RıZa BeRKaN's profiler.B.g. / " Sevgi, saygı ...PhotosBlogListsMore ![]() | Help |
|
11/18/2009 SaMiMi ve KaLPTeN İSLAM KaRDeŞLiĞi![]() İSLAM
KARDEŞLİĞİ (AMA KALPTEN)
T. YASİR 11/3/2009 SeViYeLi~GüZeL iNSaN VaSıFLaRı![]() Güzel vasıfları fıtratımıza mâl etme hususunda nasıl bir yol izlemeliyiz? İster ahlâk-ı âliye, ister ibadet hayatımıza ait hususlarda ciddiyet ve vakar, temkin ve itmi'nân insanı olmamız ve bu vasıfları fıtratımızın bir buudu haline getirerek, benliğimizle bütünleştirmemiz şarttır. Ne var ki, bunu elde edebilmek ve bu seviyeye çıkabilmek, çıktıktan sonra da onu koruyabilmek oldukça zordur. Allah Rasulü (sav) bu vasıfları fıtratımızın bir buudu haline getirmek için bizlere yol gösterme istikametinde buyuruyorlar ki; Bu Kur'ân hüzünle inmiştir. O'nu okurken ağlayın. Şayet ağlayamıyor iseniz, kendinizi ağlamaya zorlayın.' (İbni Mâce, İkame/176; Zühd/19). Yani Kur'ân'ı huzur-u kalb ile ve itmi'nan-ı nefisle okuyun. Bu tesbitten hareketle, yukarıda bahis mevzuu edilen vasıfları kazanmada önce sun'i adımlar atabilirsiniz. Yalnız bu, meselenin derinliğine vâkıf olmayan insanlar tarafından tenkid edilebilir. Ancak sizler O'na ulaşmak için çıktığınız bu yolda, böylesi şeylere takılıp kalmamalısınız. Ahlâk-ı âliye adına zikredegeldiğimiz düşünceler içinde bazı misaller vererek mevzuyu biraz daha açmaya çalışalım. Az konuşma, güzel ahlâka ait prensiplerin -zannediyorum- başında gelir. Efendimiz'in beyanına göre çok konuşanın çok sakatatı olur. İşte bu çok sakatat da hiç farkına varılmadık şekilde insanı cehenneme götürür. Onun için Allah Rasulü (sav), kendisine soru sorulmadan ya da bir maslahat gözetmeden asla konuşmazdı. O'ndan bu dersi alan Sahabe-i izâm hazerâtı da hep aynı şekilde hareket ederdi. Meselâ, sadakat kahramanı Hz. Ebu Bekir -sahih kaynaklarda şimdiye kadar rastlamadığım ama doğru olmasa bile, hiç yadırgamadığım ve yadırgamayacağım bir menkıbeye göre- ulu orta konuşmamak için ağzına küçük bir taş koyarmış; konuşması gerektiği zaman onu çıkartır, konuşur, sonra tekrar koyarmış. Evet, onun gibi bir temkin insanı, kendini zabt u rabt altına almak için böyle bir şey yapmış olabilir. Bu menkıbeye, sahih kaynaklara dayanarak hicretten sonra, Hz. Ebu Bekir'in Nebiler Serveri Hz. Muhammed'in (sav) yanında birkaç yüz kelimeyi geçmeyen konuşmaları mesned olarak gösterilebilir. İnsan kalbî, ruhî ve fikrî hayatı adına bir şeyler anlatıyor, anlattığı şeylerle muhataplarının ufkunu açıyorsa, onun konuşmasında yarar vardır. Aksi halde, bütün konuşmaları israf-ı kelam cümlesi içinde mütalâa edilebilir. Rica ederim, akan bir derenin kenarında abdest alırken suyu israf etmemeyi emreden bir dinin, insan için sudan çok daha önemli cevher gibi kelimelerini israf etmesi nasıl caiz olabilir! Öyleyse hiçbir gereği yokken bir mânâ ifade etmeyen boş ve abes yere konuşmalara çok rahatlıkla sakıncalı nazarıyla bakabiliriz. Mesela; 'Buradan taksiye bindik; Akhisar'a, oradan Balıkesir'e gittik. Balıkesir'in içinde iken bir tır yanımızdan geçti... vs.' Böyle Dudu nineler gibi durmadan, hiçbir şey vaadetmeyen ve muhteva derinliği olmayan sözlerle laf ebeliği yapmak elbette mahzurludur. O halde yeme, içme, giyim ve kuşamda olduğu gibi, konuşmada da iktisadî olacak, şu tema, şu anafikir kaç kelime ile anlatılabilir, hesap edilecek ve öyle konuşulacaktır. Öyle konuşulacaktır ki, kat'iyen israf-ı kelâm ve bu suretle israf-ı zaman olmasın. Zaten ehlullah 'kıllet-i kelâm', 'kıllet-i taam', 'kıllet-i menâm' diyerek insanın dünya ve ukbâ hayatı adına bu çok önemli üç meseleyi, kendilerine düstur-u hayat edinmişlerdir. İşte böyle sözü tartarak, süzerek, ağızdan çıkacak her kelimeyi düşünceye vize ettirerek konuşma bir ahlâk işidir. İnsanın bu ahlâkı kazanabilmesi ve fıtratının bir parçası haline getirebilmesi de bir hayli zaman ve bir hayli çaba ister. Bunun gibi, dünyevî hazları terkedip, cismanî meyillere karşı koyma mânâlarına gelen 'zühd' de bir ahlâk olarak çok önemlidir. Tasavvufta çok ciddi bir yere sahip olan zühdün genel çerçevesi, tasavvuf düşüncesinin bir ekol, bir mektep olarak ele alınmasından çok daha önceleri, Efendimiz (sav) tarafından bir ruh ve mânâ olarak belirlenmiştir. Üstad'ın konuya yaklaşımını da işin içine katacak olursak, 'dünyayı kesben değil, kalben terk etme', dünya ve mâfîhaya iltifat etmeme, dünyevî herhangi bir beklenti içine girmeden ve geride hiçbir şey bırakmadan ahirete intikal edebilme anlamında bir zühd, her mü'minin hele hele günümüzde bu kudsî dâvâya gönül vermiş hizmet erlerinin vazgeçilmez bir vasfı olmalıdır. Başlangıçta mal-menal, makam-mansıb, şöhret vs. bütün yönleriyle dünyaya karşı böyle bir tavır belirleme çok zor olabilir. Ama bu düşünce, küçük şeylerden başlayıp büyük şeylere doğru işletile işletile bir gün gelir ki, insanın lâzım-ı gayr-i mufârıkı olur. Yani insan, 'bugün bir elbisem var, ikinci bir elbisem olmasına gerek yok. Aksi halde yarın üçüncüsünü, dördüncüsünü ister ve bu ahlâk bir gün bütün hayatımı sarar' diye düşünmeli ve bu mânâda peygamber ahlâkı olan zühdü işlete işlete onu hayatına mâl etmelidir. Güzel ahlâka ait bu iki örneğin yanı sıra ciddî olma, gözünü haramdan sakınma, kibire girmeme gibi daha nice vasıflar sayılabilir. İbadete gelince; mesela namaz. Namazı öncelikle vaktinde edâ etmekten başlayıp, onu duya duya, âdeta yudumlaya yudumlaya kılma da, aynı şekilde bir temrinat meselesidir. Yani insanın namazını sırtından bir yük atıyorcasına kerhen kılması değil de, Allah'ın icabet kapılarını kendisine açabilecek bir seviyede aşk ve şevkle, duya duya kılması elbette birden ulaşılabilecek bir zirve değildir. Fakat insan, onu da işlete işlete fıtratına mâl edebilir; daha doğrusu etmek zorundadır. Netice itibarıyla; insan, hayatının bütününü nefsinin serazad arzu ve isteklerine rağmen, iradesinin hakkını vererek yaşamalıdır. Bunun için de insanı insan yapan vasıfları, Kurân'ın ve Sünnet'in rehberliğinde, fıtratının bir parçası haline getirmeli ve onları hayatına hayat kılmalıdır. M.Fethullah GÜLEN
10/29/2009 Bir kutsal emanettir hayat dediğin...Elinde birikmiş duaların varsa eğer...![]() Bir
kutsal emanettir hayat dediğin. Bir kutsal
emanettir hayat dediğin.
Gurupta tezahür eden ihtişamın efsunuyla kendinden geçersin.
Bir kutsal
emanettir hayat dediğin.
Alnındaki secde çiçeklerini toplayıp öyle gidersin. Sonra, göklere yolladığın
duaların yağmur misali dökülür göklerden rahmet olup. Tüm basamakları bir secde
hızıyla geçip ulaşırsın en sevgiliye. Bir vuslat sevinci sarar ruhunu. Göklerin
fevkindeki hislerin yağar üstüne. Benliğinin esrarı çözülür ve ten kafesi göçer
gider yurduna. Tüm hüzzam ağıtlar seni söyler sonra. Merhametin senden fazlaysa
ve heybende sevgi doluysa..
Elinde
birikmiş duaların varsa...
Elinde
birikmiş duaların varsa...
Elinde
birikmiş duaların varsa eğer...
Elinde birikmiş duaların varsa eğer...
Elinde
birikmiş duaların varsa. Yüreği güzel, Sevgili SemaNur'a değerli katkılarından dolayı en kalbi sevgi, saygı ve hürmetlerimi sunuyorum. 8/19/2009 Yaratan Rabbinin adıyla OKU !![]() Hepimiz biliriz, ilk inen ayetler 'Alâk suresinin ilk beş ayeti,
ve ilk emir de "ikra!", yani "oku!".
halakal-insâne min 'alak
O
insanı bir alak'tan yarattı
"O ki, kalemle öğretti." 'allemel-insâne mâ lem ya'lem
İnsana bilmediği şeyleri öğretmiştir Hayatta kimi sorularımızın cevabını akıl ve beş duyu ile çözebiliyoruz. "Nasıl?" sorusu mesela... Ya da "Ne?". Ancak "Niçin?" sualinin cevabını bize ancak vahiy öğretiyor. İlk beş ayet burada nihayet buluyor. Ve çok azametli iki ayet çıkıyor karşımıza: kellâ innel-insâne leyatgâ Hayır! Muhakkak insan azar en raâhustagnâ kendini müstağni gördükçe Ve insan... Neye sahipse, ona onu Allah verdiği halde, kendinin aslını unutur ve Allah'ın nimetlerine ihtiyaçtan kendini beri görür. İsyan eder. Kibreder. Azar. Halbuki:
5/7/2009 VeRiLeN NiMeTLeRiN HaKKıYLa DeĞeRLeNDiRiLMeSi![]() Tüm
insanlığı hayat veren sözleriyle uyaran Allah'ın Resulü (a.s.m.),
"verilen nimetlerin hakkıyla değerlendirilmesi" konusunda çok
durmuştur.
Nitekim konuyla ilgili bir hadislerinde şöyle buyurur: "İnsanoğluna şu beş şeyden hesap sorulmadıkça onun ayakları Kıyâmet
Gününde Rabbinin huzurundan ayrılmayacaktır: Ömrünü nerede
tükettiğinden, gençliğini nerede yıprattığından, malını nerede kazanıp
nereye harcadığından ve öğrendiği ilimle nasıl amel ettiğinden."
(Tirmizi, Sıfâtü-l Kıyâme: 1)
Görüldüğü gibi burada her yaş ve her baştaki insanı yakından ilgilendiren beş nimetin hesabının sorulacağı belirtilmektedir. Ömrünü nerede tükettiğinin sorulması, bir bakıma "hayat nimeti"nin ve insana ihsan edilen "zaman"ın nerede harcandığıyla ilgilidir. İnsana, hayatı ve zamanı ihsan eden Allah olduğuna göre, bu nimet Onun rızası ve emirleri doğrultusunda kullanılmalıdır. Yüce Peygamberimiz (a.s.m.), İbn-i Abbas'dan rivâyet edilen bir hadiste, "İki nimet vardır ki, insanların çoğu bunda aldanmıştır: Sıhhat ve boş vakit" (Tirmizi, Zühd: 2405) buyurarak, mühim bir zaafımıza dikkat çekmiştir. Maalesef, birçoğumuz, özellikle sıhhat ve zaman bakımından bol imkânları bulunan gençler, bu hususta yanılmaktadırlar. "Gençliği nerede yıprattığı"nın sorulması ise, doğrudan gençleri ilgilendirmektedir. Bu sorgulama, "gençliğin güzel yaşamak, hoşça vakit geçirmek, gülüp eğlenmek" için verilmediğini göstermektedir. Madem ki gençlik, Allah'ın nimetleri bakımından birçok artıları olan bir devredir; onun şükrü de, bu nimeti Allah'ın izni dairesinde kullanmaktır. Gençlere ihsan edilen "güç, kuvvet, sıhhat, âfiyet" gibi nimetler, daha fazla sevap kazanmanın birer vasıtası olmazlarsa, dünyada da, âhirette de başımıza belâ olabilirler. "Malın nerede kazanılıp nerede harcandığının" sorulması da, tüm insanları uyaran bir alârm zili hükmündedir. Çünkü, bu cümleyle, herkesin helâl kazanıp helâl yollara harcaması istenmektedir. Parayı Allah'ın razı olduğu yollarla kazanmak ve Onun rızasına uygun yerlere sarf etmek, dünyevî harcamalarımızda israf etmemek gerekir. "Öğrenilen ilimle nasıl amel ettiği"nin sorulması, aslolanın öğrenmek değil, onu hayata geçirmek olduğunu göstermektedir. Kur'an'da Rabbimiz öğrendiği ilmi uygulamayan insanları, "kitap taşıyan eşeklere" benzetmektedir. Çünkü, her ikisinin de taşıdığı ilimden bir kazancı yoktur. Yine Peygamberimizin (a.s.m.), "İnsanlar helâk oldular âlimler müstesna, âlimler de helâk oldular ilmiyle amel edenler müstesnâ, amel edenler de helâk oldular ihlâslı olanlar müstesnâ, ihlâslılar da büyük bir tehlikenin üzerindedirler" hadîsi, hepimizi titretmeli ve daha bir dikkatli olmaya sevk etmelidir. Yukarıdaki izahlarla birlikte bu hadiste önemli bir soruya da cevap var. Bu hadis, "Yaşlanınca ibâdet ederiz" diyen gençlerin büyük bir hata ettiğini gösteriyor. Böylece insanın sadece yaşlılık döneminden değil, gençliğinde yaptıklarından da sorumlu olduğu ihtar ediliyor. Nitekim Kur'an'da Zilzal Sûresinde, "Kim zerre kadar iyilik yaparsa onu görür, kim de zerre kadar kötülük yaparsa onu görür" buyrularak, insanın bütün ömründe yaptıklarından sorumlu olduğu ifâde edilmiştir.
Yukarıdaki hadîsimizi tamamlayan şu hadîsteki uyarılara da kulak vermek gerekir:
"Beş şey gelmeden evvel beş şeyi fırsat bil: 1. Ölüm gelmeden önce hayatının, 2. Hastalık gelmeden önce sağlığının, 3. Meşguliyet gelip çatmadan önce boş vaktinin, 4. İhtiyarlık gelmeden önce gençliğinin, 5. Fakirlik gelmeden önce zenginliğinin." (Hâkim: Müstedrek) Rabbim cümlemizi, "hayatını, sağlığını, vaktini, gençliğini ve zenginliğini" Allah'ın rızası yolunda sarf edenlerden eylesin. (AMİN) Cemil TOKPINAR
BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN. 3/19/2009 Elhamdülillah… Elhamdülillah… Elhamdülillah…![]() Yine bir günün başlangıcındayız, yine sabahların eşsiz güzelliği; sabah güneşinin kıskandıran ışınlarının yüzlerimize vurmasıyla gözlerimizi kımıldatıyor ve yeni bir gün’e gözlerimizi bir daha ve bir daha açıyoruz… Yatağımızda keyif çatmak istiyoruz azıcık… Her insan yeni bir hayal, yeni bir umut, yeni bir dünya kuruyor belki de kendine… Tevvab(cc) oluyor bazen… Tevbelerimizi kabul buyuruyor katından. Bazen de, Rafi(cc) oluyor ve dilediğini yükseltiyor. Esma-ül Hüsna’yı kuşanıyor Yaradan… Her sabah, her öğlen, her akşam, her dakika, her saniye hatta her salise… Her sabah umutla başlıyorsak gün’e umutlarımızı taze tutmamıza vesile Olan asıl varlığa hamd ederek başlamalıyız. Elhamdülillah… Elhamdülillah… Elhamdülillah… O Kİ ; ” HERŞEY O’NA MUHTAÇTIR ANCAK O KİMSEYE MUHTAÇ DEĞİLDİR ” ! (*) Selam ve Dua ile… (*) İhlâs suresi 2.ayet tefsiri
Esma Mert BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.![]() 2/4/2009 Böyle yaratılmış olmanın bayramı...![]()
BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN. 2/3/2009 Bize biraz Cennet'i anlat.. Ruhumuzu Ferahlandır...
Cennet ırmakları için, tertemiz su ırmakları, süt ırmakları, bal ırmakları gibi tefsirler yapılıyor. Ve daha ifade edilemeyen nice ırmaklar... Bu ırmakların küçük misalleri dünyamızda da mevcut.
Dünyamızda da her gün bir süt nehri akıyor... Ama biz bu nehrin tamamını birden göremiyor, ancak, memelerden dökülen kısmına vakıf olabiliyoruz...
Nil, dicle, fırat gibi bu nehirler de, asırlardır bitmeden tükenmeden akıyorlar...
Bizi cennet ırmaklarından ve adn cennetlerindeki hoş meskenlerden haberdar eden ve o beldelere hazırlanmaya teşvik buyuran rabbimiz, âyet-i kerimenin sonunda şu ulvî ders ile kalbimizi rızasına çeviriyor; bütün amellerimizi ihlâsla yapmamızı ders veriyor: “Allah’ın rızası ise hepsinden büyüktür. İşte asıl büyük saadet de budur.”
Cennet
her türlü lezzetin olduğu bir yerdir. Taşıyla torağıyla hayattar olan
cennet, insanın her arzusunun yerine getirildiği sonsuz saadet
yerdirir. Böyle bir saadet, sadece konuşmakla olmaz.
Kötü inançların orada yeri yok. Küfür, şirk, dalâlet gibi...
Bu
hadis-i şerifi ile resulûllah efendimiz (a.s.m.) Bizlere bu dünya
tarlasından en güzel, en verimli biçimde istifade etmemizi tavsiye
ediyor. Ve yine, ekeceğimiz şeylerin burada bir çekirdek iken ötede
sümbülleneceğini bire bin, yetmiş bin ve daha fazla meyveler vereceğini
müjdeliyor bize... Mü’minin yemesi, içmesi, konuşması, dinlemesi,
tefekkür etmesi, hepsi birer çekirdek gibi. Bunlar helâl dairesinde
işlenirlerse birer cennet ağacı olacaklar...
Dinî
ve ilmî bir sohbete katılan insan, orada, o tarlada çok şeyini ekiyor.
O mecliste geçen fâni dakikalarına bedel ebediyet kazanıyor. Dinlediği
sözlere bedel, cennet sohbetlerini dinlemeğe aday oluyor. Anlamasına,
tefekkür etmesine bedel, cennetteki anlayış ve tefekkür gücüne güç
katıyor. Seyrettiği mü’min çehrelere bedel, cennette nuranî simalarla
karşılaşmağa dua etmiş oluyor...
Rabbimiz bize o beldeyi şöyle müjde veriyor: “Allah, mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara, altlarından ırmaklar akan cennetler vaat buyurdu... Orada ebedî olarak kalacaklar. Hem de adn cennetlerinde hoş meskenler var... Allah’ın rızası ise hepsinden büyüktür... İşte asıl büyük saadet de budur.” (tevbe, 72)
Babasının
sözünü, sadece onun rızasını kazanmak için, severek yerine getiren bir
çocukla, bu emri, meselâ, çikolata gözeterek tutan diğer bir çocuk
arasındaki fark ne kadar büyüktür!.. Ruh
cennet köşkünü ve hurilerini sadece seyreder... Cennet ırmaklarına
bakmakla yetinir... Onların şu veya bu nehir olması onu pek
ilgilendirmez. Bu takdirde, dünya nimetlerinden sonsuz denebilecek
kadar üstün olan cennet nimetleri, tam tersine dünya nimetlerinden çok
aşağı düşmez mi?.. Cennette süt nehrini seyretmektense bu dünyada bir
bardak süt içmek daha iyi değil midir?.. Ruh
böyle noksan bir cennetle tatmin olmaz... Böyle bir anlayış sadece,
haşrin cismanî olmasını aklına sığıştıramayanların vehimlerini tatmin
eder; o kadar...Maddî ve manevî her türlü lezzetin asıllarıyla dolu
olan cennet yurduna sırattan gidiliyor... Sıratı salimen geçenler
cennet kapılarına ulaşıyorlar. Âhiretteki her şey gibi, bu sırat
hâdisesinin de çekirdeği dünyada. Bu dünyada bütün işlerini Allah’ın
emri üzere yürütenler, dilleriyle daima doğruyu ifade edenler, âhiret
âleminde, sıratı salimen geçeceklerdir... Sıratın sağından da solundan da düşülse altı cehennem. Bu hakikatin da dünyada çekirdeği mevcut... İfrat da insanı helâk ediyor, tefrit de... Yâni aşırılığın her iki cinsi de insana felâket hazırlıyor...Demek ki insan, daima bir eliyle ifratı, diğeriyle tefriti bir kenara itecek ve bir ömür boyu böylece kulaç kulaç yol alacaktır ki, cennete varabilsin; o saadet mahalline ulaşabilsin. BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN. 10/15/2008 HeMeN ŞiMDi !...![]() ŞÜKREDELİM. HEMEN ŞİMDİ! İçinde bulunduğumuz durumdan ve sahip olduğumuz koşullardan şikayet ederken, karşılaştırmayı hep elimizde olmayanlarla yada sahip olmak istediğimiz daha iyi imkanlarla yaparız. Halbuki, nelere sahip olduğumuzu, bunların önemini ve yokluklarında nasıl bir durumda olup neler hissedebileceğimizi bir düşünsek, şükredecek ne kadar da çok şeyimiz olduğunun farkına varabiliriz. Örneğin, arabamız olmadığı için okula yada işe arabayla gidememekten, otobüs yada dolmuşla gitmekten şikayet etmek yerine; otobüse binebilecek kadar imkanımız olduğuna, o mesafeyi yürümek zorunda kalmadığımıza şükretmeliyiz. Eminim bu yazıyı samimiyetle okuyan ve bu örneğin üzerinde ciddi ve derin bir şekilde düşünen akıl ve gönül sahiplerinin aklına otobüse binebilecek imkanları da olmayan ve yürümek zorunda kalanlar geldiğinde; aynı zamanda yürüyebilmenin de çok büyük bir nimet olduğunu hatırlayarak, Allah’ın bize vermiş olduğu bedenimizin yürüme fonksiyonunu yerine getirebilecek kadar sağlıklı olmasına, ayağa kalkmak ve bir yerlere gitmek için başka birinin yada bir aletin yardımına muhtaç olmadığımıza şükretmek de mutlaka gelecektir. Öyleyse, Yüce Rabbimizin lütfundan bizlere sağladığı imkanları, içinde bulunduğumuz her durum ve şartta samimiyetle değerlendirerek sahip olduklarımıza şükretmeliyiz.Eğer bu yazıyı sonuna kadar okuduysanız; hemen şimdi bilgisayarınızın yada internet erişiminizin olmasına, böyle siteler oluşturarak sizi şükretmeye hayra ve barışa sevk eden kişilerin olmasına, okuma becerinizin olmasına, yazıyı okuyabilecek gözlere, anlayabilecek akla sahip olmanıza, böyle sitelere girip dini yazıları okumaya zaman ayırabilecek kadar dine ilginizin olmasına ve imanınıza şükrederek başlayabilirsiniz. selamların ve duaların en güzeli sizinle olsun hayırlı vede bereketli günler ALLAH'A EMANET OLUN BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN. 9/1/2008 ZaMaN RaMaZaN ANLaTıLMaZ YaŞaNıR
8/5/2008 ALLAH'a TeVeKKüL EDeNe ALLAH KaFiDiR.![]() ![]() Eğer mü'min iseniz Allah'a tevekkül ediniz.(Mâide/23)
Tevekkül edenler, Allah'a dayansınlar.(İbrahim/12) Kim Allah'a tevekkül ederse, Allah ona kâfidir.(Talâk/3) Çünkü Allah, kendine dayanıp güvenenleri sever.(Âli İmran/159) Allah o makam sahibini sever. Onun sahibi Allah'ın zimmetindedir. O ne büyük makamdır. Allah'ın kendisine kâfi olup, sevip koruduğu kimse, muhakkak büyük bir zaferi elde etmiştir; zira mahbub, azap vermez, uzaklaştırmaz ve mahrum bırakmaz.Allah, kuluna kâfi değil mi? (Zümer/36) Bu bakımdan Allah'tan başkasına güvenen tevekkülü terkedendir. Böyle bir kimse bu ayeti yalanlayanın ta kendisidir. Çünkü bu ayet, hakkı söyletmek hususunda bir suâldir. Kim Allah'a tevekkül ederse muhakkak Allah Aziz ve Hakîm'dir,(Enfâl/49) 'Aziz'dir'; kendisine sığmanı zelîl ve cenâbına iltica edeni zayi etmez. 'Hakîm'dir'; tedbirine tevekkül eden bir kimsenin tedbirinde kusur etmez. Allah'tan başka taptıklarınız size rızık veremezler. Siz rızkı Allah'ın yanında arayın, O'na ibadet edin! (Ankebût/17) Oysa göklerin ve yerin hazineleri Allah'ındır. Fakat münâfıklar anlamazlar. (Münâfikûn/7) Bütün işleri O idare eder. O'nun izni olmadan hiç kimse şafâat edemez. (Yunus/3) Kur'an'da Tevhid'den her ne zikredilmişse o, Allah'tan başkasından ilgiyi kesip Vâhid ve Kahhâr olan Allah'a tevekkül etmeye çağırmaktadır. Hadîsler Mahşerde bana bütün ümmetler gösterildi. Ümmetimi dağ ve ovaları doldurduğu halde gördüm. Onların çokluğu ve görünüşleri hayretimi çekti. Bana denildi ki: Yine Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: Kim her şeyden yüz çevirip Allah Teâlâ'ya yönelirse, Allah Teâlâ her sahada ona kâfi gelir ve ummadığı bir yerden onun rızkını verir. Kim dünyaya yönelirse Allah Teâlâ onu dünyaya havale eder.3
Hz. Peygamber aile efradının başına bir sıkıntı geldiğinde şöyle buyururdu: Kim başkasından muska talep eder veya dağlanırsa o, tevekkül etmemiştir.5 Rivayet ediliyor ki: İbrahim (a.s) mancınıkla ateşe atıldığı zaman Cebrail yaklaşıp 'Bir ihtiyacın var mı?' diye sorunca, İbrahim (a.s) 'Sana hiçbir ihtiyacım yoktur' dedi. Bu sözünü daha önce Hasbinallahu ve ni'mel vekîl (Allah bana kâfidir ve O ne güzel vekildir) sözünü yerine getirmek için haykırdı; zira İbrahim (a.s) ateşe atılmak üzere tutulduğunda böyle demişti. Bu nedenle Allah Teâlâ şu ayeti indirdi: Allah Teâlâ, Hz. Dâvud'a (a.s) vahyederek şöyle buyurmuştur: 'Ey Dâvud! Herhangi bir kulum halktan yüz çevirip bana sığınırsa, o kuluma gökler ve yer ehli hile yapmak istese bile ona mutlaka bir çıkış yolu ihsan ederim!' Ashab'ın ve Alimlerin Sözleri Tâbiînden Saîd b. Cübeyr şöyle anlatıyor: 'Bir defa beni akrep ısırdı. Bundan ötürü annem muska yapmam için bana yemin verdirdi. Bunun üzerine ben de ısırılmamış elimi muskacıya uzattım'. İbrahim b. Ahmed el-Havvas bu ayeti sonuna kadar okuduktan sonra dedi ki: 'Bu ayetten sonra bir kul için, Allah'tan başka hiç kimseye sığınması uygun değildir'. Bir âlim şöyle demiştir: 'Senin için Allah'ın zimmetinde bulunan rızık, sana farz kılınan amelden seni alıkoymasın ki o zaman ahiretin zayi olur. Dünyadan da ancak Allah'ın sana takdir ettiğini elde edersin'. Yahya b. Muaz şöyle demiştir: 'Talep etmeksizin kulun rızık elde etmesinde, rızkın kulu talep etmekle görevli olduğuna dair açık bir delil vardır!' İbrahim b. Edhem dedi ki: "Bir rahibe şöyle sordum: 'Nereden yiyorsun?' Bana 'Bunun ilmi bende değildir. Fakat bana nereden yedirildiğini rabbimden sor' diye cevap verdi". Harem b. Hayyam 6 Veysel Karanî'ye şöyle sordu: 'Nerde olmamı emredersin?' Veysel Karanî, Şam'a işaret etti. Harem 'Orada geçim nasıldır?' deyince Veysel 'Şu kalplere yazıklar olsun! Onların içine şüphe düşmüştür. Nasihat olanlara fayda vermez' dedi. Bazıları şöyle demiştir: 'Ne zaman ki Allah'a, vekil olmak yönünden razı olursan, her hayra giden yolu elde edersin'.. 1) Müslim,Buhârî ![]() ![]() BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN. 3/11/2008 Ya RaB ! NiMeTLeRiNi GönLümüze DuYuR !
Şu fani dünyada, unuttuğumuz misafirliğimizi ve Yüce Mevla’nın imtihan için bu dünyaya bizleri gönderdiğini bir hatırlayalım.Uyanalım şu gaflet uykusundan yani !Çekilelim şöyle tenha bir köşeye ve düşünelim.Sonra şu soruları sıralayalım zihinlerimizde: “Allah’u Teala’nın bizler için yarattığı kaç çeşit nimet var ?” “Verdiği nimetlere karşılık şükrediyor muyum?” “Günde şu kadar öğün yemek yiyorum da karşılığında ne sunuyorum Rabbime?” “Onca yıl çalıştım, didindim malım, mülküm oldu; bunlar ‘Rabbimin bir ihsanıdır’ diye hiç aklıma geliyor mu?” “Ya su gibi bir nimet olmasa ne yapardık?”……….. Soruları uzatmak mümkün ve kolay da anlamlı cevaplar verebilmek kolay mı? Elbette ki değil! * * * Korkumuz ne küresel ısınma ne de kıtlık olmalı.Aksine zihnimizde şimşekler çaktıracak, aklımıza gelince tüylerimizi diken diken edecek, kalp atış ritmimizi hızlandıracak olan korkumuz “verilen nimetlere hakkıyla şükredip şükredemediğimiz” olmalı.Hakkıyla şükredebildikten sonra küresel ısınma ve kıtlık bizler için teferruattır diye düşünüyorum. Bize bir yakınımız yada dostumuz hediye verdiği zaman nezaket gereği teşekkür ediyoruz.Hatta bunun beşeri münasebetlerde olmazsa olmaz bir ilke olduğunu düşünüyor, teşekkür etmediğimiz takdirde “nezaketsiz”, “nankör” gibi etiketlerin bize yakıştırılabileceğini kabul ediyoruz da acaba Rabbimizin bize sunduğu bunca nimete karşı şükretmemeyi de NANKÖRLÜK olarak algılayabiliyor muyuz? Zira Ayeti Kerimede şöyle buyuruluyor: “Öyle ise siz beni (ibadetle) anın ki, ben de sizi anayım.Bana şükredin; sakın bana nankörlük etmeyin !” (Bakara Suresi, Ayet:152) Verilen nimetler şükretmek biz kullar için vâciptir. İmam-ı Rabbani Hazretleri bu mevzuyu Mektubat-ı Şerif’inde şöyle izah etmiştir: “Bil ki; nimet verilen üzerine nimeti veren Allah’a şükretmek aklen ve şer’an vâciptir.Şükrün , gelen nimetin miktarınca vacip olduğu da malumdur.O halde nimetin gelişi ne kadar çok olursa, nimete şükrün vacipliği de o kadar ziyade olur.Binâenaleyh zenginlerin zenginliklerine göre fakirlerden kat kat fazla şükretmeleri icap eder.İşte bunun için, Hadis-i Şerif’te “Bu ümmetin fakirleri zenginlerden beş yüz sene evvel cennete girerler” buyuruldu. (Mektubat-ı İmam-ı Rabbani, Cilt1, 71.Mektup) Allah’u Teala cümlemizi nimetlerine hakkıyla şükredebilenlerden eylesin. BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN. 1/20/2008 “Yâ Rab, NiMeTLeRi GöNLüMüZe DuYuR !![]() “Yâ Rab, nimetlerini gönlümüze duyur!.” Cenab-ı Hakk’ın insanlara olan fazl ve keremi, lûtf ve ihsanı, bazen o insanların liyakatlarına bakarak, bazen de liyakat gözetilmeden verilir. Allah fazlından dilediğine dilediği kadar ihsan eder. O, bazı insanlara, ekstradan çok büyük lûtuflarda da bulunur. Sahabe-i Kiram Efendilerimiz böyle bir lûtfa mazhar olmuş; yektâ bir Nebi’ye, seçkin bir ümmet olarak gelmiş ve o Nebi’nin kendilerine emanet ettiği vazifeyi bihakkın yerine getirmiş, o mazhariyete şükürlerini eda ederek yeni lûtuflara kapılar aralamışlardır. Allah Teâlâ, bugüne kadar bize de pek çok lûtuf ve ihsan bahşetmiştir. Onca sıkıntıya, dalâlet karanlıklarına rağmen, O’nun engin rahmet ve inayetiyle çok kısa zamanda mahmur vicdanlar uyarılmış, milyonlarca insan imanını aksiyona dönüştürmüş ve bir yeni destan yazmaya durmuştur. Dünyanın dörtbir yanında kendine rağmen yaşayan, etrafına insanlık dersi veren, her haliyle Allah’ın şahidi aydın simalar, renk renk çiçekler olarak yeryüzünü bir gülistana çevirmişlerdir. Üzerimizde bulunan her şeyi Allah’tan bildiğimiz ve bunu hep hatırda tuttuğumuz takdirde -inşaallah- bir kısım tehlikelere düşmekten kurtulur ve emniyet içinde ötelerin sahillerine ulaşırız. Yoksa, Allah muhafaza nimetleri göremez hale gelir, nankörlüğe düşeriz de, bu kötü hal Allah’ın lûtfettiği nimetlerin kesilmesine sebebiyet verir. Ya Rabb! Biz kendimizi değiştirmedikçe Sen bizi değiştirmez; biz nimetleri Senden bilip şükrettikçe Sen onları eksik etmezsin. Nimetlerini gönüllerimize duyur ya Rabbi. Bizi şükreden kullarından eyle. Amin. Osman Şimşek Ali BUDAK BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN. |
|||||||||||
|
|