RıZa BeRKaN's profiler.B.g. / " Sevgi, saygı ...PhotosBlogListsMore ![]() | Help |
|
9/27/2009 3 (üç) KıSSa (AL) DiLeDiĞiNCe HiSSe![]() I. Kıssa
II.
Kıssa
III.
Kıssa 9/7/2009 HİKAYE BU YA...
6/8/2009 CeHeNNeM'DeN GeLiYoRuM![]() Bir gün Behlül'ün üstü başı dağınık bir haldeydi. Her tarafı toz toprak içindeydi. Onu bu halde gören, uzun bir yolculuktan dönmüş zannederdi. Behlül Dana’nın manevi makamlar sahibi bir veli olduğunun farkında olmayan, onu sıradan bir meczup zanneden bazıları, onunla dalga geçmek ve eğlenmek kastıyla sordular: -Ey Behlül! Bu ne hal böyle! Nereden geliyorsun? Behlül'ün cevabi hiç de onların bekledikleri türden değildi: -Cehennemden geliyorum! Soruyu soranlar kendi kendilerine:"İşte yine deliliği tuttu, böyle cevap olur mu?" diyerek tekrar sordular. —Peki, cehennemde ne işin vardı? Behlül yine hiç istifini bozmadan ayni tavırla: -Ateş lazım oldu da onun için gitmiştim. —Peki, ateşi aldın mı bari? Behlül'ün cevabı müthişti: -Hayır maalesef ateşi alamadım. Cehennem bekçileri bana: "Sanıldığı gibi burada ateş bulunmaz, ateşi herkes dünyadan kendisi getirir." dediler. ![]()
6/3/2009 ÂLemLerin SuLtanına Kendini Sevdirmek![]()
Habib Baba, 4.Murad devrinin
gizli, kimsenin bilmediği Allah dostlarındandır. Yaşlıdır, fakirdir,
gariptir. Fakat Rabbinin katında da âlemlere denk bir değerin sahibidir.
5/28/2009 Haşere; temiz olmayan, sahipsiz yerlere dadanır.
Çocuklarımızın kalp selametini önemsemiyor, onları maddi-manevi yoksunluklarla baş başa bırakıyoruz ki gecemizi, gündüzümüzü korkulara bürüyen bunca musibet gelip buluyor bizi. Behlül Dânâ Hazretleri’ni tanır mısınız? Harun Reşid zamanında yaşamış, veliliğini delilikle gizlemeye çalışan bir Allah dostu. Bir gün para kesesi kayboluyor Hazret’in. Muhtemel yerlerde aramak yerine mezarlığa gidip beklemeye başlıyor. Bir hikmeti vardır mutlaka, diyor insanlar; ama yine de meraklarını yenemeyip soruyorlar: — Neden keseni bulabileceğin yerlerde aramıyorsun da kabristana geldin sipere yattın? Cevap, keseyi çalan hırsızı bile insafa getirecek cinstendir: — Hırsızı bulmak için bundan daha garantili bir yer mi var? Nasıl olsa buraya düşmeyecek mi? Büyük insanların her hâli örnek olur... Ama kime? Akıl ve irfan sahiplerine. Akıl ve irfan sahipleri kendilerine bir çocuğun davranışlarından bile önemli dersler çıkarırlar. Büyük veli, bu hareketiyle hem bize hem de suça, günaha meyledenlere ders vermek istiyor. Herkesin son menzili kara toprak olduktan sonra neden bu “ara mekân”ımızı karartıp zindana çevirelim? Günümüzde kapkaççılarla, hırsızlarla mücadele yöntemlerine bakmaz mısınız? “Asalım, keselim, linç edelim, hepsini toplayıp yakalım!” nidalarından geçilmiyor. “Yakalım!” dediklerinin sayısı almış başını yürümüş. Kimse bataklığı kurutmak peşinde değil. Suçluların sayısı bu kadar kabarmadayken biz neredeydik? Bu, kendi kendimize cezamız. Hırsızlar, yankesiciler bizim duyarsızlığımızı, “hayır”sızlığımızı, cezalandırıyor. Toplumun yardımlaşma ve nesil yetiştirme mekanizması inancımızın gereklerine göre işlemediği için can yakıcı hadiseler toplum selametini tehdit eder boyuta dayandı. ……….. Toplum manevi kimliği koruyup gözetme, düşkünün elinden tutma hasletleri taşımalı. Hadi, toplum her düşkünü, her fakiri, her çaresizi koruyup gözetsin, yardımlaşma mekanizmasını tam olarak işletsin bakalım ortalıkta bu kadar hırsız, arsız dolaşıp durur mu? Toplum toplumluğunu yaparsa hırsızın, arsızın da manevra alanı iyice daralır. Hırsızın, arsızın günümüzde işi bu kadar aleniyete dökmesi, maharetini ispatlar şekilde azgınlaşması toplumun kendi varlığını gözden geçirmesini gerektiriyor. Haşere; temiz olmayan, sahipsiz yerlere dadanır. Said TÜRKOĞLU
5/27/2009 EvLiLiKTe MuTLuLuĞuN SıRRı![]() Uzun değip vazgeçmeyin… Pişman olmayacaksınız… Bülent, avucunu açmış kendisine doğru elini uzatan adama ters ters baktı. - Hiçbiri değil. Sadece fakirim.. Bugün karımın doğum günü, ona çikolata götürmek istiyorum. - Doğum gününde yaş pasta alınır bildiğim kadarıyla. - O bizim için değil zenginler için. Otuz yıllık evliliğimiz boyunca ona bir kez bile yaş pasta alamadım ama her doğum gününde mutlaka çikolata götürdüm. Çikolatayı çok sever. Adamın söyledikleri Bülent'in dikkatini çekmişti. O akşam karısıyla kavga etmiş, kapıyı çarpıp kendini sokağa atmıştı. Arabasına da binmemiş sahile kadar yürümüştü. Denizi seyretmek de onu rahatlatmamıştı. Oysa eskiden denizi seyrederken çok rahatlardı. Dalgalar sıkıntısını alıp götürürdü. Fakat karısının evde ağlıyor olduğunu bildiği için olsa gerek, hiçbir şey onu rahatlatmıyordu. Dilenciyle konuşurken biraz kafası dağılmıştı. 'Acaba söyledikleri gerçek mi, yoksa uyduruyor mu' diye düşündü. - Cebinde bir çikolata alacak para yok mu şimdi? Bülent'in sorusu üzerine adam ceplerini boşalttı, bir nüfus cüzdanından başka bir şey çıkmadı. - Ben dilenci değilim. İşim yok. Günlük çalışırım, ne iş bulursam yaparım. Fakat bu gün bütün gün iş aradım, aksilik bu ya, hiçbir iş bulamadım. Bülent oturduğu bankı işaret ederek yer gösterdi. - Oturun biraz dertleşelim bari, dedi. Adam çekingen çekingen oturdu yanına. - Yokmu eşin dostun, borç alacak akraban? - Fakirin akrabaları da fakir olur beyim. Bulurlarsa kendi karınlarını doyururlar. - Dilenecek kadar çok mu seviyorsun karını? - Hem de çok seviyorum. Otuz yılımı aydınlattı o benim. - Hımmmm. Aşk hem de otuz yıl süren aşk. Hayret doğrusu! Aşkın ömrü en fazla üç yıl diyorlar oysa. Sen otuz yıldan bahsediyorsun. - Evet. Geçen yıllar sevgimi azaltmadığı gibi artırdı. - Söyle o zaman nedir evlilikte mutluluğun sırrı? Söylediklerine bakılırsa sen mutluluğun formülünü bulmuş gibisin. - Ben ilkokulu bile bitirmedim. Öyle formül falan bilmem. - Formül dediysem kimya formülü sormuyorum canım. Bende altı yıllık evliyim. Sevdiğim kadınla evlendim, fakat mutlu değilim. Sürekli kavga ediyoruz. Daha iki saat önce kapıyı çarpıp çıktım. Evimiz, arabamız, işimiz, gücümüz, her şeyimiz var, ama mutlu değiliz. Senin hiçbir şeyin yok, ama mutlusun. Para mı acaba bizi mutsuz eden? - Hiç bir şeyim yok mu? Hayır benim her şeyim var. Benim karım her şeyim. Sevgilim, eşim, arkadaşım, hayat yoldaşım. Hayatımı paylaştığım insandan daha değerli ve daha önemli ne olabilir ki dünyada? Sizin ev, araba, iş diye her şey dediğiniz şeylerdir aslında hiçbir şey olan. - Öyle deme, şu kadar varlığın içinde bile karım her şeyden şikayet ediyor. Bir de fakir olsam kim bilir ne olur? - Altın tasın, kan kusana faydası yoktur beyim. Sen kadın ruhunu hiç anlamamışsın. Hiçbir kadın iyi bir evde oturduğu, her gün çeşit çeşit yiyecekler yediği için mutlu olmaz. Bir kadın, kocasının her şeyi olduğunu bildiğinde ancak mutlu olur. - Sizin mutluluğunuzun sırrı bumu? - Olabilir. Ben karıma değerli şeyler alamıyorum ama ona benim için ne kadar değerli olduğunu hissettiriyorum. O da çok mutlu oluyor. - Bir kadına değerli olduğunu nasıl hissettirilir? - Küçük kızı severek. - Küçük kız mı ? Hangi küçük kız ? - Yaşı kaç olursa olsun her kadının içinde hiç büyümeyen bir küçük kız vardır. O kızı ne kadar çok sever, ne kadar çok mutlu edersen, o kadını da o kadar mutlu edersin. - Nasıl yani? - Küçük kız neleri sever, nelerden hoşlanır bir düşünün. Küçük kızlar hep beğenilmek, ilgi görmek isterler. Güzel olduklarını duymaya bayılırlar. Kendilerine prensesmiş gibi davranılmasını beklerler. Küçük kızlar hep prenses olmayı hayal ederler. Sürprizlerden hoşlanırlar. Biraz şımartılmak isterler. Sevilmek ve sevildiklerini hep duymak isterler. İltifata doymaz küçük kızlar. Öyle değil mi? - Haklısın. Benim dört yaşımda bir kızım var. Adı Aylin. Her akşam boynuma sarılır 'babacığım beni ne kadar seviyorsun?' diye sorar. Giysisini değiştirdiği zaman etrafımda 'Baba güzel olmuş muyum?' diye sorar durur. Güzelsin demem de yetmez ona. ' Harikasın prenses gibi olmuşsun' demeliyim. Dünyanın en güzel kızı demeliyim.. - İşte kadınlar bir ömür boyu bunu duymak isterler. Ben elli yaşındaki karıma böyle davranıyorum. Ömrümüz olurda seksen, doksan yıl da yaşarsak ben ona böyle davranmaya devam edeceğim. - Hiç kavga etmez misiniz siz? - Kavga evliliğin tadı tuzu. Arada biz de tartışırız. Küsüp barışmanın tadı ayrıdır. Benim karım bir keçi kadar inatçıdır. Onunla barışmak için uğraşmak ayrı bir keyif verir bana. - Benim eşim çok ciddi kadındır. Hiç küçük kız havası yok onda. - Küçük kızlar büyüdükleri zaman artık sevgi, ilgi istemeye utanırlar. En ciddi yada en yaşlı kadının bile içinde o küçük kız mutlaka vardır. Yeter ki sen o tatlı kızı sevindirmeyi, mutlu etmeyi bil. Ve o küçük kızı asla aldatma. Yoksa bir daha sana güvenmez ve ne yaparsan yap hep kuşkuyla bakar.Küçük kızlar hem çabuk mutlu olurlar hem de çabuk kırılırlar. Çok narindir onlar. Hoyrat elleri sevmezler. Yumuşak dokunuşları severler. - Bu tavsiyeni deneyeceğim. Fakat her zaman yapabilir miyim bilmiyorum. Bazen işlerim çok yoğun oluyor o zaman eve çok yorgun gidiyorum. - Bu sadece bir bahane. O küçük kızı mutlu etmek dünyanın en kolay işi. Çoğu zaman birkaç tatlı söz yeterli olur.. Sen o küçük kızı mutlu ettiğinde karşılığını fazlasıyla alırsın. Artık o seni rahat ettirmek için elinden gelen gayreti gösterir. Karısı mutlu olmayan erkek mutlu olamaz. Mutlu olmak isteyen erkek önce hayat arkadaşını mutlu etmelidir. Düşünsene somurtkan, mutsuz, sürekli söylenen biriyle yolculuğa çıksan ne kadar mutlu olabilirsin. - Haklısında bende bütün gün ailem için çalışıp yoruluyorum. - Yine para, yine dış sebepler. Evet para önemli ve gerekli ama kadınlar para için erkekleri sevmezler. Para geçici mutluluklar verir. Kadınlar hediye almayı severler. Paran varsa hediye al tabi. Ama hediyeyle mutlu olmasını bekleme. Hediyenin yanına sevgini katmazsan hediyenin bir anlamı yoktur. Benim hiçbir zaman çok param olmadı. Günlük kazandım günlük yedik. Bazen aç kaldığımız günler oldu.Hiçbir zaman karımın kulaklarına altın küpe takamadım ama her zaman aşk sözleri fısıldadım. Hiçbir zaman boynuna pırlanta gerdanlık alamadım ama hep öpücüklerle sevdim boynunu. Hiçbir zaman ona ipek elbiseler giydiremedim ama kendi bedenimle ipek elbise gibi yumuşacık sardım bedenini ve mutlu ettim onu. Adam ayağa kalktı. - Bana müsaade, artık gitmeliyim, karım merak eder. Sen de git evine küçük kızın gönlünü al, belki o küçük kız şimdi evde ağlayıp duruyordur. - Bülent de ayağa kalktı. Kuvvetlice elini sıktı. - Sizi tanıdığıma çok memnun oldum. Elini bıraktı koluna girdi. Yolun karşısındaki pastaneyi gösterdi. - Hadi gel eşin için şuradan çikolatalı pasta alalım, dedi. Pastayı aldılar. Adam hayatında ilk defa karısına yaş pasta götürmenin mutluluğuyla, bin bir teşekkür ederek evinin yolunu tuttu. Bülent de pastanenin yanındaki manavdan karısının en sevdiği meyvelerden aldı. Evine geldiğinde karısı şişmiş gözlerle mutfak masasında oturmuş su içiyordu. Bülent hiç konuşmadan meyveleri büyükçe bir tabağa döküp yıkadı, sonra eşinin önüne koydu. - Bunlar dünyanın en şanslı meyveleri, dedi. İnci hiç konuşmadı. - Sorsana 'niye' diye. İnci kızgın kızgın: - Niye? Diye sordu. - Çünkü dünyanın en güzel ve en tatlı kadının midesine gidecek, dedi gayet ciddi bir ses tonuyla. İnci şaşırmıştı. Bir anda yüzünün ifadesi yumuşamıştı. - Bunlar senin sevdiğin meyveler, senin için aldım. - Hayret bir şey! Her zaman kendi sevdiğin meyveleri alırdın. Benim hangi meyveleri sevdiğimi iyi hatırlamışsın. Aslında bu beklediğim istediğim bir şeydi. 'bak senin sevdiğin meyveleri aldım'Ama şimdi kıymeti yok. Çünkü sana çok kırgınım, meyve alarak gönlümü alamazsın. - Özür dilerim seni kırdığım için. Sonra Bülent yere diz çöktü. - Cezam neyse razıyım. Ama bir tek şey istiyorum senden. Seni delice sevenbu adamı senden mahrum etme. - Bülent yere çömelmiş, boynu bükük bir vaziyette çok komik görünüyordu. İnci kıkır kıkır gülmeye başladı. - Affetmek o kadar kolay değil. Bakalım hangi cezalara katlanabileceksin,dedi. Bülent işte o zaman ona muzip muzip bakan eşinin içinde sakladığı küçük kızı gördü . Bundan sonra her şey daha farklı olacak diye düşündü. BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN. Hakikî âşık odur ki, sevdiği uğruna kalbi dursun!![]() Hani derler ya, "kıssalarda
fasıl değil asıl önemlidir." Böyle bir hadise olmuş ya da olmamış,
önemli olan bir pay çıkarmaktır. Bizleri yoktan var eden, sonsuz nimetlerle
perverde eden asıl sultanımız kimdir? Hz. Allah (c.c)'dır. Bir cuma günü Koca Yavuz çadırdan çıktıktan sonra kadın, bir tanıdığına yazdırdığı kâğıdı, sultanın yastığının yanına iliştiriverir. Kâğıtta; ‘Derdi olan neylesin?’ yazmaktadır. Yavuz Sultan, gece istirahatına çekildiğinde yastığının yanında bulduğu kâğıtta yazılı bu ümitsiz cümleye, bir karşılık yazıp yastığının altına bırakır. Kadıncağız sabah, ‘Acaba sultan cevap yazdı mı?’ heyecanıyla -belki de biraz ümitle- yastığın altına bakar ve kâğıdının arkasına bir şeyler yazılmış olduğunu görür. Sırdaşına okuttuğu bu notta, ‘Derdi olan söylesin!’ yazmaktadır. Kadıncağız en azından derdini anlatabileceği düşüncesiyle biraz da olsa sevinir, ümitlenir bu cümleyle. Fakat padişahın celâdeti onu korkutmaktadır. ‘Şîrlerin pençe-i kahrında lerzân olduğu’ Koca Yavuz’a böyle bir şey söylemek kolay mıdır ki?!.. Bu defa kadın, ‘Korkuyorsa neylesin?’ yazılı bir kâğıt bırakır sultanın yastığının altına ve ertesi günü sabırsızlıkla bekler. Ertesi sabah yine yastığın altına heyecanla bakar; sultanın kaleminden çıkan, ‘Hiç korkmasın, söylesin!’ yazısını görünce kadının ümidi biraz daha artmıştır. Hiç olmazsa kendini yakıp kavuran derdini söyleyecek, kabul görmese de, derdinden hiç olmazsa bir nebze olsun kurtulacaktır. Kadıncağız bütün cesaretini toplayıp akşam sultanın gelme vaktinde çadırın girişinde bekler. Birazdan Koca Yavuz, bütün haşmetiyle görünür; hâlinden, duruşundan kadının kendisine bir şeyler söylemek istediğini fark eder: ‘Söyle!’ der kadına. Edeble el-pençe duran kadın titremeye başlar ve dizlerinin bağı çözülür. Padişah gür sesiyle ikinci defa ‘Söyle!’ deyince, kadın, heyecanından sadece; ‘Efendim!’ der ve gerisini getiremez; Koca Sultan’ın celâdetinden duyduğu heyecanla yere yığılır ve ruhunu oracıkta Rabb’ine teslim eder. Herkesi bir telâş ve heyecan sarsa da, gözler Koca Yavuz’dadır. Meseleyi günlerdir hisseden Yavuz’un bu tablo karşısında yüreği yanar, gözleri dolar ve şöyle der: ‘Hakikî âşık odur ki, sevdiği uğruna kalbi dursun!' ![]() BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN. 5/20/2009 GöNüL MeSCiDi![]() Akıllı, faziletli, irfanlı bir genç, bir şeyhin yanında konakladı. Onun yükünü, eşyasını aldılar ve kendisini bir dergâhta misafir ettiler. Misafirlik müddeti bittikten sonra Şeyh Efendi, o gence: *-Şu mescit tozlanmış, her tarafında çer-çöp toplanmış. Burayı güzelce sil süpür, temizle!..* dedi. Genç misafir, bu sözü işitince hemen orayı terk etti. Bir daha yüzünü gören olmadı. Bu gencin, kendisinden hizmet istenmesi üzerine apar-topar oradan ayrılması insanların dedikodusuna sebep oldu. Kimi onun hizmetten kaçtığını, kimi ise onun, elinden hiçbir iş gelmeyecek kadar beceriksiz olduğunu söylüyordu. Günün birinde Şeyh Efendinin müridlerinden birisi, yolda o genç misafirle karşılaştı: *-Arkadaş! İyi düşünmedin ve doğru bir iş yapmadın! Sen misafir olarak kaldığın müddetçe elimizin, başımızın üstündeydin. Sana ne oldu ki, ufacık bir yerin temizliği istendiğinde kaçıp gittin. Ey kendini beğenmiş genç, bilmiyor musun ki; insanlar hizmet ede ede yükselir ve bir mevkî sâhibi olurlar!..* dedi. Genç yolcu yana yakıla ağladı, inledi ve: *-Ey canlar besleyen, gönüllere sürûr veren dostum! Emri aldığım gibi temizlemek için mescide gittim. Baktım ki mescitte toz toprak yok, tertemiz. O yerde bir kirli varsa, o da bendim, benim gönül mescidimdi. Ve artık oraya bir daha uğrayamadım. Çünkü gönül mescidini temiz tutmak lâzımdır!* dedi. * * * Tasavvuf yoluna intisab eden her insan, kendi kusurunu görmeli, tevâzûya bürünmelidir. Meyveli dal, başını aşağı tuttuğu gibi, akıllı insan da mütevâzî olur. Yücelik istersen, tevâzûyu seç! Çünkü yücelik makamına çıkmak için, tevâzûdan başka merdiven yoktur. Ey insan! Cenâb-ı Hak seni topraktan yaratmıştır. Toprak gibi mütevâzî ol. Madem ki topraktan yaratıldın; ateş gibi hırslı, cihânı yakıcı, inatçı olma!.. Korkunç ateş baş çekti, yükseldi, sivrildi. Toprak ise mütevâzî oldu. Ateş yükseldiği için (kibirlendiği için) ondan şeytan yaratıldı. Toprak tevâzû gösterdiği için, ondan Âdem yaratıldı. İNCİNİN VARLIĞI Bir buluttan deniz üzerine bir damla düştü. Damla, denizin genişliğini görünce utandı. Kendi kendine: *-Deniz varken ben kim oluyorum. Eğer o var ise, doğrusu, ben yok sayılırım!* dedi. Damla küçüklüğünün farkında olduğu için, sedef onu bağrına bastı, naz ile besledi. Kader o damlayı öyle yükseltti ki, padişahların taçlarına lâyık inci oldu. Damla kendini bildiği için yücelik buldu. HAZRET-İ ALİ'NİN TEVÂZUU Birisi müşkil bir meselenin halli için Hazret-i Ali'ye mürâcaat etti. Şehirler fetheden, düşmanları hezîmete uğratan, müslümanların halîfesi Hazret-i Ali o husustaki bilgi ve düşüncesini söyledi. O mecliste hazır bulunan bir şahıs, Hazret-i Ali'nin cevâbına îtiraz ile: *-Ya Ebe'l-Hasen! Bu suâlin cevâbı buyurduğunuz vechile değildir.* dedi. O şahsın îtirazına, Hazret-i Ali incinmedi ve o şahsa hitâben: *-Pekâlâ. Daha iyi bir hâl çaresi bilirsen söyle.* dedi. Bunun üzerine o şahıs bildiğini söyledi. Rey ve görüşü yerli yerindeydi, meseleyi pek güzel halletti. Şah-ı Merdan Hazret-i Ali, o şahsın cevabını pek beğendi ve orada bulunan cemaate hitap ile: *-Ben yanılmışım!.. Yanılmamak, insanların fevkinde olan Allah'a mahsustur. Bu zât daha iyi cevap buldu, daha doğru söyledi!* dedi. Hakkı söylemek kadar hakkı kabûl etmek de bir fazîlettir. * * * Arkadaş! Kimin başında büyüklük, benlik varsa onun Hakkı-hakikati dinleyeceğini zannetme. Böyle benlik sahibi kimseler ilimden usanır; nasihatten arlanırlar. Evet ne kadar yağmur yağsa, taş üzerinde gelincik çiçeği bitmez. Eğer sende fazîlet denizinin incileri varsa, haydi, kibirden, benlikten âzâde olan kimselerin ayaklarına dök. Görmez misin ki gül, bir mahviyet içerisinde evvelâ toprağın bağrında tevâzû libâsını giyer ve Cenâb-ı Hakk'ın lütfuyla çiçeklerin şâhı olur. Kendisini büyük gören ise, kendi kılıcıyla târumâr olur. Tuba ÇINAR
BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN. 4/27/2009 HaYaTa DaiR BeŞ KıSSa SüPeR HiSSe![]() Birinci
Ders: ![]() İkinci
Ders :
![]() Üçüncü
Ders : ![]()
Dördüncü
Ders : ![]()
Beşinci
Ders : BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN. 2/9/2009 ÇıKarSıZ SeVGi![]() Bir gün, oldukça hasta olan adam
tekerlekli sandalyeyle, cam kenarındaki bir yatakta yatan başka bir hastanın bulunduğu hastane odasına getirilir. İki hasta arkadaş olduktan sonra,cam kenarında yatan hasta saatlerce pencereden dışarısını seyredip yatalak arkadaşına çevrede olup bitenleri anlatır .Bazı günler hastanenin karşısındaki parkta ağaçların ne kadar güzel göründüğünü ve rüzgarda nasıl dans ettiklerini anlatır.Bazı günler de, hastanenin etrafında yürüyen insanların neler yaptıklarını anlatarak arkadaşını eğlendirir. Ancak zaman geçtikçe, yatalak hasta, arkadaşının ona anlattığı güzellikleri bizzat kendi göremediğinden dolayı hayal kırıklığı yaşamaya başlar. Gitgide ondan hoşlanmamaya başlar, nihayetinde de ondan iyice nefret eder.
Bir gece kötü bir öksürük krizi esnasında cam kenarında yatan hastanın nefesi
tıkanır. BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN. 1/31/2009 EN DeĞeRLi ARMaĞaN![]()
KAF DAĞI’NIN da ötesindeki masal ülkelerinden birinde, harikalar diyarının kraliçesinin bir bebeği olmuş. Harikalar diyarının koruyucuları olan periler ve periler prensesi, küçük bebeğin beşiğinin etrafına birikmişler. Kraliçe etrafındaki perilere dönerek şöyle demiş: “Bu küçük bebeğe en değerli olduğunu düşündüğünüz şeyleri hediye edin!” Birinci peri uyuyan bebeğe eğilip şöyle demiş: “Ben sihirli gücümle sana görenin hayran kalacağı bir güzellik armağan ediyorum. Göz kamaştıracaksın!” İkinci peri şöyle demiş: “Sana öyle güzel ve derin mavi gözler armağan ediyorum ki, gördüğünü anlayacak, seni göreni büyüleyeceksin.” Üçüncü periye gelmiş sıra: “Selvi boylu olacaksın. Senden daha narin bedenli kız olmayacak bu dünyada.” Dördüncü peri eğilmiş beşiğe: “Çok zengin olacaksın. Hiçbir sıkıntın olmayacak.” Periler prensesi, düşüncelere dalmış: “İnsanların güzelliği geçicidir. Gözlerin, yüzün, vücudun güzelliği çiçeklere benzer. Yaşlanınca geçiverir. Zamanla rüzgâr en biçimli palmiyeleri bile çarpıtır. İnsanlar, zenginliğini kendilerine dağıtmayanlardan nefret eder; hepsini dağıtırsa, kendisi de fakir olur.” Bu düşünceler içinde: “Sizin şimdiye kadar bu bebeğe verdikleriniz çok kalıcı olmadı bence” demiş. Periler: “Peki ama başka ne verebilirdik ki?” diye sormuşlar. Periler prensesi: “Ben ona iyiliği bırakıyorum,” demiş. “Güneşin ne kadar mükemmel ve sıcak olduğunu bilirsiniz, ama onun ısıtacak toprağı olmasa sıcak bir kayadan ne farkı kalır? Kalbin saçtığı iyilik de güneş ışığı gibidir; hayat verir. İyiliğin olmadığı güzellik, kokusu olmayan çiçek gibidir. İyiliğin olmadığı zenginlik, bencillikten farksızdır. İyiliğin olmadığı aşk yok eder, kavurur. Sizlerin armağanları geçiciydi, iyilik ise kalıcıdır. Sonsuz bir kuyuya benzer. Ne kadar çok su çekersen, o kadar çok sulu olur, o kadar bereketli fışkırır. İyilik, dünyada tek tükenmeyen şeydir.” Sonra, periler prensesi uyuyan bebeğe doğru eğilmiş ve dua etmiş:
“Kalbin sıcak olsun küçük bebek, iyi ol!” —Polonya halk hikâyesi BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.![]() 11/25/2008 öLüYLe RöPoRTaJ - [ Olur mu demeyin buyrun okuyun ] Gece bütün karanlığı ile bastırmış, şehirler yer yer aydınlık... Lambalar, ah bu lambalar, yolsuz insanlara yol gösteren lambalar. "Zulmetle ayrılık bestesi yazan'lara ışık tutan lambalar... Ölülerin ışığa değil, nura ihtiyaçları var. Bu sebeple mezarlıklar karanlık mı karanlık. Karanlığın yorganını başıma çektim, ölüyle sırdaş oldum. - Selamün aleyküm ya ehl-i kubur. - Aleykümselam ya ehl-i dünya! - Bizde "dinle alâkası olmayanlar"a ehl-i dünya denir, biz ise ehl-i diyanetiz. - Yani dünyadasınız... - Orası öyle, âhiretten bakınca dünyayı nasıl görüyorsunuz? Ölü, burada biraz dalgın dalgın düşündü, parmağıyla çenesini hafifçe kaşıdı: - Dünya bir okulmuş, orada tahsil yapmalıymışız, ALLAH'ı sıfatlarıyla öğrenmeliymişiz... ALLAH'ın hakimiyetim anlamalıymışız, Cennet'e lâyık bir hal almalıymışız... - Bunu yapanlar da var, yapmayanlar da... Elini salladı: - Yapmayanları bir yana bırak. Yapanlar da, ya anlar, ya anlamaz... - Anlamadım. - Okula yeni giden bile elektrikten haberdardır, fakat elektriği anlamış mıdır? Bunu anlamaya lise bile yetmez, fakülte gereklidir. - Yani sizce iman etmek, Müslüman olmak yetmez mi? - İman etmek, ağaçların çiçek açmasına benzer. Akasyalar, hatmiler, zakkum da çiçek açar amma meyve vermez. Meyve vermeyen ağaçları odun diye yakarlar, kereste diye kullanırlar Müslüman'ın meyvesi ibadetleridir, ibadet etmeyen müslüman meyve vermeyen meyve ağacına benzer. Onu da ya kereste gibi keser biçerler, veya odun gibi yakarlar. Müslümanlarin başına gelen felaketlerin sebebi budur. Meyve verenler de iki ye ayrılır, kimisi ahlat gibi olup, yenmez, kimisi armut gibidir, yenir. Yenen armut, bitki makamından insan makamına ulaşır. İnsan tekamül etmek için dünyaya gönderilmiştir, bu da İslâmiyet'i yaşamakla olur. - Sizce dünya nedir? - İnsan uzun bir yolculuğa çıkmış bir yaratık. Yolunun bir yerinde mola veriyor, işte burası dünyadır. - Peki, siz Ölümü bizzat yaşadınız, nedir bu ölüm? Güldü: - Mola yerinden kalkıp, yola devam etmek... - Ölü bir insan yola nasıl devam eder? Yüzüme manâlı manâlı-baktı, acı acı güldü: - Dedim ya: Biz uzun bir yolculuğa çıkmışız. Yüzlerce sene evvel bir başka alemdeymişiz, orada ölüp, annemizin vücudunda dirilmişiz... Bakınız: Başka alemlerde insanız, annemizin vücudunda yine insanız; amma bambaşka... Dünya da daha başka. Demek ölmek, yok olmak değil, şekil, yer değiştirmek, hayatın, bir şeklinden diğerine geçmektir. - Amma mezar... Bana acır gibi baktı: - Fizikte okudunuz; madde, enerjinin pekiştirilmiş (yoğunlaşmış) şeklidir. Enerji ise ALLAH'ın hayat sıfatının bir nevi tecellisi.... Mezarın maddesine- bakma, ondaki enerjiyi, yani sizin tabirinizle atomları, elektronları gör, o kapıdan gir ve hayat sıfatının çeşitli tecellileri üzerinde dolaş! - Peki, öldün ne oldu?' - Bir anlık bir karanlık, sonra kapılar açıldı, bir bambaşka aleme çıktım. Bir baktım yanımdaki dövünüyor: "Neden inanmadım?" diye. Meğer bu adam ahirete inanmazmış, görünce pişmanlığın bini bir para... Beni de büyük bir pişmanlık bastı, çünkü ahirette herşey çok açık görülüyor. Dünyada imanın esasları ne kadar nazarı ise burada o kadar açık, o kadar tatbiki... - Kabir azabı, Cehennem falan? - O pişmanlık ateşi hepsini bastırıyor. ALLAH'ın ihsan ettiği nimetler, insanların nankörlüğü... Bu mahcubiyet, en büyük ateş. - Bana ve okuyucularıma bir tavsiyen var mı? Yüzüme ters ters baktı, azarlarcasma: - Böyle bir soruyu sorduğun İçin tevbe istiğfar et. ALLAH'ın Kur'an'da anlatıkları, Peygamber'in sünnetleri size yetmiyormu ki, bir de bizden tavsiye veya öğüt istiyorsunuz? O zaman anladım ki gaflet yorganı karanlıktan daha kalınmış, ölüden izin isteyerek, mezarların diriliğinden şehirlerin ölülüğüne geçtim ve kimsesiz sokaklarda yürüyordum... Hekimoğlu İsmail 11/19/2008 KaDeRiNiZ ve YoLuNuZ AÇıK oLSuN, HaYaT aCeLe eTMeYe GeLMeZ.![]() Yıllar önce, çok uzaklarda bir adam
varmış. Bu adam çalışmak amacıyla çok uzaklara gitmiş ve yıllarca çalışmış.
Sonunda memleketine dönme zamanı gelmiş. Bu çalışma sürecinde toplam 3000 akçe
biriktirmiş ve evinin yolunu tutmuş. Evine doğru giderken yolu büyük bir şehirden
geçmiş. Yolda yürürken köşe başında birisi: KADERİNİZ ve YOLUNUZ AÇIK OLSUN, HAYAT ACELE ETMEYE GELMEZ. 11/11/2008 KeNDiNi VaZGeÇiLMeZ Mi SaNDıN ?![]() Bir gün bir doktora, gerginlik ve tedirginlikten şikâyetçi olan bir hasta gelmiş. Yapması gereken çok işinin bulunduğunu; fakat kendisinin rahatsız, işlerin ise beklemeye tahammülü olmadığını söylemiş. Doktor, Bu işleri başka biri yapamaz mı? Ya da bir başkası size yardımcı olamaz mı? Diye sormuş. Adam, Onları yalnız ben yapabilirim; bütün işler bana bakıyor! Diye cevap vermiş. Doktor, Sana bir reçete vereceğim. Bu reçeteyi aynen tatbik etmen gerekiyor! Diyerek, yazıp eline vermiş. Adam reçeteyi eline alıp baktığında, hayretler içinde kalmış. Reçetede, Her gün en az iki saat işi bırakıp yürüyüş yapacaksın ve her haftanın yarım gününü bir mezarlıkta geçireceksin yazıyormuş. Hasta adam; Yürüyüşü anladık ama neden mezarlık? Diye sormuş. Doktor, Oraya gidip mezar taşlarına bakmanı istiyorum. Mezarlıklar, kendilerini vazgeçilmez sanan insanlarla doludur. Sen de onlar gibi ölüp mezarlığa gömülünce, kendinden başkasının yapmasına imkân olmadığını zannettiğin işlerin, başkaları tarafından da yapılmaya devam ettiğini göreceksin, demiş. Evet, bulundukları noktada kendilerini vazgeçilmez gören; hâlbuki orada, problem çözmek yerine problemin bir parçası olduğunun farkına varmayan insanlar için de, doktorun reçetesi geçerli değil mi? Aslında, kendini bu hasta adam gibi gördüğü sürece, herkes için geçerli bir reçete.. 11/9/2008 Fırtına Çıktığında Uyuyabilirim![]() Yıllar önce bir çiftçi, fırtınası bol olan bir tepede bir çiftlik satın almıştı. Yerleştikten sonra ilk işi bir yardımcı aramak oldu. Ama ne yakındaki köylerden ne de uzaktakilerden kimse onun çiftliğinde çalışmak istemiyordu. Müracaatçıların hepsi çiftliğin yerini görünce çalışmaktan vaz geçiyor, burası fırtınalıdır, siz de vazgeçseniz iyi olur diyorlardı. Nihayet çelimsiz, orta yaşı geçkince bir adam işi kabul etti. Adamın haline bakıp 'çiftlik işlerinden anlar mısın?' diye sormadan edemedi çiflik sahibi. 'Sayılır' dedi adam, 'fırtına çıktığında uyuyabilirim'. Bu ilgisiz sözü biraz düşündü, sonra boşverip çaresiz adamı işe aldı. Haftalar geçtikçe adamın çiftlik işlerini düzenli olarak yürüttüğünü de görünce içi rahatladı. Ta ki o fırtınaya kadar: Gece yarısı, fırtınanın o müthiş uğultusuyla uyandı. Öyle ki, bina çatırdıyordu. Yatağından fırladı, adamın odasına koştu: 'Kalk, kalk! Fırtına çıktı. Herşeyi uçurmadan yapabileceklerimizi yapalım.' Adam yatağından bile doğrulmadan mırıldandı: 'Boşverin efendim, gidin yatın. İşe girerken ben size fırtına çıktığında uyuyabilirim demiştim ya.' Çiftçi adamın rahatlığına çıldırmıştı. Ertesi sabah ilk işi onu kovmak olacaktı, ama şimdi fırtınaya bir çare bulmak gerekiyordu. Dışarı çıktı, saman balyalarına koştu: A-aa! Saman balyaları birleştirilmiş, üzeri muşamba ile örtülmüş, sıkıca bağlanmıştı. Ahıra koştu. İneklerin tamamı bahçeden ahıra sokulmuş, ahırın kapısı desteklenmişti. Tekrar evine yöneldi; evin kepenklerinin tamamı kapatılmıştı. Çiftçi rahatlamış bir halde odasına döndü, yatağına yattı. Fırtına uğuldamaya devam ediyordu. Gülümsedi ve gözlerini kapatırken mırıldandı: 'Fırtına çıktığında uyuyabilirim' Sıkıntılara zihnen (bilgi, plan), mânen (dua), maddeten (tedbir) hazırsanız, fırtına çıktığında uyuyabilirsiniz. Hayatınız boyunca. SevgiyLe KaLın. 10/15/2008 EyVaH MaHVoLuYoRDuM...![]() Şirket sahibi çok babacan insandı. Toplantıyı bir bıçak gibi kesip -Bu işte bir bit yeniği var, dedi. Mühendise kötü bir şeyler oldu. Dikkat edin, canına kıya bilir. Şirket çalışanları, müdürün ne kadar tecrübeli olduğunu bildiklerinden hep birlikte yerlerinden fırladılar. Sekreterlerindenbiri mühendisin okuduğu gazeteye bakarak -Biliyorsunuz ki bu gün borsa tepe taklak geldi ,dedi. Mutlaka çok sayıda hissesi vardı.....Bir başkası -Faiz veye repoda ola bilir diye araya girdi. Yüzde ikiyüz sınırı aşıldı. Diğeri kendinden emin bir tarzda -Dün dolar bozduracağını söylemişti, dedi .Bu gün döviz aniden yükseldiği için, milyonlarca lira zarar etmiş olmalı. Şirketin muhasebe müdürü: -Kesinlikle yanılıyorsunuz diye lafa karıştı. Daha üç gün önce avans çekmişti, paralı insan böyle bir şey yapmaz. Olsa olsa karısıyla kavga etmiştir. Kadın sekreterlerden biri: -Öyledir öyledir diye atıldı. Hanımına geçen gün raslamıştım, çok suratsız biriydi. Bütün ihtimaller tek tek sıralanırken şirket müdürü: -Konuşmakla vakit kaybetmiyelim,diye gürledi. HER_AN bir tabanca sesi gelebilir içeriden. Müdürün sözleri ortalığı tekrar karıştırdı. Şirkette ne kadar çalışan varsa mühendisin kapısına yığıldı. Müdür bey,etrafındakileri bir el işaretiyle susturduktan sonra, yumuşak bir sesle: -Mühendis beyy! diye seslendi. Benim canım kardeşim, sakın bir çılgınlık yapma. Biliyorsunki bu dünya fanidir. Bir gün zaten öleceğiz değilmi ? Mühendisin bulunduğu oda müstakil olduğu için başka bir mekana bağlanmıyordu. Bu yüzdende her kez, onun içeride olduğundan emindi.Oda kapısıda özel olarak izole edildiği ve iki adet çelik levhadan yapıldığı için bütün çabalara rağmen kırılmıyordu. Buna rağmen içeriden çıt çıkmıyordu. Bu arada itfaiyeye haber verildi.Altıncı katta bulunan odanın pencereleri altına brandalar gerildi, ve televizyon kameramanları, yüzlerce meraklı eşliğinde canlı yayına geçerek adamın aşşağıya atlaması için duaya başladılar. Mühendis bey,15 dakika sonra kapıyı açtı.Yüzü ışıl ışıldı. Ve neler olup bittiğinden habersiz görünüyordu. Kapı önündeki kalabalığın şaşkın bakışları arasında
-Az kalsın İKİNDİ NAMAZINI kaçırıyordum, diye gülümsedi. Dünya fani olduğundan bu iş İHTİMALE gelmez. BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN. 9/19/2008 Bu İşiN BeDeLiNi KuLLaR ÖDeYeMeZ !![]() "Efendim, ihlas hususunda en çok etkilendiğiniz bir olay yaşadınız mı?" diye sorarlar. "Evet yaşadım" buyurur ve devam eder : - Mekke-i Mükerreme'de altın kesemi kaybetmiş, parasız kalmıştım. Basra'dan para bekliyordum ama gelmemişti. Saçım sakalım cok uzamıştı. Bir berbere girdim. "Param yok, ALLAH rızası için saçlarımı
düzeltebilir misin?" diye sordum. Berber o anda birini tıraş ediyordu. Hemen adamın yanındaki boş koltuğu gösterip, - Otur buraya, dedi ve onu bırakıp beni tıraş etmeye başladı. Adam itiraz etti. Berber : - Kusura bakmayınız efendim, dedi. Sizi ücreti mukabilinde tıraş ediyorum. Ama bu genç ALLAH rızası için istedi ALLAH için olan işler önceliklidir ve bir
bedeli yoktur yani ALLAH için olan işin bedelini kullar ödeyemez
ve bilemez, dedi. Berber tıraştan sonra, cebime zorla birkaç altın sokuşturdu: - Acil ihtiyaçlarını karşılarsın, imkânım bu kadar kusura bakma. Aradan birkaç gün geçti, beklediğim para geldi. Ona bir kese altın götürdüm. Bana şu cevabı verdi : - Asla alamam. ALLAH için
olan işin bedelini kullar ödeyemez demedim mi ben, var git işine,
selamet versin. Helalleşip ondan ayrıldım ama tam kırk senedir ona dua ediyorum, ona dua etmeye doyamıyorum, gece kalkıp dua ediyorum... BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN. 9/12/2008 KeNDiNi VaZGeÇiLMeZ Mi SaNDıN ?Bir gün bir doktora, gerginlik ve tedirginlikten şikâyetçi olan bir
hasta gelmiş. Yapması gereken çok işinin bulunduğunu; fakat kendisinin
rahatsız, işlerin ise beklemeye tahammülü olmadığını söylemiş. Doktor, Bu işleri başka biri yapamaz mı? Ya da bir başkası size yardımcı olamaz mı? diye sormuş. Adam, Onları yalnız ben yapabilirim; bütün işler bana bakıyor! diye cevap vermiş. Doktor, Sana bir reçete vereceğim. Bu reçeteyi aynen tatbik etmen gerekiyor! diyerek, yazıp eline vermiş. Adam reçeteyi eline alıp baktığında, hayretler içinde kalmış. Reçetede, Her gün en az iki saat işi bırakıp yürüyüş yapacaksın ve her haftanın yarım gününü bir mezarlıkta geçireceksin yazıyormuş. Hasta adam; Yürüyüşü anladık ama; neden mezarlık? diye sormuş. Doktor, Oraya gidip mezar taşlarına bakmanı istiyorum. ![]() Mezarlıklar, kendilerini vazgeçilmez sanan insanlarla doludur. Sen de onlar gibi ölüp mezarlığa gömülünce, kendinden başkasının yapmasına imkân olmadığını zannettiğin işlerin, başkaları tarafından da yapılmaya devam ettiğini göreceksin, demiş. Evet, bulundukları noktada kendilerini vazgeçilmez gören; halbuki orada, problem çözmek yerine problemin bir parçası olduğunun farkına varmayan insanlar için de, doktorun reçetesi geçerli değil mi ? Aslında, kendini bu hasta adam gibi gördüğü sürece, herkes için geçerli bir reçete.. BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN. 9/5/2008 Ne KaDaR "BÜYÜK"sün öğrenmek ister misin_?!..Ne kadar büyüksün öğrenmek ister misin?.. bir bak istersen .. siz koca Türkiyede 70 milyondan birisiniz ![]() peki milyonluk Türkiye dünyada ne kadar yere sahip siz koca dünyamızda Türkiye bakın ne kadar ![]() şimdi kendimi biraz daha zorlayalım güneş sisteminde dünyamızın yerine bakalım ![]() ya dünyamızda çok küçükmüş dediniz değil birde işin içine güneşi katalım isterseniz biliyorsunuz güneşimiz çok büyüktür ![]() ya
bırakın bizi Türkiyeyi dünya nerede kaldı öyle güneşimiz
çokkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkk büyük canım maşallah peki güneşden daha
büyük bir şey var mı acaba biraz abartalım bakalım ![]() eyvah eyvah güneşde küçücük kaldı yahu pekiiiiiiiiiiiiiii bu antares denilen yıldız ne kadar büyük ![]() evet
sanırım ne kadar büyük olduğunuz hakkında biraz bilgiye sahip oldunuz
sizin büyüklüğünüz ve tüm bunlar Yaratan hakkında büyüklük kıyaslaması
yapın bakalım ne kadar büyüksünüz yada şöyle diyelim ne kadar küçüksünüz BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN. 8/28/2008 KÂFİR Mİ MÜMİN Mİ?KÂFİR Mİ MÜMİN Mİ? İmam-ı Azam'ın da bulunduğu bir mecliste birisi şöyle bir soru sordu: "Bir adam ki, cenneti istemez, cehennemden korkmaz, ölü eti yer, rükusuz secdesiz namaz kılar, görmediğine şahitlik eder, fitneyi sever, hakkı istemez, bu adam kafir midir, mümin mi?" Mecliste bulunanlar ağız birliği etmişçesine "Bunlar kafirin sıfatlarıdır, böyle bir adam kafirin ta kendisidir." dediler. İmam-ı Azam susuyordu: "Ya imam sen ne dersin?" dediler. İmam-ı Azam, "Bunlar müminin sıfatıdır, böyle biri müminin ta kendisidir" dedi. itiraz ettiler: "Ya imam nasıl olur, mümin cenneti istemez mi, cehennemden korkmaz mı?.." diye. İmam tek tek açıkladı: "Gerçek (bilinçli) mümin cenneti istemez, sahibini (Allah'ı) ister, cehennemden korkmaz, sahibinden korkar, ölü eti dediğiniz balıktır, görmediğine şahitlik eder, çünkü Allah'ı görmez ama kesin inanır, rükusuz secdesiz kıldığı namaz cenaze namazıdır, fitneyi sever, çünkü fitneden maksat mal ve evladdır, (Kur'an'da mal ve evladın müminler için fitne -imtihan- olduğu belirtilmiştir); hakkı istemez, çünkü haktan kasıt ölümdür, mümin de olsa ölümü temenni etmez." BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN. |
|
|