RıZa BeRKaN's profiler.B.g. / " Sevgi, saygı ...PhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    9/27/2009

    3 (üç) KıSSa (AL) DiLeDiĞiNCe HiSSe



    I. Kıssa

    Avrupa'nın ünlü sanat merkezilerinden birinde, çocuğun biri, vitrinde çok hoş bir tablo görür.
    Tablonun bedeli oldukça yüksektir. Çocuk bu tabloyu bir sonraki sene abisinin doğum gününe almayı ister ve bir iş bulup kıt kanaat geçinerek biriktirdiği tüm para ile mağazaya gider.

    Şanslıdır, tablo hala satılmamıştır. İçeri girer, tabloyu bir süre yakından izledikten sonra resmi yapan sanatçıyı bulur ve: "Abimin doğum günü için bu resmi satın almak istiyorum, tüm param da bu kadar" der.

    Ressam bir süre düsündükten sonra resmi paketler ve çocuğa satar. Çocuk paketini alır ve teşekkür ederek çıkar. Mağazada adamın arkadaşları da vardır ve şaşkın şaşkın sorarlar: "Sen ne yaptın, o resmin değeri milyonlar ederdi. Neden bu kadar düşük bir rakama sattın?"

    Ressam cevap verir: "Evet, ben bu resme milyonlarını verecek bir sürü insan bulabilirdim, ancak tüm servetini bu resme verecek kaç kişi bulabilirdim?..."

    Sözün Özü: Günümüzde insanlar herşeyin fiyatını biliyor, fakat hiçbir şeyin değerini bilmiyorlar.

    Oscar WILDE

    II. Kıssa

    Yaşamın anlamını kavramak için dünyayı dolaşmaya çıkan bir genç, gezdiği ülkelerden birinde ünlü bir bilgeyi ziyarete gitmişti. Gezgin genç, bilgenin yaşadığı evde, tüm duvarların kitaplarla kaplı olduğunu gördü.

    Fakat evi dikkatle gözden geçirdikten sonra , yerde bir kilim, duvar dibinde yatak olarak kullanılan bir sedir, ortada ise bir masa ve sandalyeden başka evde hiçbir eşyanın olmadığını gördü ve merakla sordu: "Neden hiç eşyanız yok?" dedi. "Koltuklarınız, kanepeleriniz, büfeleriniz.. .. Onlar nerede?"

    Bilge, bu soruya karşılık olarak kendi bir soru sordu gezgin gence; "Senin de yalnızca, sırtında taşıdığın küçük bir çantan var, yavrum" dedi. "Peki, senin eşyaların nerede?" Gezgin genç, kendini savunurcasına yanıtladı bu soruyu: "Ama görüyorsunuz.. .. Ben yolcuyum." Ünlü bilge, hak verircesine güldü: "Ben de öyle, yavrum" dedi. "Ben de öyle....."

    a

    III. Kıssa

    HZ.Ali'nin ağabeyi Cafer b. Ebu Talib'in oğlu Abdullah, sıcak bir günde, bir kabilenin hurmalığına inmişti.
    Abdullah burada dinlenirken, hurmalıkta çalışan köleye, yemek vakti üç parça ekmek geldiğini gördü. Adam ekmeklerden birini ağzına götürmek üzereydi ki, birden önünde açlığı her halinden belli bir köpek belirdi.

    Köle elindeki ekmeği köpeğin önüne attı. Köpek ekmeği derhal yedi. Köle ekmeğin ikinci parçasını da attı. Köpek bunu da bir kerede sildi süpürdü. Köle bunun üzerine üçüncü parçayı da köpeğe verdi. Kalkıp, yeniden işine dönmek üzereydi ki, olup biteni uzaktan seyreden Abdullah,yaklaşıp sordu: "Ey köle, bugünkü yiyeceğin ne kadardı?" Köle sıkılarak cevap verdi:

    – "İşte bu üç parça ekmek."
    – "O halde neden kendine hiç ayırmadın?"
    – "Baktım ki, hayvan çok aç. O halde bırakmak istemedim."
    – "Peki sen ne yiyeceksin şimdi?"
    – "Oruç tutacağım."

    Bunun üzerine, Abdullah b. Cafer, köleden sahibini, evinin nerede olduğunu sordu. Sonra da gidip adamdan bu hurmalığı içindeki köleyle birlikte satın aldı. Sonra döndü, köleye bu tarlayı ve onu sahibinden satın aldığını söyledi ve ekledi:

    "Seni azad ediyorum. Bu hurmalığı da sana hediye ediyorum." Cömertliğiyle meşhur Abdullah b.. Cafer, kendisinden daha cömert birini tanıyıp tanımadığı sorulduğunda, bu olayı anlatır ve: "Ama o köpeğe topu topu üç parça ekmek vermiş; sense ona koskoca bir hurmalığı ve hürriyetini vermişsin" dediklerinde, şu karşılığı verirdi: "Ama o elindeki herşeyi verdi; ben ise elimdekinin bir kısmını...

    BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.

    9/7/2009

    HİKAYE BU YA...


    ŞÜKRETMEK


      ahirzamanmelegi_deniz-resimleri20(1)
     
    Padişah ,daha önce hiç deniz yolculuğu yapmamış bir köle ile aynı gemide yolculuk yapıyordu.Köle korkudan titriyor,bir türlü sakinleşmiyor,vaveylası ile herkesi huzursuz ediyordu.Padişahın keyfi kaçmıştı.Bir adam öne atıldı:
     
    -İzin verirseniz onu sakinleştireyim, dedi.Padişah:
     
    -Ne yaparsan yap,yerter ki şu adamı sustur,dedi adama.
     
    Adam,kölenin denize atılmasını istedi.Bağırıp çağıran köleyi suya attılar.Bir kaç defa batıp çıkan köle:
    -Boğuluyorum, imdat! diye bağırmaya başladı.
    Köleyi yakalayıp,gemiye çıkardılar.Bir köşeye bıraktılar.Köle artık sessizce oturuyordu.Padişah ,adama,niçin öyle yaptığını sordu.Adam:
    -Gemideki huzur ve güvenin farkında değildi,dedi.Suya düşünce değerini anladı.
     
    ******
    Nimeti artıran,lezzeti lezzet yapan şükürdür.Şükretmek yerine şikayet edenler sahip olduklarından da geri kalırlar.İnsanlar,maddi durumları itibari ile kendilerinden altındakilere,manevi yönleri ile de üstündekilere bakmalıdır.Birincilere baktıkça şükredecek,ikincilere baktıkça daha güzel hale gelebilmek için gayretini artıracaktır.
                                                                                                                                         ( Nimetin şükrünün farkındalığına erdirilmiş olmak,ayrıca şükür gerektirmektedir.)
     
       Hayırla kalın...
    BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.
    6/8/2009

    CeHeNNeM'DeN GeLiYoRuM

    http://img190.imageshack.us/img190/5400/cehennemdengeliyorumrbg.jpg


    Bir gün Behlül'ün üstü başı dağınık bir haldeydi.
    Her tarafı toz toprak içindeydi. Onu bu halde gören, uzun bir yolculuktan dönmüş zannederdi. Behlül Dana’nın manevi makamlar sahibi bir veli olduğunun farkında olmayan, onu sıradan bir meczup zanneden bazıları, onunla dalga geçmek ve eğlenmek kastıyla sordular:

    -Ey Behlül! Bu ne hal böyle! Nereden geliyorsun? Behlül'ün cevabi hiç de onların bekledikleri türden değildi:

    -Cehennemden geliyorum!

    Soruyu soranlar kendi kendilerine:"İşte yine deliliği tuttu, böyle cevap olur mu?" diyerek tekrar sordular.

    —Peki, cehennemde ne işin vardı?

    Behlül yine hiç istifini bozmadan ayni tavırla:

    -Ateş lazım oldu da onun için gitmiştim.

    —Peki, ateşi aldın mı bari?

    Behlül'ün cevabı müthişti:

    -Hayır maalesef ateşi alamadım. Cehennem bekçileri bana: "Sanıldığı gibi burada ateş bulunmaz, ateşi herkes dünyadan kendisi getirir." dediler.

    http://islamcokguzel.files.wordpress.com/2007/08/cehennem_.jpg

    http://img472.imageshack.us/img472/8854/smileyby5.gifBEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.

    6/3/2009

    ÂLemLerin SuLtanına Kendini Sevdirmek

    http://img198.imageshack.us/img198/3872/sultanakendinisevdirmek.jpg

     

    Habib Baba, 4.Murad devrinin gizli, kimsenin bilmediği Allah dostlarındandır. Yaşlıdır, fakirdir, gariptir. Fakat Rabbinin katında da âlemlere denk bir değerin sahibidir.
    Yaşlı Habib Baba, uzun bir kervan yolculuğunun sonunda İstanbul'a gelmiştir. Yolculuğunun tozunu, yorgunluğunu atmak için bir hamama gider... Niyeti, şöyle iyice bir keselenip, paklanmak... Bedenini de ruhuna denk kılmaktır.
    Fakat hamamcı Habib babayı içeri sokmak istemez.
    'Bugün' der, 'Sultan Murad'ın vezirleri hamamı kapattılar, dışarıdan müşteri alamıyoruz.'
    Habib baba üzülür... Rica, minnet eder, yalvarır...
    'Ne olursun' der, 'kimseye varlığımı belli etmem, aceleyle yıkanır çıkarım. Bu tozlu bedenle Rabbime ibadet ederken utanıyorum. Binbir dil döker. Hamamcı ehl-i insaftır... Dayanamaz... Kabul eder... Hamamın en sonundaki odayı göstererek...
    'Baba şu odada hızla yıkanıp çık, parada istemem. Yeter ki vezirler, senin farkına varmasınlar.'
    Habib baba sevinerek kendine gösterilen yere girer. Yıkanmaya başlar... Ve bu arada hamamcının karşısında yeni bir müşteri belirir. Boylu, poslu, genç, yakışıklı biridir bu gelen. Onunda görünümü fakirdir...
    Ama sadece görünümü... İkinci müşteri kılık değiştirmiş, 4.Murad'dır. O gün vezirlerinin topluca hamam âlemi yapacaklarından haberdar olan padişah merak etmiştir.
    'Hele bir bakalım' demiştir, 'bizim vezirler, hamamda benden uzakta, kendi başlarına ne yaparlar, nasıl eğlenirler?'
    Ve bu merak padişahı, tebdil-i kıyafet ettirerek, hamama getirmiştir.
    Az önce yaşananlar bir kez daha tekrarlanır.. .

    Hamamcı vezirler der almak istemez... Padişah ise, ne olursun der, bastırır ve padişah galip gelir... Habib babanın yıkanmakta olduğu odayı göstererek, genç padişahın kulağına fısıldar:
    'Şu odada bir ihtiyar yıkanıyor. Sende sar peştamalı beline gir yanına... Beraber sessizce yıkanın, bir an evvel çıkın... Ve ekler: 'Aman ha! Vezirler varlığınızı bilmesinler.'
    Sonra 4.Murad da Habib babanın yanına süzülür. Beraber sessizce yıkanmaya başlarlar. Bu arada, hamamın büyük salonundan gelen tef, dümbelek, şarkı, türkü sesleri ortalığı çınlatmaktadır...
    Habib babanın gözü, genç hamam arkadaşının sırtına takılır. Biraz kirlenmiş gibi gelir ona...
    Allah hikmeti gereği dostuna, o yanındakinin tebdil-i kıyafet etmiş padişah olduğunu ilham etmemiştir...
    Ve yanındakini, görüntüsüne uygun, kendi gibi fakir bir delikanlı zanneden Habib baba yumuşak bir sesle konuşur:
    'Evladım' der, 'Sırtın fazlaca kirlenmiş, müsaade edersen bir keseleyivereyim.'
    Padişah aldığı bu teklif karşısında şaşkınlaşır ve büyük bir haz duyar...
    Haz duyar, çünkü ömründe ilk defa biri ona, padişah olduğunu bilmeden, sırf bir insan olarak, karşılık beklemeksizin bir iyilik yapmayı teklif etmektedir.
    Memnuniyetle Habib babanın önünde diz çökerken: 'Buyur baba' der, 'ellerin dert görmesin'
    Bu arada içerideki âlemin sesleri hamamı çınlatmaya devam etmektedir. Habib baba, 4.Murad'ın sırtını bir güzel keseler... Fakat padişah kuru bir teşekkürle yetinmek istemez… Ne de olsa insandır ve o da her insan gibi kendine yapılan iyiliklerin kölesidir.
    'Baba' der, 'gel bende senin sırtını keseleyeyim de ödeşmiş olalım.
    ' Habib baba, teklifin kimden geldiğinden habersiz, tebessümle;
    'Olur evlat' deyip, sultanın önünde diz çöker. Bu arada, Sultan Murad kese yaparken bir yandan da Habib babayı yoklar, ağzını arar...
    'Baba' der, 'görüyor musun şu dünyayı... Sultan Murad'a vezir olmak varmış
    ... Bak adamlar içerde tef, dümbelek hamamı inletiyorlar, sen ve ben ise burada iki hırsız gibi...'
    Habib baba Sultan Murad'ın cümlesini tamamlamasına fırsat bile bırakmaz, kendi hükmünü söyler... Sultan Murad'ın Habib babadan duydukları, ağzı açık bırakıp, keseyi elden düşürten cinstendir:
    'Be evladım' der, Habib baba, 'Sultan Murad dediğin kimdir? Sen asıl Âlemlerin Sultanına kendini sevdirmeye bak ki,
    O seni sevince sırtını bile Sultan Murad'a keselettirir...

    http://img472.imageshack.us/img472/8854/smileyby5.gifBEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.

    5/28/2009

    Haşere; temiz olmayan, sahipsiz yerlere dadanır.

    http://img22.imageshack.us/img22/6521/merhametrbg.jpg


    Çocuklarımızın kalp selametini önemsemiyor, onları maddi-manevi yoksunluklarla baş başa bırakıyoruz ki gecemizi, gündüzümüzü korkulara bürüyen bunca musibet gelip buluyor bizi.

    Behlül Dânâ Hazretleri’ni tanır mısınız? Harun Reşid zamanında yaşamış, veliliğini delilikle gizlemeye çalışan bir Allah dostu.

    Bir gün para kesesi kayboluyor Hazret’in.

    Muhtemel yerlerde aramak yerine mezarlığa gidip beklemeye başlıyor.

    Bir hikmeti vardır mutlaka, diyor insanlar; ama yine de meraklarını yenemeyip soruyorlar:

    — Neden keseni bulabileceğin yerlerde aramıyorsun da kabristana geldin sipere yattın?

    Cevap, keseyi çalan hırsızı bile insafa getirecek cinstendir:

    — Hırsızı bulmak için bundan daha garantili bir yer mi var? Nasıl olsa buraya düşmeyecek mi?

    Büyük insanların her hâli örnek olur...

    Ama kime?

    Akıl ve irfan sahiplerine.

    Akıl ve irfan sahipleri kendilerine bir çocuğun davranışlarından bile önemli dersler çıkarırlar.

    Büyük veli, bu hareketiyle hem bize hem de suça, günaha meyledenlere ders vermek istiyor.

    Herkesin son menzili kara toprak olduktan sonra neden bu “ara mekân”ımızı karartıp zindana çevirelim?

    Günümüzde kapkaççılarla, hırsızlarla mücadele yöntemlerine bakmaz mısınız?

    “Asalım, keselim, linç edelim, hepsini toplayıp yakalım!” nidalarından geçilmiyor. “Yakalım!” dediklerinin sayısı almış başını yürümüş.

    Kimse bataklığı kurutmak peşinde değil.

    Suçluların sayısı bu kadar kabarmadayken biz neredeydik? Bu, kendi kendimize cezamız.

    Hırsızlar, yankesiciler bizim duyarsızlığımızı, “hayır”sızlığımızı, cezalandırıyor.

    Toplumun yardımlaşma ve nesil yetiştirme mekanizması inancımızın gereklerine göre işlemediği için can yakıcı hadiseler toplum selametini tehdit eder boyuta dayandı. ………..

    Toplum manevi kimliği koruyup gözetme, düşkünün elinden tutma hasletleri taşımalı.

    Hadi, toplum her düşkünü, her fakiri, her çaresizi koruyup gözetsin, yardımlaşma mekanizmasını tam olarak işletsin bakalım ortalıkta bu kadar hırsız, arsız dolaşıp durur mu?

    Toplum toplumluğunu yaparsa hırsızın, arsızın da manevra alanı iyice daralır.

    Hırsızın, arsızın günümüzde işi bu kadar aleniyete dökmesi, maharetini ispatlar şekilde azgınlaşması toplumun kendi varlığını gözden geçirmesini gerektiriyor. Haşere; temiz olmayan, sahipsiz yerlere dadanır.

     Said TÜRKOĞLU

    http://img472.imageshack.us/img472/8854/smileyby5.gifBEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.

    5/27/2009

    EvLiLiKTe MuTLuLuĞuN SıRRı

    http://img529.imageshack.us/img529/2642/kalpsekerrbg.png

    Uzun değip vazgeçmeyin… Pişman olmayacaksınız…

    Bülent, avucunu açmış kendisine doğru elini uzatan adama ters ters baktı.
    Elli yaşlarında gösteren adam, görmeye alıştığı hırpani kıyafetli
    dilencilere benzemiyordu. Üzerindeki giysiler eski fakat temizdi. Eli yüzü
    temiz ve sağlıklı görünüyordu. 'Sapa sağlam adam gidip çalışacağına
    dileniyor, belki benden daha zengindir'
    diye düşündü. Zaten canı çok
    sıkkındı, birde sinirlenmişti.

    Alaycı bir ses tonuyla :
    - Ekmek parası mı istiyorsun? diye sordu.

    - Hayır çikolata parası lazım!

    Bülent'in kızgınlığı şaşkınlığa döndü. Espri yeteneği olan dilencinin hali
    de başka oluyor diye düşündü.

    - Niye siz ekmek bulamayınca çikolata mı yiyorsunuz?

    - Hayır. Ekmek bulamadığımız günler genellikle bulgur pilavı yeriz, onu da
    bulamadıysak aç yatarız
    .

    Bülent adamın ciddi mi konuştuğunu yoksa dalga mı geçtiğini anlayamamıştı.

    - Bu gün karnınız doydu üstüne tatlı mı istedi canınız?

    - Fakirin canı mı olur ki, tatlı istesin beyim.

    - Bu bir kamera şakası mı yoksa

    - Hiçbiri değil. Sadece fakirim.. Bugün karımın doğum günü, ona çikolata
    götürmek istiyorum.

    - Doğum gününde yaş pasta alınır bildiğim kadarıyla.

    - O bizim için değil zenginler için. Otuz yıllık evliliğimiz boyunca ona
    bir kez bile yaş pasta alamadım ama her doğum gününde mutlaka çikolata
    götürdüm. Çikolatayı çok sever.

    Adamın söyledikleri Bülent'in dikkatini çekmişti. O akşam karısıyla kavga
    etmiş, kapıyı çarpıp kendini sokağa atmıştı. Arabasına da binmemiş sahile
    kadar yürümüştü. Denizi seyretmek de onu rahatlatmamıştı. Oysa eskiden
    denizi seyrederken çok rahatlardı. Dalgalar sıkıntısını alıp götürürdü.
    Fakat karısının evde ağlıyor olduğunu bildiği için olsa gerek, hiçbir şey
    onu rahatlatmıyordu.
    Dilenciyle konuşurken biraz kafası dağılmıştı. 'Acaba söyledikleri gerçek
    mi, yoksa uyduruyor mu' diye düşündü.

    - Cebinde bir çikolata alacak para yok mu şimdi?

    Bülent'in sorusu üzerine adam ceplerini boşalttı, bir nüfus cüzdanından
    başka bir şey çıkmadı.

    - Ben dilenci değilim. İşim yok. Günlük çalışırım, ne iş bulursam yaparım.
    Fakat bu gün bütün gün iş aradım, aksilik bu ya, hiçbir iş bulamadım.

    Bülent oturduğu bankı işaret ederek yer gösterdi.

    - Oturun biraz dertleşelim bari, dedi.

    Adam çekingen çekingen oturdu yanına.

    - Yokmu eşin dostun, borç alacak akraban?

    - Fakirin akrabaları da fakir olur beyim. Bulurlarsa kendi karınlarını
    doyururlar.

    - Dilenecek kadar çok mu seviyorsun karını?

    - Hem de çok seviyorum. Otuz yılımı aydınlattı o benim.

    - Hımmmm. Aşk hem de otuz yıl süren aşk. Hayret doğrusu! Aşkın ömrü en
    fazla üç yıl diyorlar oysa. Sen otuz yıldan bahsediyorsun.

    - Evet. Geçen yıllar sevgimi azaltmadığı gibi artırdı.

    - Söyle o zaman nedir evlilikte mutluluğun sırrı? Söylediklerine bakılırsa
    sen mutluluğun formülünü bulmuş gibisin.

    - Ben ilkokulu bile bitirmedim. Öyle formül falan bilmem.

    - Formül dediysem kimya formülü sormuyorum canım. Bende altı yıllık
    evliyim. Sevdiğim kadınla evlendim, fakat mutlu değilim. Sürekli kavga
    ediyoruz. Daha iki saat önce kapıyı çarpıp çıktım. Evimiz, arabamız,
    işimiz, gücümüz, her şeyimiz var, ama mutlu değiliz. Senin hiçbir şeyin yok,
    ama mutlusun. Para mı acaba bizi mutsuz eden?

    - Hiç bir şeyim yok mu? Hayır benim her şeyim var. Benim karım her şeyim.
    Sevgilim, eşim, arkadaşım, hayat yoldaşım. Hayatımı paylaştığım
    insandan daha değerli ve daha önemli ne olabilir ki dünyada? Sizin ev, araba,
    iş diye her şey dediğiniz şeylerdir aslında hiçbir şey olan.

    - Öyle deme, şu kadar varlığın içinde bile karım her şeyden şikayet ediyor.
    Bir de fakir olsam kim bilir ne olur?

    - Altın tasın, kan kusana faydası yoktur beyim. Sen kadın ruhunu
    hiç anlamamışsın. Hiçbir kadın iyi bir evde oturduğu, her gün çeşit çeşit
    yiyecekler yediği için mutlu olmaz. Bir kadın, kocasının her şeyi olduğunu
    bildiğinde ancak mutlu olur.

    - Sizin mutluluğunuzun sırrı bumu?

    - Olabilir. Ben karıma değerli şeyler alamıyorum ama ona benim için ne
    kadar değerli olduğunu hissettiriyorum. O da çok mutlu oluyor.

    - Bir kadına değerli olduğunu nasıl hissettirilir?

    - Küçük kızı severek.

    - Küçük kız mı ? Hangi küçük kız ?

    - Yaşı kaç olursa olsun her kadının içinde hiç büyümeyen bir küçük kız
    vardır. O kızı ne kadar çok sever, ne kadar çok mutlu edersen, o kadını da
    o kadar mutlu edersin.

    - Nasıl yani?

    - Küçük kız neleri sever, nelerden hoşlanır bir düşünün. Küçük kızlar hep
    beğenilmek, ilgi görmek isterler. Güzel olduklarını duymaya bayılırlar.
    Kendilerine prensesmiş gibi davranılmasını beklerler. Küçük kızlar hep
    prenses olmayı hayal ederler. Sürprizlerden hoşlanırlar. Biraz şımartılmak
    isterler. Sevilmek ve sevildiklerini hep duymak isterler. İltifata doymaz
    küçük kızlar. Öyle değil mi?

    - Haklısın. Benim dört yaşımda bir kızım var. Adı Aylin. Her akşam boynuma
    sarılır 'babacığım beni ne kadar seviyorsun?' diye sorar. Giysisini
    değiştirdiği zaman etrafımda 'Baba güzel olmuş muyum?' diye sorar durur.
    Güzelsin demem de yetmez ona. ' Harikasın prenses gibi olmuşsun' demeliyim.
    Dünyanın en güzel kızı demeliyim..

    - İşte kadınlar bir ömür boyu bunu duymak isterler. Ben elli yaşındaki
    karıma böyle davranıyorum. Ömrümüz olurda seksen, doksan yıl da yaşarsak
    ben ona böyle davranmaya devam edeceğim.
    - Hiç kavga etmez misiniz siz?

    - Kavga evliliğin tadı tuzu. Arada biz de tartışırız. Küsüp barışmanın tadı
    ayrıdır. Benim karım bir keçi kadar inatçıdır. Onunla barışmak için
    uğraşmak ayrı bir keyif verir bana.

    - Benim eşim çok ciddi kadındır. Hiç küçük kız havası yok onda.

    - Küçük kızlar büyüdükleri zaman artık sevgi, ilgi istemeye utanırlar. En
    ciddi yada en yaşlı kadının bile içinde o küçük kız mutlaka vardır. Yeter
    ki sen o tatlı kızı sevindirmeyi, mutlu etmeyi bil. Ve o küçük kızı asla
    aldatma. Yoksa bir daha sana güvenmez ve ne yaparsan yap hep kuşkuyla
    bakar.Küçük kızlar hem çabuk mutlu olurlar hem de çabuk kırılırlar. Çok
    narindir onlar. Hoyrat elleri sevmezler. Yumuşak dokunuşları severler.

    - Bu tavsiyeni deneyeceğim. Fakat her zaman yapabilir miyim bilmiyorum.
    Bazen işlerim çok yoğun oluyor o zaman eve çok yorgun gidiyorum.

    - Bu sadece bir bahane. O küçük kızı mutlu etmek dünyanın en kolay işi.
    Çoğu zaman birkaç tatlı söz yeterli olur.. Sen o küçük kızı mutlu
    ettiğinde karşılığını fazlasıyla alırsın. Artık o seni rahat ettirmek için
    elinden gelen gayreti gösterir. Karısı mutlu olmayan erkek mutlu olamaz.
    Mutlu olmak isteyen erkek önce hayat arkadaşını mutlu etmelidir. Düşünsene
    somurtkan, mutsuz, sürekli söylenen biriyle yolculuğa çıksan ne kadar mutlu
    olabilirsin.

    - Haklısında bende bütün gün ailem için çalışıp yoruluyorum.

    - Yine para, yine dış sebepler. Evet para önemli ve gerekli ama kadınlar
    para için erkekleri sevmezler. Para geçici mutluluklar verir. Kadınlar
    hediye almayı severler. Paran varsa hediye al tabi. Ama hediyeyle mutlu
    olmasını bekleme. Hediyenin yanına sevgini katmazsan hediyenin bir anlamı
    yoktur. Benim hiçbir zaman çok param olmadı. Günlük kazandım günlük yedik.
    Bazen aç kaldığımız günler oldu.Hiçbir zaman karımın kulaklarına altın küpe
    takamadım ama her zaman aşk sözleri fısıldadım. Hiçbir zaman boynuna
    pırlanta gerdanlık alamadım ama hep öpücüklerle sevdim boynunu.
    Hiçbir zaman ona ipek elbiseler giydiremedim
    ama kendi bedenimle ipek elbise gibi yumuşacık sardım bedenini ve mutlu
    ettim onu.

    Adam ayağa kalktı.

    - Bana müsaade, artık gitmeliyim, karım merak eder. Sen de git evine küçük
    kızın gönlünü al, belki o küçük kız şimdi evde ağlayıp duruyordur.

    - Bülent de ayağa kalktı. Kuvvetlice elini sıktı.

    - Sizi tanıdığıma çok memnun oldum.

    Elini bıraktı koluna girdi. Yolun karşısındaki pastaneyi gösterdi.

    - Hadi gel eşin için şuradan çikolatalı pasta alalım, dedi.

    Pastayı aldılar. Adam hayatında ilk defa karısına yaş pasta götürmenin
    mutluluğuyla, bin bir teşekkür ederek evinin yolunu tuttu. Bülent de
    pastanenin yanındaki manavdan karısının en sevdiği meyvelerden aldı.

    Evine geldiğinde karısı şişmiş gözlerle mutfak masasında oturmuş su
    içiyordu. Bülent hiç konuşmadan meyveleri büyükçe bir tabağa döküp yıkadı,
    sonra eşinin önüne koydu.

    - Bunlar dünyanın en şanslı meyveleri, dedi.

    İnci hiç konuşmadı.

    - Sorsana 'niye' diye.

    İnci kızgın kızgın:

    - Niye? Diye sordu.

    - Çünkü dünyanın en güzel ve en tatlı kadının midesine gidecek, dedi gayet
    ciddi bir ses tonuyla. İnci şaşırmıştı. Bir anda yüzünün ifadesi
    yumuşamıştı.

    - Bunlar senin sevdiğin meyveler, senin için aldım.

    - Hayret bir şey! Her zaman kendi sevdiğin meyveleri alırdın. Benim hangi
    meyveleri sevdiğimi iyi hatırlamışsın. Aslında bu beklediğim istediğim bir
    şeydi. 'bak senin sevdiğin meyveleri aldım'Ama şimdi kıymeti yok. Çünkü
    sana çok kırgınım, meyve alarak gönlümü alamazsın.

    - Özür dilerim seni kırdığım için.

    Sonra Bülent yere diz çöktü.

    - Cezam neyse razıyım. Ama bir tek şey istiyorum senden. Seni delice
    sevenbu adamı senden mahrum etme.

    - Bülent yere çömelmiş, boynu bükük bir vaziyette çok komik görünüyordu.

    İnci kıkır kıkır gülmeye başladı.

    - Affetmek o kadar kolay değil. Bakalım hangi cezalara katlanabileceksin,dedi.

    Bülent işte o zaman ona muzip muzip bakan eşinin içinde sakladığı küçük
    kızı gördü .

    Bundan sonra her şey daha farklı olacak diye düşündü.
    http://img472.imageshack.us/img472/8854/smileyby5.gifBEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN. 

    Hakikî âşık odur ki, sevdiği uğruna kalbi dursun!

    http://img39.imageshack.us/img39/8962/allahw.jpg

    Hani derler ya, "kıssalarda fasıl değil asıl önemlidir." Böyle bir hadise olmuş ya da olmamış, önemli olan bir pay çıkarmaktır.

    Bizleri yoktan var eden, sonsuz nimetlerle perverde eden asıl sultanımız kimdir?

    Hz. Allah (c.c)'dır.

    Celâdet ve adaletin timsali Yavuz Sultan Selim (rahmetullahi aleyh), Mısır Seferi’nden sonra fethettiği beldede adalet ve otoriteyi tesis için, bir süre kalmak ister. Bunun için hazırlıklar yapılır ve padişahın otağ-ı hümâyunu (dinlenme çadırı) kurulur.

    Sultanın çadırını temizlemekle vazifeli kadınlardan biri, akşamları çadıra dönen Yavuz’u o gün ilk defa yakından görür ve o andan sonra onun sevgisiyle yanmaya başlar. Zamanla bu sevgi, bir sevda olur Mısırlı kadının yüreğinde. O, düştüğü derdin çaresizliğini bilir; fakat bununla birlikte çare aramaktan geri durmaz. Ne yapsın, aşk ferman mı dinler?

    Bir cuma günü Koca Yavuz çadırdan çıktıktan sonra kadın, bir tanıdığına yazdırdığı kâğıdı, sultanın yastığının yanına iliştiriverir. Kâğıtta; ‘Derdi olan neylesin?’ yazmaktadır. Yavuz Sultan, gece istirahatına çekildiğinde yastığının yanında bulduğu kâğıtta yazılı bu ümitsiz cümleye, bir karşılık yazıp yastığının altına bırakır.

    Kadıncağız sabah, ‘Acaba sultan cevap yazdı mı?’ heyecanıyla -belki de biraz ümitle- yastığın altına bakar ve kâğıdının arkasına bir şeyler yazılmış olduğunu görür. Sırdaşına okuttuğu bu notta, ‘Derdi olan söylesin!’ yazmaktadır.

    Kadıncağız en azından derdini anlatabileceği düşüncesiyle biraz da olsa sevinir, ümitlenir bu cümleyle. Fakat padişahın celâdeti onu korkutmaktadır. ‘Şîrlerin pençe-i kahrında lerzân olduğu’ Koca Yavuz’a böyle bir şey söylemek kolay mıdır ki?!.. Bu defa kadın, ‘Korkuyorsa neylesin?’ yazılı bir kâğıt bırakır sultanın yastığının altına ve ertesi günü sabırsızlıkla bekler.

    Ertesi sabah yine yastığın altına heyecanla bakar; sultanın kaleminden çıkan, ‘Hiç korkmasın, söylesin!’ yazısını görünce kadının ümidi biraz daha artmıştır. Hiç olmazsa kendini yakıp kavuran derdini söyleyecek, kabul görmese de, derdinden hiç olmazsa bir nebze olsun kurtulacaktır.

    Kadıncağız bütün cesaretini toplayıp akşam sultanın gelme vaktinde çadırın girişinde bekler. Birazdan Koca Yavuz, bütün haşmetiyle görünür; hâlinden, duruşundan kadının kendisine bir şeyler söylemek istediğini fark eder: ‘Söyle!’ der kadına.

    Edeble el-pençe duran kadın titremeye başlar ve dizlerinin bağı çözülür. Padişah gür sesiyle ikinci defa ‘Söyle!’ deyince, kadın, heyecanından sadece; ‘Efendim!’ der ve gerisini getiremez; Koca Sultan’ın celâdetinden duyduğu heyecanla yere yığılır ve ruhunu oracıkta Rabb’ine teslim eder.

    Herkesi bir telâş ve heyecan sarsa da, gözler Koca Yavuz’dadır. Meseleyi günlerdir hisseden Yavuz’un bu tablo karşısında yüreği yanar, gözleri dolar ve şöyle der: ‘Hakikî âşık odur ki, sevdiği uğruna kalbi dursun!'


    http://img41.imageshack.us/img41/5113/kalprbg.jpg
    http://img472.imageshack.us/img472/8854/smileyby5.gifBEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.

    5/20/2009

    GöNüL MeSCiDi

    http://img195.imageshack.us/img195/6379/gnlmescidirbg.jpg

    Akıllı, faziletli, irfanlı bir genç, bir şeyhin yanında konakladı. Onun yükünü, eşyasını aldılar ve kendisini bir dergâhta misafir ettiler. Misafirlik müddeti bittikten sonra Şeyh Efendi, o gence:

    *-Şu mescit tozlanmış, her tarafında çer-çöp toplanmış. Burayı güzelce sil süpür, temizle!..* dedi.

    Genç misafir, bu sözü işitince hemen orayı terk etti. Bir daha yüzünü gören olmadı. Bu gencin, kendisinden hizmet istenmesi üzerine apar-topar oradan ayrılması insanların dedikodusuna sebep oldu. Kimi onun hizmetten kaçtığını, kimi ise onun, elinden hiçbir iş gelmeyecek kadar beceriksiz olduğunu söylüyordu.

    Günün birinde Şeyh Efendinin müridlerinden birisi, yolda o genç misafirle karşılaştı:

    *-Arkadaş! İyi düşünme­din ve doğru bir iş yapmadın! Sen misafir olarak kaldığın müddetçe elimizin, başımızın üstündeydin. Sana ne oldu ki, ufacık bir yerin temizliği istendiğinde kaçıp gittin. Ey kendini beğenmiş genç, bilmiyor musun ki; insanlar hizmet ede ede yükselir ve bir mevkî sâhibi olurlar!..* dedi.

    Genç yolcu yana yakıla ağladı, inledi ve:

    *-Ey can­lar besleyen, gönüllere sürûr veren dostum! Emri aldığım gibi temizlemek için mescide gittim. Baktım ki mescitte toz toprak yok, tertemiz. O yerde bir kirli varsa, o da bendim, benim gönül mescidimdi. Ve artık oraya bir daha uğrayamadım. Çünkü gönül mescidini te­miz tutmak lâzımdır!* dedi.

    * * *

    Tasavvuf yoluna intisab eden her insan, kendi kusurunu görmeli, tevâzûya bürünmelidir. Meyveli dal, başını aşağı tuttuğu gibi, akıllı insan da mütevâzî olur. Yücelik istersen, tevâzûyu seç! Çünkü yücelik makamına çıkmak için, tevâzûdan başka merdiven yoktur.

    Ey insan! Cenâb-ı Hak seni topraktan yaratmıştır. Toprak gibi mütevâzî ol. Madem ki topraktan yaratıldın; ateş gibi hırslı, cihânı yakıcı, inatçı olma!.. Korkunç ateş baş çekti, yükseldi, sivrildi. Toprak ise mütevâzî oldu. Ateş yükseldiği için (kibirlendiği için) ondan şey­tan yaratıldı. Toprak tevâzû gösterdiği için, ondan Âdem yaratıldı.

    İNCİNİN VARLIĞI

    Bir buluttan deniz üzerine bir damla düştü. Damla, de­nizin genişliğini görünce utandı. Kendi kendine:

    *-Deniz varken ben kim olu­yorum. Eğer o var ise, doğrusu, ben yok sayılırım!* dedi.

    Damla küçüklüğünün farkında olduğu için, sedef onu bağ­rına bastı, naz ile besledi.

    Kader o damlayı öyle yükseltti ki, padişahların taç­larına lâyık inci oldu. Damla kendini bildiği için yücelik buldu.

    HAZRET-İ ALİ'NİN TEVÂZUU

    Birisi müşkil bir meselenin halli için Hazret-i Ali'ye mürâcaat etti.

    Şehirler fetheden, düşmanları hezîmete uğratan, müslümanların halîfesi Hazret-i Ali o husustaki bilgi ve düşüncesini söy­ledi. O mecliste hazır bulunan bir şahıs, Hazret-i Ali'nin cevâbına îtiraz ile:

    *-Ya Ebe'l-Hasen! Bu suâlin cevâbı buyurduğunuz vechile değildir.* dedi. O şahsın îtirazına, Hazret-i Ali incinmedi ve o şahsa hitâben:

    *-Pekâlâ. Daha iyi bir hâl çaresi bilirsen söyle.* dedi.

    Bunun üzerine o şahıs bildiğini söyledi. Rey ve görüşü yerli yerindeydi, meseleyi pek güzel halletti. Şah-ı Merdan Hazret-i Ali, o şahsın cevabını pek beğendi ve orada bulunan cemaate hitap ile:

    *-Ben yanılmışım!.. Yanılmamak, insanların fevkinde olan Allah'a mahsustur. Bu zât daha iyi cevap buldu, daha doğru söyledi!* dedi.

    Hakkı söylemek kadar hakkı kabûl etmek de bir fazîlettir.

    * * *

    Arkadaş! Kimin başında büyüklük, benlik varsa onun Hakkı-hakikati dinleyeceğini zannetme. Böyle benlik sahibi kimseler ilimden usanır; nasi­hatten arlanırlar. Evet ne kadar yağmur yağsa, taş üze­rinde gelincik çiçeği bitmez.

    Eğer sende fazîlet denizinin incileri varsa, haydi, ki­birden, benlikten âzâde olan kimselerin ayaklarına dök. Görmez misin ki gül, bir mahviyet içerisinde evvelâ toprağın bağrında tevâzû libâsını giyer ve Cenâb-ı Hakk'ın lütfuyla çiçeklerin şâhı olur. Kendisini büyük gören ise, kendi kılıcıyla târumâr olur.

    Tuba ÇINAR

    http://img472.imageshack.us/img472/8854/smileyby5.gifBEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.
    4/27/2009

    HaYaTa DaiR BeŞ KıSSa SüPeR HiSSe

    http://img11.imageshack.us/img11/2166/hayatadairr.jpg

    Birinci Ders:

    Okuldaki ikinci ayımda, hocamız test sorularını dağıttı. Ben okulun en
    İyi öğrencilerinden biriydim. Son soruya kadar soluk almadan geldim ve orada
    çakıldım kaldım. Son soru söyleydi :
    'Her gün okulu temizleyen hademe kadının ilk adı nedir ?'
    Bu her halde bir çeşit şaka olmalıydı. Kadını, yerleri silerken, hemen
    Her gün görüyordum. Uzun boylu, siyah saçlı bir kadındı. 50'lerinde falan
    olmalıydı. Ama adını nerden bilecektim ki ! Son soruyu yanıtsız bırakıp
    kağıdı teslim ettim. Süre biterken bir öğrenci, son sorunun test
    sonuçlarına dahil olup olmadığını sordu.
    'Tabii, dahil' dedi, Hocamız...
    'İş yaşamınız boyunca insanlarla karşılaşacaksınız. Hepsi birbirinden
    farklı insanlar. Ama hepsi sizin ilginiz ve dikkatinizi hak eden insanlar
    bunlar. Onlara sadece gülümsemeniz ve 'Merhaba' demeniz gerekse bile...'
    Bu dersi hayatım boyunca unutmadım. Hademenin adını da...
    Dorothy idi.

    İkinci Ders :

    Bir gece vakit gece-yarısına doğru Alabama Otoyolunun kenarında duran bir
    zenci kadın gördüm. Bardaktan boşanırca yağan yağmura rağmen, bozulan
    arabasının dışında duruyor ve dikkati çekmeye çalışıyordu. geçen her
    arabaya el sallıyordu. Yanında durdum. 60'lı yıllarda bir beyazın bir
    zenciye, hem de Alabama'da, yardıma kalkışması pek olağan şeylerden değildi.
    Onu kente kadar götürdüm. Bir taksi durağına bıraktım. Ayrılırken ille de
    adresimi istedi, verdim. Bir hafta sonra, kapım çalındı. Mua zzam bir konsol
    televizyon indiriyordu adamlar. Bir de not ekliydi, armağanda...
    'Geçen gece otoyolda bana yardımınıza teşekkür ederim. O korkunç yağmur
    sadece elbiselerimi değil, ruhumu da sırılsıklam etmişti. Kendime
    güvenimi yitirmek üzereydim, siz çıka geldiniz. Sizin sayenizde ölmekte olan
    kocamın yatağının baş ucuna zamanında ulaşmayı başardım. Biraz sonra son
    nefesini verdi. Tanrı bana yardım eden sizi ve başkalarına karşılık
    beklemeksizin yardım eden herkesi kutsasın...
    En İyi Dileklerimle,
    Bayan Nat King Cole.'


    Üçüncü Ders :

    Size Hizmet Edenleri Hep Hatırlayın...
    Bir pastanın üç otuz paraya satıldığı günlerde 10 yaşında bir çocuk
    pastaneye girdi. Garson kız hemen koştu... Çocuk sordu:
    'Çikolatalı pasta kaç para ?'
    '50 Cent.'
    Çocuk cebinden çıkardığı bozukları saydı. Bir daha sordu:
    'Peki, Dondurma Ne Kadar ?'
    '35 Cent.' dedi garson kız, sabırsızlıkla. Dükkanda yığınla müşteri vardı
    ve kız hepsine tek başına koşuşturuyordu. Bu çocukla daha ne kadar vakit
    geçirebilirdi ki... Çocuk parasını bir daha saydı ve
    'Bir dondurma alabilir miyim, lütfen ?' dedi.
    Kız dondurmayı getirdi. Fişi tabağın kenarına koydu ve öteki masaya
    koştu. Çocuk dondurmasını bitirdi. Fişi kasaya ödedi. Garson kız masayı
    temizlemek üzere geldiğinde, gözleri doldu, birden.. Masayı sanki akan
    gözyaşları temizleyecekti. Boş dondurma tabağının yanında çocuğun bıraktığı
    15 Cent'lik bahşiş duruyordu..


    Dördüncü Ders :

    Yolumuzdaki Engeller...
    Eski zamanlarda bir kral, saraya gelen yolun üzerine kocaman bir kaya
    koydurmuş, kendisi de pencereye oturmuştu. Bakalım neler olacak diye
    gözlüyor... Ülkenin en zengin tüccarları, en güçlü kervancıları, saray
    görevlileri birer birer geldiler, sabahtan öğlene kadar. Hepsi kayanın
    etrafından dolaşıp saraya girdiler. Pek çogu kralı yüksek sesle
    eleştirdi. Halkından bu kadar vergi alıyor, ama yolları temiz tutamıyordu.
    Sonunda bir köylü çıkageldi. Saraya meyve ve sebze getiriyordu.
    Sırtındaki küfeyi yere indirdi, iki eli ile kayaya sarıldı ve ıkına sıkına
    itmeye başladı. Kan ter içinde kaldı ama, sonunda, kayayı da yolun kenarına
    çekti. Tam küfesini yeniden sırtına almak üzereydi ki, kayanın eski yerinde
    bir kesenin durduğunu gördü.
    Açtı... Kese altın doluydu. Bir de kralın notu vardı içinde...
    'Bu altınlar kayayı yoldan çeken kişiye aittir.' diyordu kral.
    Köylü, bugün dahi pek çoğumuzun farkında ol madığı bir ders almıştı.
    'Her engel, yaşam koşullarınızı daha iyileştirecek bir fırsattır.'


    Beşinci Ders :

    Önemli Olan Vermektir..
    Yıllar önce hastanede çalışırken, ağır hasta bir kız getirdiler. Tek
    yaşam şansı, beş yaşındaki kardeşinden acil kan nakli idi. Küçük oğlan aynı
    hastalıktan mucizevi bir şekilde kurtulmuş ve kanında o hastalığın
    mikroplarını yok eden antikorlar oluşmuştu. Doktor durumu beş yaşındaki
    oğlana anlattı ve ablasına kan verip vermeyeceğini sordu. Küçük çocuk bir
    an duraksadı. Sonra derin bir nefes aldı ve 'Eğer kurtulacaksa, veririm
    kanımı' dedi. Kan nakli yapılırken, ablasının gözlerinin içine bakıyor ve
    gülümsüyordu. Kızın yanaklarına yeniden renk gelmeye başlamıştı, ama küçük
    çocuğun yüzü de giderek soluyordu...
    Gülümsemesi de yok oldu. Titreyen bir sesle doktora sordu :
    'Hemen mi öleceğim ?'
    Ufaklık, doktoru yanlış anlamıştı, ablasına vücudundaki bütün kanı verip,
    öleceğini düşünüyordu.

    http://img472.imageshack.us/img472/8854/smileyby5.gifBEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.
    2/9/2009

    ÇıKarSıZ SeVGi

    http://th01.deviantart.com/fs15/150/f/2007/103/8/8/kapI_duvar__kara_duvar__by_zemsiz.jpg

    Bir gün, oldukça hasta olan adam tekerlekli sandalyeyle, cam kenarındaki bir yatakta yatan başka bir hastanın bulunduğu hastane odasına getirilir.

    İki hasta arkadaş olduktan sonra,cam kenarında yatan hasta saatlerce pencereden dışarısını seyredip yatalak arkadaşına çevrede olup bitenleri anlatır .Bazı günler hastanenin karşısındaki parkta ağaçların ne kadar güzel göründüğünü ve rüzgarda nasıl dans ettiklerini anlatır.Bazı günler de, hastanenin etrafında yürüyen insanların neler yaptıklarını anlatarak arkadaşını eğlendirir. Ancak zaman geçtikçe, yatalak hasta, arkadaşının ona anlattığı güzellikleri bizzat kendi göremediğinden dolayı hayal kırıklığı yaşamaya başlar. Gitgide ondan hoşlanmamaya başlar, nihayetinde de ondan iyice nefret eder.

    Bir gece kötü bir öksürük krizi esnasında cam kenarında yatan hastanın nefesi tıkanır.
    di
    ğer hasta düğmeye basıp yardım çağırmak yerine,hiç bir şey yapmamayı seçer. Ertesi sabah, camdan dışarıda olup biteni anlatarak arkadaşını mutlu etmek için onca çaba göstermiş olan hastanın öldüğü açıklanır ve sedyeyle hastane odasından çıkarılır. Diğer hasta vakit kaybetmeden yatağının pencere yanına yerleştirilmesini rica eder ve hemşire bu ricasını kabul eder. Artık ölen hasta arkadaşının anlattıklarını kendisi görecekti.Ama adam camdan dışarıya baktığında,gördükleri karşısında derinden sarsılır, birde ne görsün pencere tuğla bir duvara bakmaktadır. Eski oda arkadaşı canlandırmaya çalışğı o inanılmaz manzaraları, sadece arkadaşını zor zamanlarında biraz rahatlatmak için sevgisinin bir göstergesi olarak hayal etmiştir; ona çıkarsız bir sevgi sunmuştur!!!


    http://img472.imageshack.us/img472/8854/smileyby5.gifBEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.

    1/31/2009

    EN DeĞeRLi ARMaĞaN


    KAF DAĞI’NIN da ötesindeki masal ülkelerinden birinde, harikalar diyarının kraliçesinin bir bebeği olmuş. Harikalar diyarının koruyucuları olan periler ve periler prensesi, küçük bebeğin beşiğinin etrafına birikmişler.

    Kraliçe etrafındaki perilere dönerek şöyle demiş:

    “Bu küçük bebeğe en değerli olduğunu düşündüğünüz şeyleri hediye edin!”

    Birinci peri uyuyan bebeğe eğilip şöyle demiş:

    “Ben sihirli gücümle sana görenin hayran kalacağı bir güzellik armağan ediyorum. Göz kamaştıracaksın!”

    İkinci peri şöyle demiş:

    “Sana öyle güzel ve derin mavi gözler armağan ediyorum ki, gördüğünü anlayacak, seni göreni büyüleyeceksin.”

    Üçüncü periye gelmiş sıra:

    “Selvi boylu olacaksın. Senden daha narin bedenli kız olmayacak bu dünyada.”

    Dördüncü peri eğilmiş beşiğe:

    “Çok zengin olacaksın. Hiçbir sıkıntın olmayacak.”

    Periler prensesi, düşüncelere dalmış:

    “İnsanların güzelliği geçicidir. Gözlerin, yüzün, vücudun güzelliği çiçeklere benzer. Yaşlanınca geçiverir. Zamanla rüzgâr en biçimli palmiyeleri bile çarpıtır. İnsanlar, zenginliğini kendilerine dağıtmayanlardan nefret eder; hepsini dağıtırsa, kendisi de fakir olur.”

    Bu düşünceler içinde:

    “Sizin şimdiye kadar bu bebeğe verdikleriniz çok kalıcı olmadı bence” demiş.

    Periler:

    “Peki ama başka ne verebilirdik ki?” diye sormuşlar.

    Periler prensesi:

    “Ben ona iyiliği bırakıyorum,” demiş. “Güneşin ne kadar mükemmel ve sıcak olduğunu bilirsiniz, ama onun ısıtacak toprağı olmasa sıcak bir kayadan ne farkı kalır? Kalbin saçtığı iyilik de güneş ışığı gibidir; hayat verir. İyiliğin olmadığı güzellik, kokusu olmayan çiçek gibidir. İyiliğin olmadığı zenginlik, bencillikten farksızdır. İyiliğin olmadığı aşk yok eder, kavurur. Sizlerin armağanları geçiciydi, iyilik ise kalıcıdır. Sonsuz bir kuyuya benzer. Ne kadar çok su çekersen, o kadar çok sulu olur, o kadar bereketli fışkırır. İyilik, dünyada tek tükenmeyen şeydir.”

    Sonra, periler prensesi uyuyan bebeğe doğru eğilmiş ve dua etmiş:

    “Kalbin sıcak olsun küçük bebek, iyi ol!”

    —Polonya halk hikâyesi

    http://img472.imageshack.us/img472/8854/smileyby5.gifBEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.
    11/25/2008

    öLüYLe RöPoRTaJ - [ Olur mu demeyin buyrun okuyun ]




    Gece bütün karanlığı ile bastırmış, şehirler yer yer aydınlık... Lambalar, ah bu lambalar, yolsuz insanlara yol gösteren lambalar. "Zulmetle ayrılık bestesi yazan'lara ışık tutan lambalar...
    Ölülerin ışığa değil, nura ihtiyaçları var. Bu sebeple mezarlıklar karanlık mı karanlık.
    Karanlığın yorganını başıma çektim, ölüyle sırdaş oldum.

    - Selamün aleyküm ya ehl-i kubur.

    - Aleykümselam ya ehl-i dünya!

    - Bizde "dinle alâkası olmayanlar"a ehl-i dünya denir, biz ise ehl-i diyanetiz.

    - Yani dünyadasınız...

    - Orası öyle, âhiretten bakınca dünyayı nasıl görüyorsunuz?

    Ölü, burada biraz dalgın dalgın düşündü, parmağıyla çenesini hafifçe kaşıdı:

    - Dünya bir okulmuş, orada tahsil yapmalıymışız, ALLAH'ı sıfatlarıyla öğrenmeliymişiz... ALLAH'ın hakimiyetim anlamalıymışız, Cennet'e lâyık bir hal almalıymışız...

    - Bunu yapanlar da var, yapmayanlar da...

    Elini salladı:

    - Yapmayanları bir yana bırak. Yapanlar da, ya anlar, ya anlamaz...

    - Anlamadım.

    - Okula yeni giden bile elektrikten haberdardır, fakat elektriği anlamış mıdır? Bunu anlamaya lise bile yetmez, fakülte gereklidir.

    - Yani sizce iman etmek, Müslüman olmak yetmez mi?

    - İman etmek, ağaçların çiçek açmasına benzer. Akasyalar,

    hatmiler, zakkum da çiçek açar amma meyve vermez. Meyve vermeyen ağaçları odun diye yakarlar, kereste diye kullanırlar Müslüman'ın meyvesi ibadetleridir, ibadet etmeyen müslüman meyve vermeyen meyve ağacına benzer. Onu da ya kereste gibi keser biçerler, veya odun gibi yakarlar. Müslümanlarin başına gelen felaketlerin sebebi budur. Meyve verenler de iki ye ayrılır, kimisi ahlat gibi olup, yenmez, kimisi armut gibidir, yenir. Yenen armut, bitki makamından insan makamına ulaşır. İnsan tekamül etmek için dünyaya gönderilmiştir, bu da İslâmiyet'i yaşamakla olur.

    - Sizce dünya nedir?

    - İnsan uzun bir yolculuğa çıkmış bir yaratık. Yolunun bir yerinde mola veriyor, işte burası dünyadır.

    - Peki, siz Ölümü bizzat yaşadınız, nedir bu ölüm?

    Güldü:

    - Mola yerinden kalkıp, yola devam etmek...

    - Ölü bir insan yola nasıl devam eder?

    Yüzüme manâlı manâlı-baktı, acı acı güldü:

    - Dedim ya: Biz uzun bir yolculuğa çıkmışız. Yüzlerce sene evvel bir başka alemdeymişiz, orada ölüp, annemizin vücudunda dirilmişiz... Bakınız: Başka alemlerde insanız, annemizin vücudunda yine insanız; amma bambaşka... Dünya da daha başka. Demek ölmek, yok olmak değil, şekil, yer değiştirmek, hayatın, bir şeklinden diğerine geçmektir.

    - Amma mezar...

    Bana acır gibi baktı:

    - Fizikte okudunuz; madde, enerjinin pekiştirilmiş (yoğunlaşmış) şeklidir. Enerji ise ALLAH'ın hayat sıfatının bir nevi tecellisi.... Mezarın maddesine- bakma, ondaki enerjiyi, yani sizin tabirinizle atomları, elektronları gör, o kapıdan gir ve hayat sıfatının çeşitli tecellileri üzerinde dolaş!

    - Peki, öldün ne oldu?'

    - Bir anlık bir karanlık, sonra kapılar açıldı, bir bambaşka aleme çıktım. Bir baktım yanımdaki dövünüyor: "Neden inanmadım?" diye. Meğer bu adam ahirete inanmazmış, görünce pişmanlığın bini bir para... Beni de büyük bir pişmanlık bastı, çünkü ahirette herşey çok açık görülüyor. Dünyada imanın esasları ne kadar nazarı ise burada o kadar açık, o kadar tatbiki...

    - Kabir azabı, Cehennem falan?

    - O pişmanlık ateşi hepsini bastırıyor. ALLAH'ın ihsan ettiği nimetler, insanların nankörlüğü... Bu mahcubiyet, en büyük ateş.

    - Bana ve okuyucularıma bir tavsiyen var mı?

    Yüzüme ters ters baktı, azarlarcasma:

    - Böyle bir soruyu sorduğun İçin tevbe istiğfar et. ALLAH'ın Kur'an'da anlatıkları, Peygamber'in sünnetleri size yetmiyormu ki, bir de bizden tavsiye veya öğüt istiyorsunuz?

    O zaman anladım ki gaflet yorganı karanlıktan daha kalınmış, ölüden izin isteyerek, mezarların diriliğinden şehirlerin ölülüğüne geçtim ve kimsesiz sokaklarda yürüyordum...



    Hekimoğlu İsmail
    BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.
    11/19/2008

    KaDeRiNiZ ve YoLuNuZ AÇıK oLSuN, HaYaT aCeLe eTMeYe GeLMeZ.



    Yıllar önce, çok uzaklarda bir adam varmış. Bu adam çalışmak amacıyla çok uzaklara gitmiş ve yıllarca çalışmış. Sonunda memleketine dönme zamanı gelmiş. Bu çalışma sürecinde toplam 3000 akçe biriktirmiş ve evinin yolunu tutmuş. Evine doğru giderken yolu büyük bir şehirden geçmiş. Yolda yürürken köşe başında birisi:

    "Bir nasihat bin akçe, bir nasihat bin akçe"
    diye bağırıyormuş. Adam düşünmüş:

    “Nasıl olur, bir nasihati bin akçeye satarlar, ben yıllarca çalıştım ve sadece 3000 akçe biriktirdim”.

    Bu işe pek aklı ermemiş ama merak işte. Duramamış ve adama bin akçe vererek o nasihati satın almış. Nasihat şöyleymiş:

    "KADERDE NE VARSA O ÇIKAR”.

    Ve yoluna devam etmiş... İlerde yine köşe başında başka bir adam bağırıyormuş:

    "BiR NaSiHaT BiN AKÇe."

    Adam yine dayanamamış bin akçe de o adama vermiş ve ikinci nasihatı da satın almış. İkinci nasihat da şöyleymiş:

    “GÖNÜL KİMİ SEVERSE GÜZEL ODUR"

    Son kalan bin akçesi ile yoluna devam etmiş. Tam şehrin çıkışında yine köşe başında bir adam bir nasihati bin akçeye satıyormuş. Adam bir parasına bakmış, bir de nasihatı satan şahsa, dayanamamış ve kalan son akçesiyle de o nasihatı satın almış. Son nasihat ise şöyleymiş:

    "HİÇ BİR İŞ ACELEYE GELMEZ".

    Parasız yoluna devam etmiş. Şehrin çıkışında büyük bir topluluk ile karşılaşmış. Topluluk telaş içindeymiş. Yaklaşmış ve oradakilerden birine neler olduğunu sormuş. Oradan birisi açıklamış, demiş ki:

    'Burada şehrin tüm su ihtiyacını karşılayan bir kuyu var, ama kuyunun içinde de canavar var. Canavar suyu tutmuş, göndermiyor. Aşağıya kim indiyse bir türlü çıkamadı. Şimdi herkes korkuyor aşağı inmeye.'

    Adam düşünmüş ve ilk satın aldığı nasihat aklına gelmiş. "Kaderde ne varsa o çıkar". Aşağı inmeye karar vermiş. İnince canavar hemen yakalamış ve yerine götürmüş. Demiş ki:

    'Buraya gelenlerin hepsine bir soru sordum ve bilemediler. Eğer sen bilirsen seni serbest bırakırım.'

    Bir dizine sarışın ve dünya güzeli bir kadın, diğer dizine de kurbağa koymuş ve

    "söyle bakalım hangisi güzel?" demiş.

    Adam düşünürken aklına ikinci aldığı nasihat gelmiş ve "gönül kimi severse güzel odur" demiş. Bu cevap canavarın çok hoşuna gitmiş. Zira canavar, kurbağanın gözlerine âşıkmış. Adamı salmış ve suyu bırakmış. Almışlar krala götürmüşler ve ağırlığınca altın vermişler.

    Adam yoluna devam etmiş ve nihayet evine varmış. Evinin camından içeri bakmış. Bir de ne görsün; karısı genç biri ile diz dize oturuyor. Hemen kılıcını çekmiş ve tam içeri girerken üçüncü nasihat aklına gelmiş :

    "Hiç bir iş aceleye gelmez".

    Kılıcını kınına koymuş ve içeri girmiş. Hoş beşten sonra karısına o genci sormuş. Kadın da:

    "Bey, sen gittiğinde ben hamileydim ve bir oğlumuz oldu. Bu genç senin oğlun" demiş.

    Mesnevi'den

    KADERİNİZ ve YOLUNUZ AÇIK OLSUN, HAYAT ACELE ETMEYE GELMEZ.

    BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.
    11/11/2008

    KeNDiNi VaZGeÇiLMeZ Mi SaNDıN ?


    Bir gün bir doktora, gerginlik ve tedirginlikten şikâyetçi olan bir hasta gelmiş. Yapması gereken çok işinin bulunduğunu; fakat kendisinin rahatsız, işlerin ise beklemeye tahammülü olmadığını söylemiş. Doktor,

    Bu işleri başka biri yapamaz mı? Ya da bir başkası size yardımcı olamaz mı? Diye sormuş. Adam,

    Onları yalnız ben yapabilirim; bütün işler bana bakıyor! Diye cevap vermiş. Doktor,  

    Sana bir reçete vereceğim. Bu reçeteyi aynen tatbik etmen gerekiyor! Diyerek, yazıp eline vermiş.

    Adam reçeteyi eline alıp baktığında, hayretler içinde kalmış. Reçetede, Her gün en az iki saat işi bırakıp yürüyüş yapacaksın ve her haftanın yarım gününü bir mezarlıkta geçireceksin yazıyormuş. Hasta adam;

    Yürüyüşü anladık ama neden mezarlık? Diye sormuş. Doktor,

    Oraya gidip mezar taşlarına bakmanı istiyorum.

    Mezarlıklar, kendilerini vazgeçilmez sanan insanlarla doludur. 

    Sen de onlar gibi ölüp mezarlığa gömülünce, kendinden başkasının yapmasına imkân olmadığını zannettiğin işlerin, başkaları tarafından da yapılmaya devam ettiğini göreceksin, demiş. 

    Evet, bulundukları noktada kendilerini vazgeçilmez gören; hâlbuki orada, problem çözmek yerine problemin bir parçası olduğunun farkına varmayan insanlar için de, doktorun reçetesi geçerli değil mi?

    Aslında, kendini bu hasta adam gibi gördüğü sürece, herkes için geçerli bir reçete..

    BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.
    11/9/2008

    Fırtına Çıktığında Uyuyabilirim




    Yıllar önce bir çiftçi, fırtınası bol olan bir tepede bir çiftlik satın almıştı. Yerleştikten sonra ilk işi bir yardımcı aramak oldu.


    Ama ne yakındaki köylerden ne de uzaktakilerden kimse onun çiftliğinde çalışmak istemiyordu. Müracaatçıların hepsi çiftliğin yerini görünce çalışmaktan vaz geçiyor, burası fırtınalıdır, siz de vazgeçseniz iyi olur diyorlardı.
    Nihayet çelimsiz, orta yaşı geçkince bir adam işi kabul etti. Adamın haline bakıp 'çiftlik işlerinden anlar mısın?' diye sormadan edemedi çiflik sahibi. 'Sayılır' dedi adam, 'fırtına çıktığında uyuyabilirim'.

    Bu ilgisiz sözü biraz düşündü, sonra boşverip çaresiz adamı işe aldı.
    Haftalar geçtikçe adamın çiftlik işlerini düzenli olarak yürüttüğünü de görünce içi rahatladı. Ta ki o fırtınaya kadar:
    Gece yarısı, fırtınanın o müthiş uğultusuyla uyandı. Öyle ki, bina çatırdıyordu. Yatağından fırladı, adamın odasına koştu: 'Kalk, kalk!

    Fırtına çıktı. Herşeyi uçurmadan yapabileceklerimizi yapalım.' Adam yatağından bile doğrulmadan mırıldandı: 'Boşverin efendim, gidin yatın. İşe girerken ben size fırtına çıktığında uyuyabilirim demiştim ya.' Çiftçi adamın rahatlığına çıldırmıştı. Ertesi sabah ilk işi onu kovmak olacaktı, ama şimdi fırtınaya bir çare bulmak gerekiyordu.
    Dışarı çıktı, saman balyalarına koştu: A-aa! Saman balyaları birleştirilmiş, üzeri muşamba ile örtülmüş, sıkıca bağlanmıştı. Ahıra koştu. İneklerin tamamı bahçeden ahıra sokulmuş, ahırın kapısı desteklenmişti. Tekrar evine yöneldi; evin kepenklerinin tamamı kapatılmıştı. Çiftçi rahatlamış bir halde odasına döndü, yatağına yattı. Fırtına uğuldamaya devam ediyordu. Gülümsedi ve gözlerini kapatırken mırıldandı: 'Fırtına çıktığında uyuyabilirim'

    Sıkıntılara zihnen (bilgi, plan), mânen (dua), maddeten (tedbir) hazırsanız, fırtına çıktığında uyuyabilirsiniz. Hayatınız boyunca.


    SevgiyLe KaLın.
    BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.
    10/15/2008

    EyVaH MaHVoLuYoRDuM...

    http://img.blogcu.com/uploads/yenilenin_kapak1.jpg


    Genç mühendis,işe yeni başladığı şirketteki bir toplantıya katıldığında, masa üzerindeki gazeteye göz atıp aniden yerinden fırladı ve (EYVAH MAHVOLDUM) gibilerinden bir şeyler söyleyip koşar adımlarla odasına girdikten sonra,kapısınıda arkadan kilitledi. Bir anda buz gibi bir hava esti içeride.

     Şirket sahibi çok babacan insandı. Toplantıyı bir bıçak gibi kesip -Bu işte bir bit yeniği var, dedi.
    Mühendise kötü bir şeyler oldu. Dikkat edin, canına kıya bilir. Şirket çalışanları, müdürün ne kadar tecrübeli olduğunu bildiklerinden hep birlikte yerlerinden fırladılar. Sekreterlerindenbiri mühendisin okuduğu gazeteye bakarak

    -Biliyorsunuz ki bu gün borsa tepe taklak geldi ,dedi. Mutlaka çok sayıda hissesi vardı.....Bir başkası
    -Faiz veye repoda ola bilir diye araya girdi. Yüzde ikiyüz sınırı aşıldı.
    Diğeri kendinden emin bir tarzda
    -Dün dolar bozduracağını söylemişti, dedi .Bu gün döviz aniden yükseldiği için, milyonlarca lira zarar etmiş olmalı.
    Şirketin muhasebe müdürü:

    -Kesinlikle yanılıyorsunuz diye lafa karıştı. Daha üç gün önce avans çekmişti, paralı insan böyle bir şey yapmaz. Olsa olsa karısıyla kavga etmiştir.

    Kadın sekreterlerden biri:
    -Öyledir öyledir diye atıldı. Hanımına geçen gün raslamıştım, çok suratsız biriydi. Bütün ihtimaller tek tek sıralanırken şirket müdürü:

    -Konuşmakla vakit kaybetmiyelim,diye gürledi. HER_AN bir tabanca sesi gelebilir içeriden. Müdürün sözleri ortalığı tekrar karıştırdı. Şirkette ne kadar çalışan varsa mühendisin kapısına yığıldı. Müdür bey,etrafındakileri bir el işaretiyle susturduktan sonra, yumuşak bir sesle:
    -Mühendis beyy! diye seslendi. Benim canım kardeşim, sakın bir çılgınlık yapma. Biliyorsunki bu dünya fanidir. Bir gün zaten öleceğiz değilmi ?

    Mühendisin bulunduğu oda müstakil olduğu için başka bir mekana bağlanmıyordu. Bu yüzdende her kez, onun içeride olduğundan emindi.Oda kapısıda özel olarak izole edildiği ve iki adet çelik levhadan yapıldığı için bütün çabalara rağmen kırılmıyordu.
    Buna rağmen içeriden çıt çıkmıyordu. Bu arada itfaiyeye haber verildi.Altıncı katta bulunan odanın pencereleri altına brandalar gerildi, ve televizyon kameramanları, yüzlerce meraklı eşliğinde canlı yayına geçerek adamın aşşağıya atlaması için duaya başladılar.

    Mühendis bey,15 dakika sonra kapıyı açtı.Yüzü ışıl ışıldı. Ve neler olup bittiğinden habersiz görünüyordu. Kapı önündeki kalabalığın şaşkın bakışları arasında


    -Az kalsın İKİNDİ NAMAZINI kaçırıyordum, diye gülümsedi. Dünya fani olduğundan bu iş İHTİMALE gelmez.
    http://img472.imageshack.us/img472/8854/smileyby5.gifBEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.
    9/19/2008

    Bu İşiN BeDeLiNi KuLLaR ÖDeYeMeZ !

    http://www.ebedi.com/resim/wallpaper/hadis1.jpg


    Allah dostu, Evliyalardan birisine bir gün,

    "Efendim, ihlas hususunda en çok etkilendiğiniz bir olay yaşadınız mı?" diye sorarlar.

    "Evet yaşadım" buyurur ve devam eder :

    - Mekke-i Mükerreme'de altın kesemi kaybetmiş, parasız kalmıştım. Basra'dan para bekliyordum ama gelmemişti. Saçım sakalım cok uzamıştı. Bir berbere girdim. "Param yok, ALLAH rızası için saçlarımı düzeltebilir misin?" diye sordum.

    Berber o anda birini tıraş ediyordu. Hemen adamın yanındaki boş koltuğu gösterip,

    - Otur buraya, dedi ve onu bırakıp beni tıraş etmeye başladı.

    Adam itiraz etti. Berber :

    - Kusura bakmayınız efendim, dedi. Sizi ücreti mukabilinde tıraş ediyorum. Ama bu genç ALLAH rızası için istedi ALLAH için olan işler önceliklidir ve bir bedeli yoktur yani ALLAH için olan işin bedelini kullar ödeyemez ve bilemez, dedi.

    Berber tıraştan sonra, cebime zorla birkaç altın sokuşturdu:

    - Acil ihtiyaçlarını karşılarsın, imkânım bu kadar kusura bakma.

    Aradan birkaç gün geçti, beklediğim para geldi. Ona bir kese altın götürdüm. Bana şu cevabı verdi :

    - Asla alamam. ALLAH için olan işin bedelini kullar ödeyemez demedim mi ben, var git işine, selamet versin.

    Helalleşip ondan ayrıldım ama tam kırk senedir ona dua ediyorum, ona dua etmeye doyamıyorum, gece kalkıp dua ediyorum...


    http://img472.imageshack.us/img472/8854/smileyby5.gifBEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.
    9/12/2008

    KeNDiNi VaZGeÇiLMeZ Mi SaNDıN ?

    Bir gün bir doktora, gerginlik ve tedirginlikten şikâyetçi olan bir hasta gelmiş. Yapması gereken çok işinin bulunduğunu; fakat kendisinin rahatsız, işlerin ise beklemeye tahammülü olmadığını söylemiş. Doktor,

    Bu işleri başka biri yapamaz mı? Ya da bir başkası size yardımcı olamaz mı? diye sormuş. Adam,

     Onları yalnız ben yapabilirim; bütün işler bana bakıyor! diye cevap vermiş. Doktor,

     Sana bir reçete vereceğim. Bu reçeteyi aynen tatbik etmen gerekiyor! diyerek, yazıp eline vermiş.

    Adam reçeteyi eline alıp baktığında, hayretler içinde kalmış. Reçetede, Her gün en az iki saat işi bırakıp yürüyüş yapacaksın ve her haftanın yarım gününü bir mezarlıkta geçireceksin yazıyormuş. Hasta adam;

     Yürüyüşü anladık ama; neden mezarlık? diye sormuş. Doktor,

     Oraya gidip mezar taşlarına bakmanı istiyorum.





    Mezarlıklar, kendilerini vazgeçilmez sanan insanlarla doludur.

    Sen de onlar gibi ölüp mezarlığa gömülünce, kendinden başkasının yapmasına imkân olmadığını zannettiğin işlerin, başkaları tarafından da yapılmaya devam ettiğini göreceksin, demiş.

    Evet, bulundukları noktada kendilerini vazgeçilmez gören; halbuki orada, problem çözmek yerine problemin bir parçası olduğunun farkına varmayan insanlar için de, doktorun reçetesi geçerli değil mi ?

    Aslında, kendini bu hasta adam gibi gördüğü sürece, herkes için geçerli bir reçete..

    http://img472.imageshack.us/img472/8854/smileyby5.gifBEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.
    9/5/2008

    Ne KaDaR "BÜYÜK"sün öğrenmek ister misin_?!..

    Ne kadar büyüksün öğrenmek ister misin?.. bir bak istersen ..


    siz koca Türkiyede 70 milyondan birisiniz


    peki milyonluk Türkiye dünyada ne kadar yere sahip siz koca dünyamızda Türkiye bakın ne kadar


    şimdi kendimi biraz daha zorlayalım güneş sisteminde dünyamızın yerine bakalım


    ya dünyamızda çok küçükmüş dediniz değil birde işin içine güneşi katalım isterseniz biliyorsunuz güneşimiz çok büyüktür


    ya bırakın bizi Türkiyeyi dünya nerede kaldı öyle güneşimiz çokkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkk büyük canım maşallah peki güneşden daha büyük bir şey var mı acaba biraz abartalım bakalım


    eyvah eyvah güneşde küçücük kaldı yahu pekiiiiiiiiiiiiiii bu antares denilen yıldız ne kadar büyük


    evet sanırım ne kadar büyük olduğunuz hakkında biraz bilgiye sahip oldunuz sizin büyüklüğünüz ve tüm bunlar Yaratan hakkında büyüklük kıyaslaması yapın

    bakalım ne kadar büyüksünüz yada şöyle diyelim ne kadar küçüksünüz


    http://img472.imageshack.us/img472/8854/smileyby5.gifBEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.
    8/28/2008

    KÂFİR Mİ MÜMİN Mİ?

    http://fatihiraz.files.wordpress.com/2007/02/camide.JPG?w=359&h=398

    KÂFİR Mİ MÜMİN Mİ?


    İmam-ı Azam'ın da bulunduğu bir mecliste birisi şöyle bir soru sordu:

     "Bir adam ki, cenneti istemez, cehennemden korkmaz, ölü eti yer, rükusuz secdesiz namaz kılar, görmediğine şahitlik eder, fitneyi sever, hakkı istemez, bu adam kafir midir, mümin mi?"

    Mecliste bulunanlar ağız birliği etmişçesine "Bunlar kafirin sıfatlarıdır, böyle bir adam kafirin ta kendisidir." dediler. İmam-ı Azam susuyordu: "Ya imam sen ne dersin?" dediler. İmam-ı Azam,
     "Bunlar müminin sıfatıdır, böyle biri müminin ta kendisidir" dedi. itiraz ettiler: "Ya imam nasıl olur, mümin cenneti istemez mi, cehennemden korkmaz mı?.." diye.
     
    İmam tek tek açıkladı: "Gerçek (bilinçli) mümin cenneti istemez, sahibini (
    Allah'ı) ister, cehennemden korkmaz, sahibinden korkar, ölü eti dediğiniz balıktır, görmediğine şahitlik eder, çünkü  Allah'ı görmez ama kesin inanır, rükusuz secdesiz kıldığı namaz
    cenaze namazıdır, fitneyi sever, çünkü fitneden maksat mal ve evladdır, (Kur'an'da mal ve evladın müminler için fitne -imtihan- olduğu belirtilmiştir); hakkı istemez, çünkü haktan kasıt ölümdür, mümin de olsa ölümü temenni etmez."
    http://img472.imageshack.us/img472/8854/smileyby5.gifBEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.