızların batma mevkiine yemin olsun” diyor bir başka ayette!... Yıldız
diye, ışık diye yöneldiklerim karanlığa çekilip örtündüğünde anlayacaktım,
aslolanın suretten beri olduğunu, ve o zaman o mevkide hissedecektim
suretsizliği…
“Batıp gidenleri sevmem” diyen İbrahim inşa etmiş Kabe’yi…
Ortada yağmur, sel, deniz yokken gemisini inşaya başlamış Nuh?!
Deniz yokken gemi, insan yokken ev inşa etmek, “suretsiz olmaz” kaydım
nedeniyle muhal görünürdü, ama olmuştu işte…
“Batıp gidenleri sevmem” diyen İbrahim gönül Kabe’sini inşa ederek kavrıyor an be
an akan sistemi…
Yağmur, sel, nehir, deniz kaydına aldırmadan “din anlayışını gemi sembolü ile
kendi özünde inşa eden” Nuh’ta parlıyor ilk risalet nuru…
“Ben yürüyen Kur’an’ım” demiş Ali (kv)… Kayıt koymamış, karar almamış, bugünün
doğrularıyla kilitlememiş yarını, bu böyledir diyerek kapatmamış kendini, her
an yeni şanda oluşu fark ederek “Yürüyen Kur’an” olmayı yaşamış!
Suretler bir bir düştükçe yaklaşırmış insan okyanusa…
Aynalar kırıldıkça karşıda aramaktan vazgeçer, kendinde bulmayı fark edermiş!...
Suretsiz sevgi, suretsiz aşk, suretsiz ilim de mümkünmüş!…
Sevginin, aşkın, ilmin hası; zaten suretsiz, aynasız yaşanırmış!...
Ve ehli, şöyle demiş sarsan bir çıkışla:
- Aynada arama kendini; sen, ""sendesin!..
Sonra daha da yükseltmiş çıtayı ve BENi vurmuş taaa can evimden:
Varlık "TEK" ise, hiç aynası olur mu?..
....
Mehmet DOĞRAMACI BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN. 
2009/10/8
Sahi mutluluk
nedir?
Dikende
gül olmak mıdır? Gülde diken olabilmek midir? Bir yetimin okşanan başı olmak mıdır?
O yetimin başını okşayan el olabilmek midir? Oksijen olup hayat vermek midir? O
oksijeni soluyabilmek midir?
Sahi mutluluk
nedir?
Hem sevip, hem sevilmek midir? Yoksa sevilmeden sevebilmek midir? Yârin gözlerinde
aşkı görebilmek midir? Ya da sadece yâri görebilmek midir? Pervane olup vuslatı yaşamak mıdır?
Sahi mutluluk
nedir?
Yağmur olup çatlamış topraklara düşmek midir? Çatlamış toprak
olup, yağmura doymak mıdır? Bir sabah, yalnızlığını delip
geçecek kapı zilinin çalması mıdır? Bir sabah yalnızlığını ve özlemlerini
bitirecek bir kapının zilini çalmak mıdır? Ya da bir sabaha daha uyanabilmek
midir? Güneş olup karanlıklara doğmak mıdır? Karanlık olup güneşin üzerine
doğması mıdır?
Sahi mutluluk
nedir?
İncinmeden yaşamak mıdır? İncitmeden
yaşayabilmek midir? Ölçülemeyecek kadar çok paraya sahip olmak mıdır?
Yoksa parayla ölçülemeyecek kadar değerli bir yüreğe sahip
olmak mıdır? Gece olup yeryüzünün bütün kirlenmişliğini örtmek
midir? Gündüz olup geriye kalan güzellikleri açık etmek midir?
Sahi mutluluk
nedir?
Son
anda ölmekten kurtulmak mıdır? Ölümden korkmayacak kadar hasreti yaşamak mıdır?
Her şeyin yolunda gitmesi midir ? Yoksa, bin defa dibe vursan da, bin
defa sıçrayıp çıkabilmek midir? Çaresizliğin darağacında,
uzanan bir dost elinin ipi kesmesi midir? Sahi mutluluk
nedir?
Banu BAŞKAN
BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN. 
SEVGİLİ KALBİME Bu
nasıl bir muhabbettir ki sana ey sevgili kalbim, doyduğumu sandıkça
acıkmaktayım, doymuyor gönlüm, dudaklarım senin gönül çeşmenden akan sevgi balının
tadına, ruhum ve bedenim senin yağmurlarınla ıslanmaya, arınmaya doymadı daha
sevgili, attığım her adımda sana koşmaktayım, sen ise ceylan gibi süzülerek
benden uzaklaşmaktasın, uzak diyarlara rüzgâr olup esmekte, okyanuslarda yelken
almaktasın.
Bir o kadar da
susamaktayım sana ve sessizliğe ram olmaktayım. Bedenimde benimlesin ama sana
olan aşkımı, gözyaşlarımı, feryatlarımı, isyanımı duymamaktasın, neyleyim ki aşkının
hakikatiyle yansam bu manada, serabını ansam, güneşin haşmetiyle yansam,
kavrularak yıkılsam çöl fırtınasında kum taneleri yaksa da ve susuz kalsam, sen
kelamı kadimini, sözlerini, duygularını, hislerini her kiminle diliyorsan ona
bahşet ve ona atıfta bulun ben boynu bükük yetimler gibi her günün sonunda seni
beklerim bana geleceksin diye gözlerim seni göreceği günü sabırla beklemekte, şimdilik
hayel âlemimde, düş ve yürek iklimimde bahşettiğin güzelliklerle, gündüzlerime
ve gecelerime, sensiz zamanlarıma, hasretlerime tecelli ettiğin yüzünle yetinmekteyim...
Senin yüreğinde payey-i aşkı, yeşertemiyorsam ve kuruyup çöle dönüyorsa, güllerim
topraklarımda açmıyorsa, solgun kalıyorsa, naçar kalıyor, meçhulün sevdasını,
bilinmeyenlerin gizemlerini, yürek yangınlarının yanardağ misali ateşlerini yaşıyorsam.
Bu nasıl bir aşktır ki; âlemlere sığmayan Sen! Benim küçücük kalbime nasıl sığacaksın...
Yanmaktayım ve yakmaktasın...Yaktıkça ferahlatmaktasın.. ve rahatlatmaktasın
kor alev gibi yanan yüreğimi.. Bendesin ya... Haz alıp yaşasaydın yüreğinde ve
gönlünde, kimselerin
olmadığı gecelerin koynunda, aşkın kollarında nefes almayı tatsaydın, Ona
mecbur kalsaydın O vakit anlardın beni ey kalbim, şimdi anlayamazsın sen yaşamadın
ki beni ben gibi, yaşa beni ben gibi işte o zaman anlarsın bu yüreğimi,
isyanlarımı, hasretlerde kalışımı, sensiz vakitlerde gözyaşı döküşümü, akşama tüllene
günbatımın renklerinin mavi sularda İstanbul boğazında nasıl yandığını, izbe köşelerinde
gözlerimin nasıl yol gözlediğini, sen aşk kokusunda kalsaydın sevda meşkini,
bir şarap gibi haz ile yudumlasaydın hayatı muhakkak ki daha iyi anlardın beni
ey sevgili kalbim… Her şey benim. Bendesin ya... Tüm varlıklar
benim. İstemem Sensiz atacak kalbi, istemem adını anmayan bendeki bu dili, Seni
özlemeyen yüreği, adın anıldığında atmayan kalbi, damarlarımda sensiz dolaşacak
kanı senin için akmayacak gözlerimdeki gözyaşlarımı... Baktığında seni görmeyecek
gözleri. Bu nasıl bir sevdadır ki; tüm sevdalarda SEN, Ve aslında SEN de tüm
SEVDA’lar… Aşk hissedilendir senle en
güzel nefestir, en güzide olan bir değerdir, zümrüt, elmastır. Gönüllerde
filizlenen hazzı yeşertendir. Sen yinede gönlün elverdiği sürece, müddetçe kal
kalmak istediklerinle onlara veda etme… Seni koklayamam uzaklardan hiç bakamam merhaban
olmadan da artık yazamam.. Kalemim sana en son ünlem ve noktaları kor bir gün, Kor
alev gibi…
SEVGİLİ KALBİM ben SENİ SEVİYORUM!…
BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN. 
Yaşamımızda sevginin çok önemli bir yeri vardır. İnsanoğlunu yaşama bağlayan, ona can
veren tek yol sevgidir. Sevgisiz bir dünya düşünmek bile ne kadar olumsuz
bir duygu. İşte, bugün de dünyada izlediğimiz gibi sevginin, barışın, dostluğun olmadığı toplumlarda
kan var, gözyaşı var. Oysa sevgi o kadar güçlü ki. İnsan sevgisi, doğa sevgisi, vatan sevgisi, hayvan sevgisi, yaşam sevgisi… Ne kadar güzel değil mi? Sevgi dolu sözcükleri hayatımıza sokmak, sevgiyle yürek büyütmek… Bizi yaşama bağlayan,
hayatımızdan eksik olmaması gerekli bir duygudur sevgi. Etrafımıza şöyle bir bakalım; sürekli
küfür eden, insan karalamaktan öte bir şey yapmayan, dedikodu üreten olumsuz
düşüncelerle uğraşan insancıklar çok mu mutlular. Hayır!.. Öyleyse mutluluk
ilacımız yüreğimizde saklı: SEVGİ! Sevgi, barış, dostluk hayatımıza anlam katar, mutluluk katar; insan
olmanın, üretmenin, paylaşmanın önemini ancak sevgiyle yakalayabiliriz. Dolayısıyla etrafımıza ve
kendimize ancak bu şekilde pozitif enerji verir ve faydalı oluruz. Sevgiyi unutup, öfkelerimize yenik düştüğümüzde
hatalar yapabiliyoruz. Ama her şeye rağmen SEVGİ rehberimiz olsun değerli arkadaşlar. Çünkü Sevgi;- Yaşamla barış içinde olmanın yoludur.-
Dostluk içinde olabilmektir.- Hayata gülümseyebilmenin yoludur.- Kinden, nefretten,
dedikodudan uzaklaşmanın yoludur.- Mutluluğun anahtarıdır.- Karanlığın aydınlık
gücüdür.- Karanlık labirentlerin ucundaki ışıktır.- Sevgi üretmenin, sevgi insanlığın, sevgi savaşlara karşı duruşun dayanılmaz
gücüdür.- Sevgi el ele Hakk’la olmanın yolu ve gücüdür.- Sevgi
zeytin dalını taşıyan güvercinin kanatları, gökyüzünün mavisi,- Sevgi denizin mavisi, ormanın yeşili, güneşi,
toprağı, yağan yağmuru, akan suyudur. İnsanlığımızı çoğaltmanın, insanca
duygular üretmenin bir tek yolu var: SEVGİ… SEVGİ… SEVGİ… Evrenin en güzel dillerinden, yaşam
gücümüz, varlık nedenimiz,
SevgiyLe kaLın…
BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN. 
2009/10/6
Bunca zaman bana anlatmaya çalıştığını, kendimi bulduğumda anladım.
Herkesin mutlu olmak için başka bir yolu varmış, kendi yolumu çizdiğimde anladım..
Bir tek yaşanarak öğrenilirmiş hayat, okuyarak, dinleyerek değil.. Bildiklerini
bana neden anlatmadığını, anladım.. Yüreğinde aşk olmadan geçen her gün kayıpmış,
Aşk peşinden neden yalınayak koştuğunu anladım.. Acı doruğa ulaştığında gözyaşı
gelmezmiş gözlerden, neden hiç ağlamadığını anladım.. Ağlayanı güldürebilmek, ağlayanla
ağlamaktan daha değerliymiş, gözyaşımı tebessüme çevirdiğinde anladım.. Bir
insanı herhangi biri kırabilir ama bir tek en çok sevdiği, acıtabilirmiş, çok
acıttığında anladım.. Fakat, hak edermiş sevilen onun için dökülen her damla gözyaşını,
gözyaşlarıyla birlikte sevinçler terk ettiğinde anladım.. Yalan söylememek değil,
gerçeği gizlememekmiş marifet, Yüreğini elime koyduğunda anladım.. ''Sana
ihtiyacım var, gel ! '' diyebilmekmiş güçlü olmak, Sana ''git'' dediğimde anladım..
Biri sana ''git'' dediğinde, ''kalmak istiyorum'' diyebilmekmiş sevmek, Git
dediklerinde gittiğimde anladım.. Sana sevgim şımarık bir çocukmuş, her düştüğünde
zırıl zırıl ağlayan, büyüyüp bana sımsıkı sarıldığında anladım.. Özür dilemek
değil, ''affet beni'' diye haykırmak istemekmiş pişman olmak, Gerçekten pişman
olduğumda anladım.. Ve gurur, kaybedenlerin, acizlerin maskesiymiş, Sevgi dolu
yüreklerin gururu olmazmış, Yüreğimde sevgi bulduğumda anladım.. Ölürcesine
isteyen, beklemez, sadece umut edermiş bir gün affedilmeyi, Beni affetmeni ölürcesine
istediğimde anladım.. Sevgi emekmiş, Emek ise vazgeçmeyecek kadar, ama özgür bırakacak
kadar sevmekmiş... (1)
Suskunluğun
yamaçlarına takıldı yine
Yüreğim
....
İç
acıtan feryadlarım yankılanıyor
Aldırışsız
sessizliğime inat...
Zamanın
kölesi olan Sus paylarımda
Kıvranıyor
yamalı kalbim ...
Çektirmeden al hüzün tanelerini üzerimden.
Kırılgan
yağmurlarım tutulsun derinden.
Ola
ki bir nefeslik gülüş canlanır
Yüzümde
seni andıran !
Kırılgan
çocukların edasındayım öyle saf ve hesapsız.
Ne
gitmelere söyleyecek sözüm
Nede
can kırıklıklarımı saracak kelimelerim var...
LaL
im sende konuşmayı unuttum.
Adın
uzak,
Adın
Gurbetim .
Dizelere
döküyorum yine o yakınımdayken
Yaşadığım
uzaklığını !!!
GüL
kurusu satırlar yazıyorum sana kalbime değen.
Geriye
almak istiyorum zamani ,
...
ve yeniden yazmak istiyorum Seni ...
iLeriye
adım atanlara inat, Sana inat .
Aldırma
sen bana ,
Düşerse
Yüreğin Yüreğime
Dokunuşu
acıtır ellerini gözlerinin
Geç
kalınmış nemi ...!
Söyleyeceklerim
bitmedi daha
Sadece
S e N takıldın boğazıma SuStum ...(2)
RıZa BeRKaN GÜLER 1-Can YÜCEL 2-Gülenyüz
BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN. 
2009/10/2
...Bismî Hû...
Birçok razılık birçok başlangıç birçok aşma birçok aşkınlık. Verse de vermese de
Rabbinden razılığın sırrına vakıf olan hakikat-i Züleyha'ya Bismillah!
Uyandın seni perdeler ötesinden
hakikate doğuran aşka Bismillah!
Yusuf'u kuyunun karanlığından ve önlün gecesinden geçiripde
Züleyha'ya getiren kervana Bismillah!
Züleyha'nın ateş bahçelerini İbrahim'in gülşenine çeviren yangına yakılan ve yanan trende
uyanan ruha Bismillah!
Kuyuya Bismillah! Zindana Bismillah!
Karanlıktan aydınlığa çıkaran duaya hüzün ile semaya yağan ruha Bismillah!
Ey kalbin üzerinde titreyen hüzün !
Acıya Bismillah! Ateşe Bismillah!
Gözyaşına Bismillah!
Ne olursa kalpte olur ey kalbi kırıklarla beraber
olan Allah'ım!
Yolunda yürümek için ben kuluna lütfettiğin ikbalim olan yol arkadaşıma Bismillah!
Mesnevi bahçelerinin
diretmiş dildarı merhaba!
Mana âleminden kağıda düşen kelama Bismillah!
Kaleme inşirah veren nun'a Bismillah!
Nun'un nakşı bir ah'a Bismillah!
Bir ah çekip de derundan kalbimde
buluverdiğim
Gül-i siyaha Bismillah!
Sana seni hatırlatanı dost bil!
Sana hakikati söyleyeni dinle!
İnsanlara tepeden bakma neden mayalandığını düşün!
Dilinle gözyaşı döktürme!
Elinle kan akıtma!
Ya hayır söyle ya da sus!
İsa gibi konuş
kalbimize sükûnet dolsun!
Gel artık gel!
Sözün derman olsun!
Yüreği güzel, sevgili Aysel'e değerli katkılarından dolayı en kalbi sevgi, saygı ve hürmetlerimi sunuyorum.
/ 
BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN. 
2009/9/24
Hayatta
en zor iki şeyin özlemek ve beklemek olduğuna karar verdim bugün. Önce araya
mesafeler girer dakika dakika uzaklasır yüreğiniz bedeninizden sonra gittikçe
daha da eksilirsiniz...
Çekilmezleşir
nefes almak. Cayır cayır yanmak gibidir özlemek geçen her dakika daha da büyür
içinizde ki ateş sevgiyi de katlar durur karanlıkları da...
Dayanılmaz
olur kendini eksik hissetmek...
Özlersin...
Özlersin... Özlersin... Gittikçe daha da daha da çok özlersin.... Ve sonra
beklemektesindir artık...
Vakit
Hasreti aşmıştır dakika saymaya bekleyip durmaya kalmıştır...
Öyle Bir
hal almıştır ki o andan sonra canın daha da çok yanmaya başlamıştır... Ateşin
altı açılmıstır... Korkuların artmış ümitsizlik sesleri kulaklarını
sarmıştır...
İşlemiyordur
artık hiçbirşey bedenine ya da ruhuna...
tepkin
Yoktur hiçbir uyarıcıya...
Belki de
haberin yoktur ama ; beklemek bitirmiştir seni aslında...dayanamıyorsundur ki
bu araya girmiş yollara...dağlara...
Dört
duvar arasında yapayalnız kalmıssındır
sarılacağın
kimsen kalmamıstır yüreğinin samimiyetinde...
kokusunu
içine çekebileceğin o büyük yürek bir şarkı gibidir... çook uzaklardadır..
için
yanar kan ağlarsın bütün yaşları içine içine akıtırsın hıçkırıkların boğazına
dizilir kalır dışarı çıkartamazsın..
hep olduğu
gibi özlerken de beklerken de yalnızsın...
Dayanamazsınn...
Zor
birşey bu alışamazsın...
Zaten
alışmak için de uğraşmaz sınama hayata tutunmak zorundasın...
Özlemeyi
...tıpkı sevmeyi bildiğin gibi
bilmek
zorundasın...
severken
olduğu gibi özlemin getirdiği acıya da katlanacaksın...
Ve sonra
Özlemeye katlandığın gün Beklemeye dayanacaksın...
Sabırlı
olacaksın..
yüreğinin
Döneceğine inanmak zorundasın...
Yüreğinin
dönmesi için sabırlı olacaksın...
Sevdin....
Özledin...
ve Şimdi
Bekleme Vakti...
Bunu da
kaldıracaksın...
Yüreğin
dönecektir inanacaksın...
Yüreği güzel, sevgili Aysel'e değerli katkılarından dolayı en kalbi sevgi, saygı ve hürmetlerimi sunuyorum.
/  BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN. 
İyileştiren sevgilere dair
Hangi ilaç iyi gelir yürek yarasına,
Hangi merhem tüm kırılmışlıklarını onarır,
Hangi silgiler siler söz sıyrıklarını?
Özlemenin şifası var mıdır?
Ya hasretin?
İyileştiren sevgilere ihtiyacı
var insanın,
Özellikle de şimdi, bu yaşlarda.
Seni tüm zaaflarınla, hatalarınla kabul eden,
Tüm korkularınla bilen,
Hesapsızca ve sorgusuz,
Şartsız ve koşulsuz,
Bencilce olmayan,
“Benim”den önce senin olan,
Onaylamasa da kabul eden bir yumuşaklıkta,
Kalbinin içi kadar bir uzaklıkta,
Sonuçta değil süreçte iyi gelen,
İyileştiren sevgilere ihtiyacı
var insanın.
Düşüncesi bile gülümseten,
Omuzlarındaki tüm yüklerinden seni azad eden,
Keder değil yaşama sevinci veren,
Tüm yaralarını kendi bile fark etmeden saran,
İyileştiren, iyi gelen sevgilere
ihtiyacı var insanın.
Beklentileriyle
yormayan, fazla soru sormayan,
Yanında sen gibi sen olduğun,
Tüm yanlış bildiklerini unuttuğun,
Hiçbir hesap yapmadığın, yapamadığın,
İyi gelen, iyileştiren sevgilere ihtiyacı
var insanın.
Seni kalıplar
içine sıkıştırmayan,
Tüm kayıp taraflarını bakışlarıyla
bulduran,
En beceriksiz taraflarını,
Sevimli bir çocuğun yaramazlığı gibi görüp, Seni
sevmeye daha da sarılan,
İyileştiren, iyi gelen
sevgilere ihtiyacı var insanın.-
Banu YAŞAR
BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN. 
2009/9/22
İnsan
görmediği tanımadığı sadece sesini duyduğu birinin gönül gözüyle sevmesi ne
güzel bir sevgidir diye düşündüm. Sesinden yola çıkarak hayalinde, rüyalarında,
beyninde ve güzel yüreğinde besleyip büyüttüğü sevgiye saygı duymaktan başka ne
yapılabilir ki? Sevginin karşılıklı olup olmaması da önemli değil. Tek sözcükle
ifade, ben seviyorum ve sevgimi bil yeter diyorum. Sevginin mahsumiyetliğini
güzelliğini anlamak ve karşılık verememek te insanın içini acıtır herhalde.
Sevgiyi yaşamak bazen ağır gelir insana. Belki de seveyim derken üzüntülerin
yaşanacağının bilinmesindendir. Kalp kırmalarının olmasındandır. Ağırlık bundan
olsa gerek.
Evet demenin ağırlığı, hayır demenin hafifliği olmalı, insanı sevgileri
yaşamaktan alıkoyan. Belki de sevgiyi yaşarken yaşanacak depremler, yangınlar
ve gel-gitler ağırlıktır. Bir de bu insan sevgi yorgunuysa yaşadığı sevgi onu
yormuşsa ve taşıyamıyacak kadar güçsüz düşmüşse ağırlığın altında ezilmekten
korkmuştur belki de, kim bilir?
Her şeye rağmen gönül gözüyle sevilmek çok özel /çok güzel olsa gerek...
BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN. 
2009/9/18
Hallac-ı Mansur,
cezbe ve sekir halinde söylediği ve mazur bulunduğu Ene’l-Hak cümlesi yüzünden
idama mahkûm edilir. Onu asılacağı meydana getirdiklerinde etrafta mahşerî bir
kalabalık vardır. Hallac-ı Mansur darağacını görünce güler ve kalabalık
arasında gördüğü dostu Şibli’den seccade isteyerek iki rek’at namaz kılar.
Ardından şöyle duâ eder: “Allah ım burada senin dinin uğruna gayrete düşüp
beni öldürmek için toplananların suçlarını affet.”
Bu esnada kalabalık içinden özellikle düşmanları, fırsat bu fırsat diye
Hallac-ı Mansur’a taşlar atarlar. Hallac-ı Mansur bunlara ah bile demez hatta
tebessüm eder, ama dostu Şibli ağlayarak kırmızı bir gül atınca Hallac-ı Mansur
inler ve şöyle der: “Taş atanlar avam takımı, bilmiyorlar, halden
anlamazlar. Onların taşı bizi incitmez ama halden anlayan bir dostunattığı gül
bile bizi incitti, canımızı acıttı.”
İnsan hayata daha çok dostlarıyla, sevdikleriyle tutunur. Sevinçlerini onlarla
paylaşarak arttırırken, acılarını hüzünlerini yine onlarla paylaşarak azaltır.
Kişi, tanımadığı kimselerden bir kötülük, bir haksızlık gördüğünde çok
incinmez, en azından hayal kırıklığına uğramaz ama dostundan gördüğü küçük bir
eziyete bile katlanması çok zor olur.
Başkalarının, hakkında yanlış düşünmeleri insanı fazla üzmez, yıpratmaz; ama
sevdiği birisi, hakkında yanlış düşünürse, zarar verecek bir davranışta
bulunursa işte bu insanı üzer, incitir. O kişi sıradan biri değildir çünkü,
belki en zor günlerinde yanında olmasını beklediği insandır. Her şartta
desteğini umduğu, hayatta en çok güvendiği kimselerden biridir. Hani Temel
deniz kenarında yürürken elinde bir yılan taşıyormuş. “Neden elinde yılan
taşıyorsun?” diye sorulunca “Denize düşersem lâzım olabilir” cevabını vermiş…
İşte dostluk, denize düştüğümüzde yılana sarılmak zorunda kalmayışımızdır.
Elimizden tutup bizi çıkaracak birisini her zaman yanımızda bulabilmemizdir.
Dostun gönlü, dostuna karşı hassastır, çok şeyler bekler ondan… Bu yüzden insan
dostluk hukukuna çok dikkat etmelidir. Özellikle dostla hal ve harekete,
konuşmaya özen göstermek gerekir. Çünkü bazı sözler, keskin kılıç gibidir,
dostluğu keser, kalpte tedavisi zor yaralar açar, kalpteki muhabbet çiçeklerini
kurutur. Bazen yerinde olmayan gereksiz bir istek, küçük bir tavır veya söz
bile, çok büyük mutlulukların elden kaçırılmasına sebep olur.
Dostluk, fedakârlık ve emek ister. Her şeyi karşısındaki insandan bekleyerek
elde edilemez hakikî dostluklar. Dostluk; mutluluk, üzüntü, hastalık, sağlık,
darlık ve bollukta dostunun yanında olabilmektir.
Marifet iyi gün dostu olmak değildir. Sadece iyi gününde yanında olmak dostluk
da değildir zaten. Sahte dostluktur olsa olsa. Günümüzde ahlâkî bozulmanın
etkisi dostluklarda da gösteriyor kendisini maalesef. Artık menfaat hesapları
ortaya girince dostlar birbirlerine taş atmaktan bile çekinmiyorlar. Ve nice
pırlanta yürekli insanlar, çok önemsiz basit dünyevî meseleler uğruna
birbirlerinden ayrı düşüyorlar.
Hayatımızda kaç tane güzel dostumuz var acaba? Ya da tersinden soracak
olursak, şu kısa hayatta kaç kişi için gerçekten güzel bir dost, güzel bir
kardeş olabildik? Dostlarımıza, kardeşlerimize karşı hareketlerimize çok
dikkat edelim ve kalplerini kırdıysak hemen özür dilemeyi de asla ihmal
etmeyelim. Çünkü yarın özür dilemek için çok geç olabilir.
Ne mutlu İhlâs ve Uhuvvet anlayışının gereğini yerine getirebilenlere… Ne
mutlu şu kısa hayatta en yakın dost, en fedakâr arkadaş, en güzel takdir edici
yoldaş ve en civanmert kardeş olabilenlere…
Emrolundugun
gibi dosdogru ol..
BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN. 
2009/9/17

Seni
özlediğimde yüzümü dağlara dönerim ben. Sırtımı bir ırmağın akışına yaslarım. Kırgın ikindiler gelir, göğsüme batırır tırnağını bir
alıcı kuş. Taşlar susar, taşlardan suskun bir ağrı şakaklarımda. Ben beklerim, gözlerinde saklı şehrin kapılarından bir gün yine yalınayak, perişan girebilmek ümidiyle. Gurbet derim, kandan oyulmuştur her harfi. Sıla derim sonra, adınla başlayan bir hikâyenin vatanına. Uzağım, yaralıyım, yabanım, ne çıkar?
Sen bekle beni, gelmesem
de...
Bütün tebessümlerin altından sen çıkarsın, gözyaşlarımın dünyanın damarlarına karıştığı yerden sen. Gün
pılısını pırtısını toplayıp göçer dağların ardına, ben kalırım. Rüyadır, kovsan ayrılmaz kapından sana
varmanın umudu. Hayaldir, ellerinin alnıma dokunuşuyla koklayacağım deniz mavisi. Şiirlerini yağmura tutmuş bu adam, ağlayarak bir fotoğrafa yüz sürmenin kaydını mecnun diye tutan geceye kanına bandığı bir çevreyi gösterir. Ayrıyız, ateşim ve ellerim fırtınada. Giderayağım, kanamalıyım, yorgunum, ne çıkar?
Bekle beni, gelmesem de...
Hiç kimse böylesi bir sevdayı sırtına vurup, yarelenmedi. Hiç kimse, kanadına
yokluğunun sancısını nakışlayıp uçurmadı kuşlarını. Hiç kimse, gece başladığında ve ışık kuytulara saklanıp sessizce ağladığında, kalbini ben gibi kucaklamadı. Sevdimse verdiğin yürekle sevdim, bunun için azizdi yüreğim, bunun için senden başkasını alamayacak kadar müstesna. Öldümse verdiğin yürekle öldüm, katlimin salası önce sana ulaştı. Sordular elbet: Nasıl bilirdiniz?
Sen seslendin mi, bekleyip de gelmeyenine, ah sen, dedin mi ki: Yakardı!
Gittimse, baharın peşi sıra değil, senden ırak mevsimlerin delibozuk çığlıkları peşine takılarak gittim. Bilemedim 'hangi şehre inersem yar beni karşılar'. Simsiyah urganlara asılarak iniyor ruhumun kuyusuna zaman, dağılıyor, ağıt oluyor ayrılıktan yeşermiş kamışlar. Ne hoyrat ne ağır
bedeldir beklemek, yine de bekle beni aşkı utandırmamak için, bekle, gelmesem de...
Şehre herkes yakışıyor şimdi. İşportacı delikanlılar,
tuzu kuru tüccarlar, öğrenciler, dilenciler ve
yalancılar. Şehre bir ben yakışmıyorum. Çünkü, sensiz bir şehrin toprağında, ayak izim öksüz duruyor. Sensiz, penceremde gün ışığı mahzun.
Sanma ki yolcular sadece bavullarını alarak giderler bir şehirden. Giderken bana verdiğin güvercin ürkekliğini götürdüm, yağmur ferahlığını, kardelen cesaretini..
Kavuşmaya yüzümüz olsun diye,
ağlamadım. Unutmamaya
kavlimiz olsun diye, mahzun dokunmadım kirpiklerine. 'Sen ağlama kirpiklerin ıslanır', ağlama, bekle yalnızca, emanetlerini yerli yerine,
yani bakışlarını Zühre yıldızının
burcuna, sıcaklığını mezarımın başucuna ve aşkını hüzzam bir yağmurun
dudağına koymaya ahdetmiş bu adamı bekle, gelmesem de...
Adem Özbay
BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN. 
2009/9/11 Sen var ya sen, kapkara bir günde, ansızın yüz yüze geldiğin bir dost gülümsemesi gibisin
Hani, ya karşılık verirsin sevincine, gülümsersin; ya, dolmuşsundur, ne varsa bırakırsın omzunda, derdine ortak edersin!
Ne bileyim,
belki berbat bir gün geçirmişsindir, sıkmaktan sızlıyordur dişlerin,
cümle ilacın geçiremediği bir ağrı peydahlanmıştır başında; dost bir
yüz görür görmez; ya, unutursun yaşadıklarını, ya anlatırsın; bilirsin
dinleneceğini, avutulacağını.
Sen var ya sen; apansız kavuşmaların tatlı sarhoşluğu, kopuşların isyankar çığlığısın!
İşte, yağıyorsun yine!
Vücudumda bir kırıklık, ruhumda bir sıkıntı, yüreğimde sebepsiz bir sızı varken hem de!
Böyle
zamanlarda; ya toprağa uyup çıldırıyorum sevincimden, ya bulutlara
özenip kurtuluyorum yüklerimden?Artık eskisi gibi zorlanmıyorum
ağlarken; hele, caddelerde sular sellere karışırken hiç! Gökyüzü
ağlarken, okyanusta bir damla göz yaşlarım ve umurunda da değil senden
başka kimsenin!
Ay, yıldızlar,
hatta bulutlar bile yok ortalıkta; silik bir şehir, gri bir gökyüzü,
sinsi bir Sonbahar hüznü, ıslak bir rüzgar var!
Bu gece, ağlamaktan yana yapıyorum seçimimi, kötü bir gün geçirdim!
Belki, bir dostu
incittim bugün; Onu, beni sevdiği kadar sevmediğimi düşündü. Belki,
yüreğimden kara bir tren çıktı yolculuğa, umut yüklü? Ne elimde avcumda
kırıntısı, ne peşinden koşmaya takatim yoktu!.
Belki, ateşim vardır şu an, sadece sayıklıyorumdur. Üşümem de bu yüzdendir, hüzün değildir beni titreten!

Havada uçuşan
sarı yapraklar da üşüyor mudur? Onlar da kötü olmakla suçluyorlar mıdır
rüzgarı; yoksa iyi şeyler mi geçiyordur akıllarından, yapraklar düşünür
mü?
Bu gece, iyi bir
dost olamadım diye kızma sakın bana, iyi bir dost ol ve tut ellerimden;
bilmediğim yerlere savurmasın kötü rüzgar!
Bilmediğim yerlerde; tanımadığım insanlar, alışmadığım hüzünler, duymadığım yalanlar ve dostum olmayan yağmurlar var!
Gidersem, sakın suçlama beni; "direnmedi" deme ardımdan! Bil ki; ne ruhumu, ne yüreğimi teslim edemedim kolay kolay!

BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN. 
2009/9/7 FORMÜL ( + = ) =MUTLULUK
Bülent, avucunu açmış kendisine doğru elini uzatan adama ters ters baktı. Elli yaşlarında gösteren adam, görmeye alıştığı hırpani kıyafetli dilencilere benzemiyordu. Üzerindeki giysiler eski fakat temizdi. Eli yüzü temiz ve sağlıklı görünüyordu. "Sapa sağlam adam gidip çalışacağına dileniyor, belki benden daha zengindir" diye düşündü. Zaten canı çok sıkkındı, birde sinirlenmişti.
Alaycı bir ses tonuyla : - Ekmek parası mı istiyorsun ? diye sordu.
- Hayır çikolata parası lazım!
Bülent'in kızgınlığı şaşkınlığa döndü. Espri yeteneği olan dilencinin hali de başka oluyor diye düşündü.
- Niye siz ekmek bulamayınca çikolata mı yiyorsunuz?
- Hayır. Ekmek bulamadığımız günler genellikle bulgur pilavı yeriz, onu da bulamadıysak aç yatarız.
Bülent adamın ciddi mi konuştuğunu yoksa dalga mı geçtiğini anlayamamıştı.
- Bu gün karnınız doydu üstüne tatlı mı istedi canınız?
- Fakirin canı mı olur ki, tatlı istesin beyim.
- Bu bir kamera şakası mı yoksa sen iş bulamamış stendapçı mısın?
- Hiçbiri değil. Sadece fakirim. Bugün karımın doğum günü, ona çikolata götürmek istiyorum.
- Doğum gününde yaş pasta alınır bildiğim kadarıyla.
- O bizim için değil zenginler için. Otuz yıllık evliliğimiz boyunca ona bir kez bile yaş pasta alamadım. Ama her doğum gününde mutlaka çikolata götürdüm. Çikolatayı çok sever.
Adamın söyledikleri Bülent'in dikkatini çekmişti. O akşam karısıyla kavga etmiş, kapıyı çarpıp kendini sokağa atmıştı. Arabasına da binmemiş sahile kadar yürümüştü. Denizi seyretmek de onu rahatlatmamıştı. Oysa eskiden denizi seyrederken çok rahatlardı. Dalgalar sıkıntısını alıp götürürdü. Fakat karısının evde ağlıyor olduğunu bildiği için olsa gerek, hiçbir şey onu rahatlatmıyordu.
Dilenciyle konuşurken biraz kafası dağılmıştı. "Acaba söyledikleri gerçek mi, yoksa uyduruyor mu" diye düşündü.
- Cebinde bir çikolata alacak para yok mu şimdi?
Bülent'in sorusu üzerine adam ceplerini boşalttı, bir nüfus cüzdanından başka bir şey çıkmadı.
- Ben dilenci değilim. İşim yok. Günlük çalışırım, ne iş bulursam yaparım. Fakat bu gün bütün gün iş aradım, aksilik bu ya, hiçbir iş bulamadım.
Bülent oturduğu bankı işaret ederek yer gösterdi.
- Oturun biraz dertleşelim bari, dedi.
Adam çekingen çekingen oturdu yanına.
- Yokmu eşin dostun, borç alacak akraban?
- Fakirin akrabaları da fakir olur beyim. Bulurlarsa kendi karınlarını doyururlar.
- Dilenecek kadar çok mu seviyorsun karını ?
- Hem de çok seviyorum. Otuz yılımı aydınlattı o benim.
- Hımmmm. Aşk hem de otuz yıl süren aşk. Hayret doğrusu! Aşkın ömrü en fazla üç yıl diyorlar oysa. Sen otuz yıldan bahsediyorsun.
- Evet. Geçen yıllar sevgimi azaltmadığı gibi artırdı.
- Söyle o zaman nedir evlilikte mutluluğun sırrı? Söylediklerine bakılırsa sen mutluluğun formülünü bulmuş gibisin.
- Ben ilkokulu bile bitirmedim. Öyle formül falan bilmem.
- Formül dediysem kimya formülü sormuyorum canım. Bende altı yıllık evliyim. Sevdiğim kadınla evlendim, fakat mutlu değilim. Sürekli kavga ediyoruz. Daha iki saat önce kapıyı çarptım çıktım. Evimiz, arabamız, işimiz, gücümüz, her şeyimiz var, ama mutlu değiliz. Senin hiçbir şeyin yok, ama mutlusun. Para mı acaba bizi mutsuz eden?
- Hiçbir şeyim yok mu? Hayır benim her şeyim var. Benim karım her şeyim. Sevgilim, eşim, arkadaşım, hayat yoldaşım. Hayatımı paylaştığım insandan daha değerli ve daha önemli ne olabilir ki dünyada? Sizin ev, araba, iş diye her şey dediğiniz şeylerdir aslında hiçbir şey olan.
- Öyle deme, şu kadar varlığın içinde bile karım her şeyden şikayet ediyor. Bir de fakir olsam kim bilir ne olur?
- Altın tasın, kan kusana faydası yoktur beyim. Sen kadın ruhunu hiç anlamamışsın. Hiçbir kadın iyi bir evde oturduğu, hergün çeşit çeşit yiyecekler yediği için mutlu olmaz. Bir kadın, kocasının her şeyi olduğunu bildiğinde ancak mutlu olur.
- Sizin mutluluğunuzun sırrı bumu ?
- Olabilir. Ben karıma değerli şeyler alamıyorum ama ona benim için ne kadar değerli olduğunu hissettiriyorum. O da çok mutlu oluyor.
- Bir kadına değerli olduğunu nasıl hissettirilir?
- Küçük kızı severek.
- Küçük kız mı ? Hangi küçük kız ?
- Yaşı kaç olursa olsun her kadının içinde hiç büyümeyen bir küçük kız vardır. O kızı ne kadar çok sever, ne kadar çok mutu edersen, o kadını da o kadar mutlu edersin.
- Nasıl yani ?
- Küçük kız neleri sever, nelerden hoşlanır bir düşünün. Küçük kızlar hep beğenilmek, ilgi görmek isterler. Güzel olduklarını duymaya bayılırlar. Kendilerine prensesmiş gibi davranılmasını beklerler. Küçük kızlar hep prenses olmayı hayal ederler. Sürprizlerden hoşlanırlar. Biraz şımartılmak isterler. Sevilmek ve sevildiklerini hep duymak isterler. İltifata doymaz küçük kızlar. Öyle değil mi?
- Haklısın. Benim dört yaşımda bir kızım var. Adı Aylin. Her akşam boynuma sarılır "babacığım beni ne kadar seviyorsun?" diye sorar. Giysisini değiştirdiği zaman etrafımda "Baba güzel olmuş muyum?" diye sorar durur. Güzelsin demem de yetmez ona. " Harikasın prenses gibi olmuşsun" demeliyim. Dünyanın en güzel kızı demeliyim.
- İşte kadınlar bir ömür boyu bunu duymak isterler. Ben elli yaşındaki karıma böyle davranıyorum. Ömrümüz olurda seksen, doksan yıl da yaşarsak ben ona böyle davranmaya devam edeceğim. Ona "bebeğim" diye hitap ediyorum çok hoşuna gidiyor. "Bebeğim bana bir çay yapar mısın?" dediğimde çay yapmak için nasıl koşturduğunu görmelisiniz.
- Hiç kavga etmez misiniz siz?
- Kavga evliliğin tadı tuzu. Arada biz de tartışırız. Küsüp barışmanın tadı ayrıdır. Benim karım bir keçi kadar inatçıdır. Onunla barışmak için uğraşmak ayrı bir keyif verir bana.
- Benim eşim çok ciddi kadındır. Hiç küçük kız havası yok onda.
- Küçük kızlar büyüdükleri zaman artık sevgi, ilgi istemeye utanırlar. En ciddi yada en yaşlı kadının bile o küçük kız mutlaka vardır. Yeter ki sen o tatlı kızı sevindirmeyi, mutlu etmeyi bil. Ve o küçük kızı asla aldatma. Yoksa bir daha sana güvenmez ve ne yaparsan yap hep kuşkuyla bakar. Küçük kızlar hem çabuk mutlu olurlar hem de çabuk kırılırlar. Çok narindir onlar. Hoyrat elleri sevmezler. Yumuşak dokunuşları severler.
- Bu tavsiyeni deneyeceğim. Fakat her zaman yapabilir miyim bilmiyorum. Bazen işlerim çok yoğun oluyor o zaman eve çok yorgun gidiyorum.
- Bu sadece bir bahane. O küçük kızı mutlu etmek dünyanın en kolay işi. Çoğu zaman birkaç tatlı söz yeterli olur. Sen o küçük kızı mutlu ettiğinde karşılığını fazlasıyla alırsın. Artık o seni rahat ettirmek için elinden gelen gayreti gösterir. Karısı mutlu olmayan erkek mutlu olamaz. Mutlu olmak isteyen erkek önce hayat arkadaşını mutlu etmelidir. Düşünsene somurtkan, mutsuz, sürekli söylenen biriyle yolculuğa çıksan ne kadar mutlu olabilirsin.
- Haklısında bende bütün gün ailem için çalışıp yoruluyorum.
- Yine para, yine dış sebepler. Evet para önemli ve gerekli ama kadınlar para için erkekleri sevmezler. Para geçici mutluluklar verir. Kadınlar hediye almayı severler. Paran varsa hediye al tabi. Ama hediyeyle mutlu olmasını bekleme. Hediyenin yanına sevgini katmazsan hediyenin bir anlamı yoktur. Benim hiçbir zaman çok param olmadı. Günlük kazandım günlük yedik. Bazen aç kaldığımız günler oldu. Hiçbir zaman karımın kulaklarına altın küpe takamadım ama her zaman aşk sözleri fısıldadım. Hiçbir zaman boynuna pırlanta gerdanlık alamadım ama hep öpücüklerle sevdim boynunu. Hiçbir zaman ona ipek elbiseler giydiremedim ama kendi bedenimle ipek elbise gibi yumuşacık sardım bedenini ve mutlu ettim onu.
Adam ayağa kalktı.
- Bana müsaade, artık gitmeliyim, karım merak eder. Sende git evine küçük kızın gönlünü al, belki o küçük kız şimdi evde ağlayıp duruyordur.
- Bülent de ayağa kalktı. Kuvvetlice elini sıktı.
- Sizi tanıdığıma çok memnun oldum.
Elini bıraktı koluna girdi. Yolun karşısındaki pastaneyi gösterdi.
- Hadi gel eşin için şuradan çikolatalı pasta alalım, dedi.
Pastayı aldılar. Adam hayatında ilk defa karısına yaş pasta götürmenin mutluluğuyla, bin bir teşekkür ederek evginin yolunu tuttu. Bülent de pastanenin yanındaki manavdan karısının en sevdiği meyvelerden aldı.
Evine geldiğinde karısı şişmiş gözlerle mutfak masasında oturmuş su içiyordu. Bülent hiç konuşmadan meyveleri büyükçe bir tabağa döküp yıkadı., sonra eşinin önüne koydu.
- Bunlar dünyanın en şanslı meyveleri, dedi.
İnci hiç konuşmadı.
- Sorsana "niye" diye.
İnci kızgın kızgın:
- Niye? Diye sordu.
- Çünkü dünyanın en güzel ve en tatlı kadının midesine gidecek, dedi gayet ciddi bir ses tonuyla. İnci şaşırmıştı. Bir anda yüzünün ifadesi yumuşamıştı.
- Bunlar senin sevdiğin meyveler, senin için aldım.
- Hayret bir şey! Her zaman kendi sevdiğin meyveleri alırdın. Benim hangi meyveleri sevdiğimi iyi hatırlamışsın. Aslında bu beklediğim istediğim bir şeydi. "bak senin sevdiğin meyveleri aldım" Ama şimdi kıymeti yok. Çünkü sana çok kırgınım, meyve alarak gönlümü alamazsın.
- Özür dilerim seni kırdığım için.
Sonra Bülent yere diz çöktü.
- Cezam neyse razıyım. Ama bir tek şey istiyorum senden. Seni delice seven bu adamı senden mahrum etme.
- Bülent yere çömelmiş, boynu bükük bir vaziyette çok komik görünüyordu.
İnci kıkır kıkır gülmeye başladı.
- Affetmek o kadar kolay değil. Bakalım hangi cezalara katlanabileceksin, dedi.
Bülent işte o zaman ona muzip muzip bakan eşinin içinde sakladığı küçük kızı gördü.
Bundan sonra her şey daha farklı olacak diye düşündü...
Bir ufuk ki, ne Mecnun varabildi, ne Ferhad; Bir ufuk ki, ilahi sırrı bekleyen serhad...
HAYIRLA KALIN
BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN. 
KADIN  Çocukların tâlim ve terbiyesi, hânenin nizam, huzur ve âhengi adına insanlık mektebinin ilk hocası kadındır. Kadına yeni yeni yerler arandığı günümüzde bir kere daha, Kudret elinin ona bahşettiği bu müstesnâ mevkiin hatırlanması, bir kısım fuzûlî arayışları önleyeceği kanaatindeyiz. Namuslu, terbiyeli ve yuvasına bağlı bir kadının bulunduğu ev, Cennet köşelerinden bir köşedir ve orada duyulan seslerin, solukların hûri, gılman nağmesinden ve Kevser çağıltısından farkı yoktur. İnsan bazen, sûrî zînetinin altında ezilmiş herhangi bir kadını görünce, kendi kendine “acaba, kadının iç zîneti sayılan namus, iffet, fazilete de bu kadar değer veriyor mu?” diye düşünüyor. Kadını, meleklerden daha ulvî yapan ve onu eşsiz bir elmas hâline getiren, onun iç derinliği, iffet ve vakarıdır. İffeti hakkında söz söylenen kadın kalp bir para, vakarsız ise alay mevzuu bir kukladır ki, böylelerinin öldürücü atmosferlerinde ne sağlıklı yuvadan, ne de sıhhatli nesillerden bahsetmeye imkân yoktur. İç âlemiyle fazilete uyanmış bir kadın, bulunduğu hânede kristal bir âvizeye benzer. Onun her kıpırdanışında evin dört bir köşesinde ışıklar oynamaya başlar. Kendi ruh dünyasında karanlık düşüncelere teslim olmuş kadın kıyafetindeki talihsize gelince, o, öyle bir sis ve duman kaynağıdır ki, uğradığı her yeri kirletir geçer. Kadının, elinden düşürmeden daima okuyacağı tek kitap, içtimâî terbiye kitabıdır ki, henüz en mükemmeliyle yazıldığı söylenemez. Kendini nefsânî hevesâta salmış kadınları gördükçe, “kadının aklı kısadır” diyenleri çok müsamahalı görüyorum. Zannediyorum, böyle diyenler, günümüzde kadının reklâm mevzuu hâline getirildiğini görselerdi, diyecek şey bulamayacaklardı. Eskiler, “Kadının elinde iğne, mücâhidin elinde mızrak gibidir.” derlerdi. Doğrusu ben, bu sözde hiç de mübalâğa görmüyorum. Kadının başkaları için zevk metâı, eğlence mevzuu ve reklâm malzemesi olduğu devirler hiç de azımsanmayacak kadar çoktur. Bereket versin ki, bütün bu talihsiz dönemler, şimdiye kadar hep onun dirilip kendini yenilemesi ve özünü bulmasının başlangıcı olmuştur. Oğlana “mahdum”, kız çocuğuna da “kerîme” derlerdi ki, gözbebeği ile aynı mânâya gelen bu kelime, çok kıymetli, kıymetli olduğu kadar lüzumlu, lüzumlu olduğu kadar da en nazik bir uzvu bütün önemiyle ifâde etmektedir. “Eteğini tozdan-topraktan sakın.” deriz. Gözbebeği olan kadının ne kadar korunup kollanması lazım geldiğini, bilmem ki takdir edebiliyor muyuz? Faziletli kadının süsü, zîneti namus ve iffeti olduğu gibi, en şâyân-ı takdir ve hayranlıkla karşılanacak yanı da, içtimâî terbiyesi ve eşine karşı sadakatidir. İyi kadın, ağzında hikmet, ruhunda incelik ve letafet, davranışlarında herkese saygı ve hürmet telkin eden kadındır ki, âşina nazarlar onun bu mukaddes yanını sezerek, beşerî kaynaklı iç bulantılarını ibret ve tefekküre çevirirler. Bedenî hayatıyla gelişirken, kalb ve ruh tomurcuklarını inkişâf ettirememiş bir kadın, belli bir süre başlarda gezen çiçeklere benzese de, arkadan hemen solup gitmesi, yaprak yaprak dökülüp ayaklar altında çiğnenmesi kaçınılmazdır. Ebedîleşme yolunu bulamayanlar için ne hazin âkıbet..! Kadın, iğfal edilip çirkeflere düşürülmeyecek kadar muallâ bir cevherdir. Geleceğin ilme, irfâna, hakikata uyanmış talihli nesillerin, onu gözbebekleri gibi aziz tutacakları ümidimizi henüz yitirmedik... Bizim kadınımız, millî şeref ve necâbetimizin de en sağlam temel taşıdır. Upuzun ve şanlı geçmişimizin inşâsında onun hissesi, hiç de düşmanla yaka-paça olan mücâhitlerin hissesinden geri değildir. Kadınlık âlemi için hak ve hürriyet havarîliği yapanların çoğu, onu cismânî zevkleriyle coşturup, ruhunu hançerlemekten başka bir şey yapmamaktadırlar. Ruhunda olgunluğa ermiş bir kadının, yetiştirip arkada bıraktığı hayırlı halefleri sayesinde, yuvası devamlı bir buhurdanlık gibi tüter ve içlere inşirah veren râyihalar salar. İşte bu râyihaların esip durduğu uhrevî mekân, her türlü tarif ve tavsifin üstünde tam bir Cennet bahçesidir.  
Kalbini iman nurları, kafasını da ilim ve içtimâî terbiye ile aydınlatmış bir kadın, evini yeniden her gün inşâ ediyor gibi, ona yeni yeni güzellik buutları ekler. Sefih ve kendini bilmezlere gelince, mevcut yuvaları bile yıkıp harabeye, kasvetleştirip mezara çevirirler. Kadın, bulaşık bir kap, değersiz bir maden parçası olmadığı gibi, yeri de bulaşık kaplarının, maden parçalarının bulunduğu yer değildir. O, eşsiz bir pırlantadır ve mutlaka sedef kakmalı pırlanta kutularında korunmalıdır. Kadın, incelik, letafet ve hassasiyette müstesna bir yere sahiptir. O, bu hususiyetleriyle ancak kendi tabiat ve fıtratının çerçevesinde kaldığı sürece yuvasına, dolayısıyla da kendi toplumuna yararlı olabilir. Bugüne kadar feministlerin kadın adına ileri sürdükleri her teklif, onu hoyratlaştırıcı, küçük düşürücü ve tabiat deformasyonuna uğratıcı olmuştur. Oysaki kadın, varlık zincirinde çok önemli bir halkadır ve onun en ehemmiyetli yanı da, kendi fıtrat ve tabiatının sınırlarına saygılı kalmasındadır. FETHULLAH GÜLEN KADIN; ERKEĞİN KABURGASINDAN YARATILDI, AYAKLARINDAN YARATILMADI ! ÖYLE OLSAYDI EZİLİRDİ ! ÜSTÜN OLSUN DİYE BAŞINDAN DA YARATILMADI ! AMA GÖĞSÜNDEN YARATILDI, EŞİ OLSUN DİYE ! KOLUN BİRAZ ALTINDA KORUNSUN DİYE ! KALP HİZASINDA SEVİLSİN DİYE... HAYIRLA KALIN BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN. 
2009/9/6 Ben, sana ne söyleyebildim ki bunca zamandır? ..
Yağmur bırakmadan geçen bulutlar gibiydi zihnimdeki düşünceler;
dilime düşmeyen, sözcüklere dönüşmeyen! ..
Ben, sana ne söyleyebildim ki bunca zamandır? ..
Her zaman fazla oldu söyleyemediklerim, söyleyebildiklerimden! ..
Her zaman; bir bilinmez lisandaki çözülmez şiirleri koklayıp, hissettirmeye çalıştım sana...
Her zaman biraz daha zaman kolladım seslenmek için sana, ve her zaman hayıflandım;
Ben, sana ne söyleyebildim ki bunca zamandır? ..
Kendi karanlığında; güneşe görünmek için karar veren bir tohum gibiydim...
Zordu çıkmak gömüldüğüm çamurdan;
Ama güzeldi!..
Sen güzeldin ve ben, güzelleşiyordum seni düşündüğümde!..
Kendi karanlığında; güneşe görünmeye karar verip yeşillerini giyen bir tohum gibiydim...
Boyutları değişiyordu hayatımın...
Yani, değiştiren sendin boyutlarını hayatımın; büyüyordum, gelişiyordum, genişliyordum...
Söyleyebildiklerimden çoktu her zaman, söyleyemediklerim; bu yüzden kelimelerimin arası açılıyordu!..
Sığdıramadığım her duygu; iki kelimemin arasındaki boşlukta gizli...
O yüzden, yazdıkça parmaklarım,,, ve işte yine o yüzden söyledikçe dilim topallıyor!..
Toparlayamıyorum zihnimi...
Seni özlüyor, ve terliyorum özledikçe;
Seni koklamak için...
İçimdesin!
Muammer Erkul
BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN. 
|