RıZa BeRKaN's profiler.B.g. / " Sevgi, saygı ...PhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    11/18/2009

    SaMiMi ve KaLPTeN İSLAM KaRDeŞLiĞi



     İSLAM KARDEŞLİĞİ (AMA KALPTEN)

    İnsanların, özelliklede müslüman bireylerin aralarındaki fikir ayrılıklarını ve birbirleriyle olan ilişkilerini düzeltmeye çalışırken, daha çok sanal âlemde karşı tarafa yazdıkları yazılarda, uslub ve yaklaşımları, malesef müslüman şahsiyetli ve vahyin belirlediği fıtratında gereği olan ahlaki ilkelere bağlı kalmamaktadır.
    Herhangi bir kardeşin yazdığı yazıları onun fikri bağlamında herhangi cemaat veya gruba bağlıntılı kılınarak, sanki ortak paydamızın dışına itilmeye sebep vermekte olduğunu görüyorum.
    Bence en önemli ortak paydamız islam kardeşliği (ama samimi ve kalpten) olmalı, bunlar olduktan sonra bir müslümanın diğer müslümana fikrinden dolayı hoş olmayan yakıştırmalarda bulunup suçlama yapması düşünülemez! Çünki islam kardeşliği bunu yasaklar.

    İSLAM KARDEŞLİĞİ VE İLİŞKİLER:

    Müslüman bireylerin öncelikle düşüncelerini herzaman müslümanca düşünme üzerine bina etmeleri gerekir ki ondan sonra müslümanca hareket edebilsin. Müslümanca düşünemeyen müslümanca yaşayamaz, nasıl inanırsanız öylece yaşarsınız sözü boşuna değildir.
    Malesef islami normlara göre düşünememe gerçeği önemsemediğimiz kadar önemsiz değildir, bunun örneklerini belirtilerini görmek aslında çok basittir: ağızdan kaçırılmış bir söz, küçük bir sürçü lisan bile, dikkatli biri için, bu hususta bir belge sayılabilir. Müslümanların hala birbirlerine karşı nefsi tutumları, farkında olmadan bir başka kültürün diliyle konuşmaya başladıklarının, kendi terimleri yerine başka kültürlerin terimlerini ikame ettiklerinin bir göstergesidir.

    Bu tesbitlerin ardından, islam kardeşliği ve ilişkilerinin olması gereken durumlarını belirlememiz, kalbi birleşme yollarını aramamız gerekir.

    ''Mü'minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup-düzeltin ve Allah'tan korkup-sakının; umulur ki esirgenirsiniz. (HUCURAT SURESİ / 10)

    Öyle bir dinki, dünyanın neresinde olursak olalım müslümanı müslümana kardeş kılıyor, hiçbir dil, ırk, renk ve fikir ayrılığı gözetmeksizin.
    Aramızda bir düzensizlik varsa Allah tan korkarak ve sakınarak aramızı düzeltmemiz ve hayatımızı Allah'ın koyduğu kurallarla yaşamamız gerekiyor.

    ''Allah'a ve ahiret gününe iman eden hiç bir kavim (topluluk) bulamazsın ki, Allah'a ve elçisine başkaldıran kimselerle bir sevgi (ve dostluk) bağı kurmuş olsunlar; bunlar, ister babaları, ister çocukları, ister kardeşleri, isterse kendi aşiretleri (soyları) olsun. Onlar, öyle kimselerdir ki, (Allah) kalplerine imanı yazmış ve onları kendinden bir ruh ile desteklemiştir. Onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacaktır; orda süresiz olarak kalacaklardır. Allah, onlardan razı olmuş, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte onlar, Allah'ın fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesiz Allah'ın fırkası olanlar, felah (umutlarını gerçekleştirip kurtuluş) bulanların ta kendileridir. (MÜCADELE SURESİ / 22)

    Kısacası müslüman şahsiyetli bir mümin, şahıs veya topluluk olsun, Allah'a, O'nun elçisine ve hükümlerine başkaldıran kimselerle sevgi ve kardeşlik bağı kurmaz! çünki, Allah onları kendinden bir (ruh) imanın samimiyyeti, fıtrat temizliği, ihlâsla imana karşılık Allah'ın verdiği bir kalp mutmainliği- inancında kendine güven ve sarsılmaz bir bağlılık vermiştir.


    İşte Allah'ın bu desteği mümini mümine kardeş yaptı ve tek bir ümmet haline getirdi. O halde ilişkilerimizi derin ve güçlü bir imana, güçlü bir ahlaka daha da ötesi ümmet olmanın sorumluluklarına göre yapılandırmalıyız.
    Bizler, farklı etnik kökenlere, farklı dillere, farklı gelenek ve adetlere de mensub olsak, evrensel bir millet olmak için bir araya gelmeli ve birbirimizin kalplerini sorgulamayı bırakmalıyız.

    Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah'ın sizin üzenizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp-ısındırdı ve siz O'nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah, size ayetlerini böyle açıklar. (âli imran-103)

    Allah'ın ipine sarılıp kopmamak için, islami değerlerimizi Allah'ın istediği şekilde kullanmalı ve Allah'ın ipi olan Allah'ın belirlediği hayat tarzından şaşmamalıyız. Ne bir adım sağa nede sola- dosdoğru ve dengede olmalı, eğmemeli ve bükmemeliyiz. Allah'ın ipi müminlerin Allah'la olan ilişkilerini sağlam tutar ve aynı zamanda birbirimize bağlayıp toplum halinde birleştirir.

    Müslüman olarak yaşamakve müslüman olarak ölmek: adalet ve iyilikseverlikle, Allah yolunda infakla, emanetleri ehline vermekle, erdem ve ahlakı savunmakla, Allah'tan korkmakla, doğruluktan ayrılmamakla her alanda islami ölçüleri korumak ve hayatımıza işlemekle mümkün olacaktır.

    İSLAM:

    İnsan ilişkilerinde ve davranışlarında evrensel ahlaka uyulmasını emreder. Selam, insanlık ilişkilerinde sürekliliği tanışmayı içtenliği, sevgi ve dayanışmayı sağlayan önemli bir bağdır.
    Birbirimiz için, Allah'ın rahmetinin, korumasının ve şefkatinin, üzerimizden eksik olmamasını dilemek kadar güzel bir şey olabilirmi. İşte! islam kardeşliği bu...

    Müslümanlar olarak hepimiz ortak bir bilinç etrafında bütünleşerek herşeyden önce islami çıkarları öne çıkarmalıyız.
    Dünya müslümanlarına dayatılan tanımları ve kalıpları ancek evrensel bir bilinci kuşanarak (ümmet olma bilinci) geri çevirmeliyiz.

    İslam toplumunun yeniden inşası kâmil insanın, kişilikli, bilinçli bireylerin yetişmesiyle başlar;


    *RAHMANIN KULLARINA TEVAZU ASALET VE VAKAR YAKIŞIR*

    T. YASİR

    BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.
    11/3/2009

    SeViYeLi~GüZeL iNSaN VaSıFLaRı



    Güzel vasıfları fıtratımıza mâl etme hususunda nasıl bir yol izlemeliyiz?

    İster ahlâk-ı âliye, ister ibadet hayatımıza ait hususlarda ciddiyet ve vakar, temkin ve itmi'nân insanı olmamız ve bu vasıfları fıtratımızın bir buudu haline getirerek, benliğimizle bütünleştirmemiz şarttır. Ne var ki, bunu elde edebilmek ve bu seviyeye çıkabilmek, çıktıktan sonra da onu koruyabilmek oldukça zordur.

    Allah Rasulü (sav) bu vasıfları fıtratımızın bir buudu haline getirmek için bizlere yol gösterme istikametinde buyuruyorlar ki; Bu Kur'ân hüzünle inmiştir. O'nu okurken ağlayın. Şayet ağlayamıyor iseniz, kendinizi ağlamaya zorlayın.' (İbni Mâce, İkame/176; Zühd/19). Yani Kur'ân'ı huzur-u kalb ile ve itmi'nan-ı nefisle okuyun. Bu tesbitten hareketle, yukarıda bahis mevzuu edilen vasıfları kazanmada önce sun'i adımlar atabilirsiniz. Yalnız bu, meselenin derinliğine vâkıf olmayan insanlar tarafından tenkid edilebilir. Ancak sizler O'na ulaşmak için çıktığınız bu yolda, böylesi şeylere takılıp kalmamalısınız.

    Ahlâk-ı âliye adına zikredegeldiğimiz düşünceler içinde bazı misaller vererek mevzuyu biraz daha açmaya çalışalım. Az konuşma, güzel ahlâka ait prensiplerin -zannediyorum- başında gelir. Efendimiz'in beyanına göre çok konuşanın çok sakatatı olur. İşte bu çok sakatat da hiç farkına varılmadık şekilde insanı cehenneme götürür. Onun için Allah Rasulü (sav), kendisine soru sorulmadan ya da bir maslahat gözetmeden asla konuşmazdı. O'ndan bu dersi alan Sahabe-i izâm hazerâtı da hep aynı şekilde hareket ederdi.

    Meselâ, sadakat kahramanı Hz. Ebu Bekir -sahih kaynaklarda şimdiye kadar rastlamadığım ama doğru olmasa bile, hiç yadırgamadığım ve yadırgamayacağım bir menkıbeye göre- ulu orta konuşmamak için ağzına küçük bir taş koyarmış; konuşması gerektiği zaman onu çıkartır, konuşur, sonra tekrar koyarmış. Evet, onun gibi bir temkin insanı, kendini zabt u rabt altına almak için böyle bir şey yapmış olabilir. Bu menkıbeye, sahih kaynaklara dayanarak hicretten sonra, Hz. Ebu Bekir'in Nebiler Serveri Hz. Muhammed'in (sav) yanında birkaç yüz kelimeyi geçmeyen konuşmaları mesned olarak gösterilebilir.

    İnsan kalbî, ruhî ve fikrî hayatı adına bir şeyler anlatıyor, anlattığı şeylerle muhataplarının ufkunu açıyorsa, onun konuşmasında yarar vardır. Aksi halde, bütün konuşmaları israf-ı kelam cümlesi içinde mütalâa edilebilir. Rica ederim, akan bir derenin kenarında abdest alırken suyu israf etmemeyi emreden bir dinin, insan için sudan çok daha önemli cevher gibi kelimelerini israf etmesi nasıl caiz olabilir! Öyleyse hiçbir gereği yokken bir mânâ ifade etmeyen boş ve abes yere konuşmalara çok rahatlıkla sakıncalı nazarıyla bakabiliriz. Mesela; 'Buradan taksiye bindik; Akhisar'a, oradan Balıkesir'e gittik. Balıkesir'in içinde iken bir tır yanımızdan geçti... vs.' Böyle Dudu nineler gibi durmadan, hiçbir şey vaadetmeyen ve muhteva derinliği olmayan sözlerle laf ebeliği yapmak elbette mahzurludur. O halde yeme, içme, giyim ve kuşamda olduğu gibi, konuşmada da iktisadî olacak, şu tema, şu anafikir kaç kelime ile anlatılabilir, hesap edilecek ve öyle konuşulacaktır. Öyle konuşulacaktır ki, kat'iyen israf-ı kelâm ve bu suretle israf-ı zaman olmasın.

    Zaten ehlullah 'kıllet-i kelâm', 'kıllet-i taam', 'kıllet-i menâm' diyerek insanın dünya ve ukbâ hayatı adına bu çok önemli üç meseleyi, kendilerine düstur-u hayat edinmişlerdir.

    İşte böyle sözü tartarak, süzerek, ağızdan çıkacak her kelimeyi düşünceye vize ettirerek konuşma bir ahlâk işidir. İnsanın bu ahlâkı kazanabilmesi ve fıtratının bir parçası haline getirebilmesi de bir hayli zaman ve bir hayli çaba ister.

    Bunun gibi, dünyevî hazları terkedip, cismanî meyillere karşı koyma mânâlarına gelen 'zühd' de bir ahlâk olarak çok önemlidir. Tasavvufta çok ciddi bir yere sahip olan zühdün genel çerçevesi, tasavvuf düşüncesinin bir ekol, bir mektep olarak ele alınmasından çok daha önceleri, Efendimiz (sav) tarafından bir ruh ve mânâ olarak belirlenmiştir. Üstad'ın konuya yaklaşımını da işin içine katacak olursak, 'dünyayı kesben değil, kalben terk etme', dünya ve mâfîhaya iltifat etmeme, dünyevî herhangi bir beklenti içine girmeden ve geride hiçbir şey bırakmadan ahirete intikal edebilme anlamında bir zühd, her mü'minin hele hele günümüzde bu kudsî dâvâya gönül vermiş hizmet erlerinin vazgeçilmez bir vasfı olmalıdır.

    Başlangıçta mal-menal, makam-mansıb, şöhret vs. bütün yönleriyle dünyaya karşı böyle bir tavır belirleme çok zor olabilir. Ama bu düşünce, küçük şeylerden başlayıp büyük şeylere doğru işletile işletile bir gün gelir ki, insanın lâzım-ı gayr-i mufârıkı olur. Yani insan, 'bugün bir elbisem var, ikinci bir elbisem olmasına gerek yok. Aksi halde yarın üçüncüsünü, dördüncüsünü ister ve bu ahlâk bir gün bütün hayatımı sarar' diye düşünmeli ve bu mânâda peygamber ahlâkı olan zühdü işlete işlete onu hayatına mâl etmelidir.

    Güzel ahlâka ait bu iki örneğin yanı sıra ciddî olma, gözünü haramdan sakınma, kibire girmeme gibi daha nice vasıflar sayılabilir.

    İbadete gelince; mesela namaz. Namazı öncelikle vaktinde edâ etmekten başlayıp, onu duya duya, âdeta yudumlaya yudumlaya kılma da, aynı şekilde bir temrinat meselesidir. Yani insanın namazını sırtından bir yük atıyorcasına kerhen kılması değil de, Allah'ın icabet kapılarını kendisine açabilecek bir seviyede aşk ve şevkle, duya duya kılması elbette birden ulaşılabilecek bir zirve değildir. Fakat insan, onu da işlete işlete fıtratına mâl edebilir; daha doğrusu etmek zorundadır.

    Netice itibarıyla; insan, hayatının bütününü nefsinin serazad arzu ve isteklerine rağmen, iradesinin hakkını vererek yaşamalıdır. Bunun için de insanı insan yapan vasıfları, Kurân'ın ve Sünnet'in rehberliğinde, fıtratının bir parçası haline getirmeli ve onları hayatına hayat kılmalıdır.

    M.Fethullah GÜLEN

    BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.

    10/29/2009

    Bir kutsal emanettir hayat dediğin...Elinde birikmiş duaların varsa eğer...



    Bir kutsal emanettir hayat dediğin.
    Seni beklemeden sonsuza akar. Mühlet biter ve başlar yolculuk. Dünya ki bir sihirli kuyu. En kuytusunda bir damla olsan da bütün yollar ölüme akar. Kaçmak mümkün değil, ertelemek imkânsız. Kader denen nazlı peri her an yanıbaşında hissettirmeden. Sözün bittiği yerde başlayan bir iç çekiştir bu. Duyguların kendinden geçtiği, gönül diyarının bitap düştüğü nokta... Ötelerin ötesi. Göklerden gelen davet, gideceğin tek adrestir aslında. Günler döner, mevsimler değişir. Sen ise bir mevsimlik kuş misali uçarsın hicret zamanı geldiğinde...

    Bir kutsal emanettir hayat dediğin.
    Elinde birikmiş duaların varsa eğer...

    Gurupta tezahür eden ihtişamın efsunuyla kendinden geçersin.

    Bir kutsal emanettir hayat dediğin.
    Elinde birikmiş duaların varsa eğer...
     

    Alnındaki secde çiçeklerini toplayıp öyle gidersin. Sonra, göklere yolladığın duaların yağmur misali dökülür göklerden rahmet olup. Tüm basamakları bir secde hızıyla geçip ulaşırsın en sevgiliye. Bir vuslat sevinci sarar ruhunu. Göklerin fevkindeki hislerin yağar üstüne. Benliğinin esrarı çözülür ve ten kafesi göçer gider yurduna. Tüm hüzzam ağıtlar seni söyler sonra. Merhametin senden fazlaysa ve heybende sevgi doluysa..
    Elinde birikmiş duaların varsa, vicdanının ayak sesleri götürür seni...
    Gurupta tezahür eden ihtişamın efsunuyla kendinden geçersin.
    Ve...
    Mevsimlik bir kuş misali uçarsın hicret zamanı geldiğinde.

    Elinde birikmiş duaların varsa...
    En derin uykular örtüsünü dünyanın üzerine yaydığı zaman, bir sükûnet yayılır ruhuna... İşte tam zamanıdır artık gerçeğe uyanmanın. Sıra dağlarla çevrili hayatta kendi dağını aşma gayretin şaha kalkar... Gayret atın tırıstadır.
    Bu devir başka bir devir. Tefsiri mümkün olmayan hisler sarmış insanlığı. İnsan insanın kurdu. Değerlerin içi büyük bir çukur. Düşmüşüz en derin hiçliğe. En mutena duygular aleni, serkeş. En kadim dostluklar kin kuşanıyor. İnsanın bir yüzü gördüğümüz. Birkaç yüzü var görmediğimiz. En savunmasız olduğun anda, bir nisan akşamında meçhul iklimlere yol aldığımız, sırlı dikenli yollar karşılar seni... Yorulur tükenirsin. Uzaktaki ölüm meleği yaklaşır, yakınlaşır. Kendini bırakırsın sonsuzluğun kollarına.
    Elinde birikmiş duaların varsa...
    Hicret zamanı geldiğinde...

    Elinde birikmiş duaların varsa...
    Alnındaki secde çiçeklerini topla ve dağıt vadisi çiçeksiz gönüllere. Kışta kalmış yüreklere bahar ol. Kar ol, karı erimiş dağlara.
    Yorgun bulutların yağamadığı yağmur ol, kurak gönüllere. Billur ırmakların testisi ol suya hasret dudaklara. Bir mevsimlik menekşe gibi düşme toprağın bağrına. Sonsuzluğa ayarlanmış yüreğini bile. Göklerin saramadığı, zirvelerin ulaşamadığı en ıssız gönüllerin Kehkeşanı ol. Eyüpün sabrına eş olsun tahammülün. Her durağın ötesinde başka durak ol yolcusunu bekleyen... Merhametin senden önce yürüsün yollarda.

    Elinde birikmiş duaların varsa eğer...
    Bırak yüreğin bir secde hızıyla vuslata ersin.
    Gurupta tezahür eden ihtişamın efsunuyla kendinden geçsin. 

    Elinde birikmiş duaların varsa eğer...
    Vicdanının ayak seslerini hala duyuyorsan...
    Güvercin gibi gelen baharların ardından, gelen bir acı tufan gibidir ölüm insan nefsine... Bir anda çıkıp gelir sonsuz yolculuk. Söz bitmiş, vakit tamamdır. Yüreğin karanlık bir geceyi ağırlasa da kanat çırptığında göklere, ışıkla dolacak odanın içi. Heyben doluysa, elinde ve dudaklarında duaların izi kalmışsa, vicdanın uyanıksa ve alnında secde çiçekleri açmışsa... Koşar adım gidersin.


    Bir kutsal emanettir hayat dediğin.
    Seni beklemeden sonsuza akar. Ötelerin ötesi bekler seni. Geldiğin noktaya varır yolun. Gidersin kimselere sormadan, haber vermeden. Ansızın durur hayat. Biter fasl-ı bahar.
    Göklerden gelen bu davet, aklın hesaplarının bittiği, bir çağ yenilgisidir aslında...
    Koşar adım gidersin.

    Elinde birikmiş duaların varsa.
    Ve... Merhametin senden fazlaysa...

    Yüreği güzel, Sevgili SemaNur'a değerli katkılarından dolayı en kalbi sevgi, saygı ve hürmetlerimi sunuyorum.
    :100011: /

    BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.

    8/19/2009

    Yaratan Rabbinin adıyla OKU !


    Hepimiz biliriz, ilk inen ayetler 'Alâk suresinin ilk beş ayeti, ve ilk emir de "ikra!", yani "oku!".

    Ama ondan önce ilk vahyin indirilişinin bir adım evveline gözümüzü çevirsek... Allah Rasulu'nün hayatında belli dönemler gündelik telâşelerden, hayat gailesinden, başka insanlardan sıyrılıp, dik ve sarp bir dağda küçücük bir mağarada tefekküre dalmakla geçiyor. Daha sonraki dönemlerde "itikâf" olarak da bir pratiğe dönüştüğünü düşündüğümüz böyle yoğun tefekkür günleri, insanın yeniden kendine gelmesi, yaşam amacını yeniden bulması açısından hiç de boşuna olmasa gerek...

    Ve ilk ayetler başlıyor:
    ikra bismi rabbikellezî halak



    Önce "oku..." "Okumak"tan Allah'ın rahmetinin eserlerine bakarak yapılan bir kainat okuması da anlaşılabilir, Kur'an'ı okumak da...

    Sonra
    "Rabbinin adıyla oku..." Rab, mürebbiye, terbiye hep aynı kökten türetilmiş kelimeler. Rububiyet kavramında bir tedrîcen kemâle ulaştırma var. Allah Teâlâ'nın bu yaratılış alemindeki herşeyi muhafaza edip, onları sahip oldukları duruma getirmesi var.

    Ve sonra
    "Yaratan Rabbinin adıyla oku."
    Burada hilkate atıf çok mânidar.

    Çünkü müşrik zihniyetin -rububiyeti ve vahdaniyeti inkâr etse de- yaratılış karşısında gidebileceği en son sınır bilinemezci olmak olsa gerek... Çünkü yaratılış insanda inkâra mecal bırakmayacak kadar açık bir mucize. Ancak geriye dönük teoriler var bu konuda.


    halakal-insâne min 'alak

    O insanı bir alak'tan yarattı


    Kâinat kitabını okuyacak, Yaratıcısına muhatap olacak derecede mühim olan o insan, aslında ilkin sadece bir tek hücrecikti. Evveli sadece bu idi. Allah insanı hemen aslını bilmeye çağırıyor. Tevazuyu hatırlatıyor. Tevazu sahibi olan kurtuluyor çünkü. Kibir ise insanı mahvediyor.

    ikra verabbukel-ekrem
    Oku, Rabbin ekremdir

    Ekrem, yani en büyük kerem sahibi. Verdiğinde karşılıksız veren. Karşılıksız ihsan edicilerin en yücesi.

    Okumaya tergibden sonra Allah Teâlâ'nın ekrem olduğuna beyan buyurulması dikkatlerimizi daha çok açıyor.

    Sure devam ediyor:
    ellezî 'alleme bil-kalem
    O ki, kalemle öğretti


    İslam'daki ilim vurgusu bile başlıbaşına Kur'an'ın Allah sözü olduğuna delil. Çünkü o döneme kadar Arap toplumu içinde böyle bir anlayış hiç olmamış. Bütün ilimlerin zabtı, muhafazası ve aktarımı ise ancak yazıyla mümkün:

    "O ki, kalemle öğretti."

    Rabbimizin en büyük ikram sahibi oluşunu öğrendikten hemen sonra insana kalemle öğretmesini okuyup da, ilim talibi olmamak ne mümkün...

    Buradan farklı bir bakışla insan için en büyük ikramın hakikat bilgisi olduğunu da hissediyoruz. Yani itminane kavuşmuş bir kalp... Yaratılış amacına ulaşıp, O'nun cennetine, belki de Cemâline varan bir dizi manevî ikramlar silsilesine muhatap bir ruh...

    Kalemle talimin nübüvvete işaret ettiğini de muhtelif müfessirler zikretmişler.

    'allemel-insâne mâ lem ya'lem
    İnsana bilmediği şeyleri öğretmiştir

    Hayatta kimi sorularımızın cevabını akıl ve beş duyu ile çözebiliyoruz. "Nasıl?" sorusu mesela... Ya da "Ne?". Ancak "Niçin?" sualinin cevabını bize ancak vahiy öğretiyor.

    İlk beş ayet burada nihayet buluyor. Ve çok azametli iki ayet çıkıyor karşımıza:
    kellâ innel-insâne leyatgâ
    Hayır! Muhakkak insan azar
    en raâhustagnâ
    kendini müstağni gördükçe

    Ve insan... Neye sahipse, ona onu Allah verdiği halde, kendinin aslını unutur ve Allah'ın nimetlerine ihtiyaçtan kendini beri görür. İsyan eder. Kibreder. Azar.

    Halbuki:
    inne ilâ rabbiker-ruc'â
    Şüphesiz dönüş Rabbinedir.

    Ayetler devam eder:
    eraeytellezî yenhâ
    'abden izâ sallâ
    eraeyte in kâne 'alel-hudâ
    ev emera bit-taqvâ
    "Gördün mü, namaz kılarken bir kulu men edeni?
    Söyle bana! Ya o (namaz kılan kul) doğru yol üzerinde ise!
    Yahut takvayı emrediyorsa!"


    Ve karşımıza çıkan yeni bir kavram: Takva. Takvayı kısaca Allah'ın emirlerine uygun yaşamak diye özetlesek, çok kısa mı olur?

    Devam edelim:
    "Söyle bana! Ya o (diğeri de) hakkı yalan sayıyor ve (îmandan) yüz çeviriyorsa?
    Allah'ın gördüğünü bilmiyor mu? Sakınsın o. Yok eğer vazgeçmezse, andolsun ki, onu perçem(in)den, o yalancı, günahkar perçemden yakalayıp (cehenneme) sürükleriz."


    Kim ki kendi kavm-u kabilesine, ahbabına güvenirse boşunadır:
    "Artık o (kendisine yardım edecek) grubunu çağırsın.
    Biz de zebanîleri çağıracağız."


    Kur'an'daki muhteşem secde ayetlerinden biriyle sure son bulur:
    "Sakın, (seni ibadet ve taattan men edene korkup) boyun eğme; (Allah'a) secde et ve (böylece O'na) yaklaş."

    İnsana iki emir: Secde et ve yaklaş!
    İnsana iki lütuf: Secde et ve yaklaş!

    İnsanın kavuşabileceği en büyük iki pâye...

    Ne güzel...

    BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.

    5/7/2009

    VeRiLeN NiMeTLeRiN HaKKıYLa DeĞeRLeNDiRiLMeSi

    niner.jpg

    Tüm insanlığı hayat veren sözleriyle uyaran Allah'ın Resulü (a.s.m.), "verilen nimetlerin hakkıyla değerlendirilmesi" konusunda çok durmuştur.

    Nitekim konuyla ilgili bir hadislerinde şöyle buyurur:

    "İnsanoğluna şu beş şeyden hesap sorulmadıkça onun ayakları Kıyâmet Gününde Rabbinin huzurundan ayrılmayacaktır: Ömrünü nerede tükettiğinden, gençliğini nerede yıprattığından, malını nerede kazanıp nereye harcadığından ve öğrendiği ilimle nasıl amel ettiğinden." (Tirmizi, Sıfâtü-l Kıyâme: 1)

    Görüldüğü gibi burada her yaş ve her baştaki insanı yakından ilgilendiren beş nimetin hesabının sorulacağı belirtilmektedir.

    Ömrünü nerede tükettiğinin sorulması, bir bakıma "hayat nimeti"nin ve insana ihsan edilen "zaman"ın nerede harcandığıyla ilgilidir. İnsana, hayatı ve zamanı ihsan eden Allah olduğuna göre, bu nimet Onun rızası ve emirleri doğrultusunda kullanılmalıdır.

    Yüce Peygamberimiz (a.s.m.), İbn-i Abbas'dan rivâyet edilen bir hadiste, "İki nimet vardır ki, insanların çoğu bunda aldanmıştır: Sıhhat ve boş vakit" (Tirmizi, Zühd: 2405) buyurarak, mühim bir zaafımıza dikkat çekmiştir. Maalesef, birçoğumuz, özellikle sıhhat ve zaman bakımından bol imkânları bulunan gençler, bu hususta yanılmaktadırlar.

    "Gençliği nerede yıprattığı"nın sorulması ise, doğrudan gençleri ilgilendirmektedir. Bu sorgulama, "gençliğin güzel yaşamak, hoşça vakit geçirmek, gülüp eğlenmek" için verilmediğini göstermektedir. Madem ki gençlik, Allah'ın nimetleri bakımından birçok artıları olan bir devredir; onun şükrü de, bu nimeti Allah'ın izni dairesinde kullanmaktır. Gençlere ihsan edilen "güç, kuvvet, sıhhat, âfiyet" gibi nimetler, daha fazla sevap kazanmanın birer vasıtası olmazlarsa, dünyada da, âhirette de başımıza belâ olabilirler.

    "Malın nerede kazanılıp nerede harcandığının" sorulması da, tüm insanları uyaran bir alârm zili hükmündedir. Çünkü, bu cümleyle, herkesin helâl kazanıp helâl yollara harcaması istenmektedir. Parayı Allah'ın razı olduğu yollarla kazanmak ve Onun rızasına uygun yerlere sarf etmek, dünyevî harcamalarımızda israf etmemek gerekir.

    "Öğrenilen ilimle nasıl amel ettiği"nin sorulması, aslolanın öğrenmek değil, onu hayata geçirmek olduğunu göstermektedir. Kur'an'da Rabbimiz öğrendiği ilmi uygulamayan insanları, "kitap taşıyan eşeklere" benzetmektedir. Çünkü, her ikisinin de taşıdığı ilimden bir kazancı yoktur. Yine Peygamberimizin (a.s.m.), "İnsanlar helâk oldular âlimler müstesna, âlimler de helâk oldular ilmiyle amel edenler müstesnâ, amel edenler de helâk oldular ihlâslı olanlar müstesnâ, ihlâslılar da büyük bir tehlikenin üzerindedirler" hadîsi, hepimizi titretmeli ve daha bir dikkatli olmaya sevk etmelidir.

    Yukarıdaki izahlarla birlikte bu hadiste önemli bir soruya da cevap var.

    Bu hadis, "Yaşlanınca ibâdet ederiz" diyen gençlerin büyük bir hata ettiğini gösteriyor. Böylece insanın sadece yaşlılık döneminden değil, gençliğinde yaptıklarından da sorumlu olduğu ihtar ediliyor.

    Nitekim Kur'an'da Zilzal Sûresinde, "Kim zerre kadar iyilik yaparsa onu görür, kim de zerre kadar kötülük yaparsa onu görür" buyrularak, insanın bütün ömründe yaptıklarından sorumlu olduğu ifâde edilmiştir.

    Yukarıdaki hadîsimizi tamamlayan şu hadîsteki uyarılara da kulak vermek gerekir:

    "Beş şey gelmeden evvel beş şeyi fırsat bil:

    1. Ölüm gelmeden önce hayatının,

    2. Hastalık gelmeden önce sağlığının,

    3. Meşguliyet gelip çatmadan önce boş vaktinin,

    4. İhtiyarlık gelmeden önce gençliğinin,

    5. Fakirlik gelmeden önce zenginliğinin." (Hâkim: Müstedrek)

    Rabbim cümlemizi, "hayatını, sağlığını, vaktini, gençliğini ve zenginliğini" Allah'ın rızası yolunda sarf edenlerden eylesin.
    (AMİN)

    Cemil TOKPINAR

    http://img472.imageshack.us/img472/8854/smileyby5.gifBEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.
    3/19/2009

    Elhamdülillah… Elhamdülillah… Elhamdülillah…

    http://3.bp.blogspot.com/_wEmhJo5-nq4/SO6OSoeAdZI/AAAAAAAAAiA/bBUjiDL6vVY/s400/flowers.jpg


    Yine bir günün başlangıcındayız, yine sabahların eşsiz güzelliği; sabah güneşinin kıskandıran ışınlarının yüzlerimize vurmasıyla gözlerimizi kımıldatıyor ve yeni bir gün’e gözlerimizi bir daha ve bir daha açıyoruz…

    Yatağımızda keyif çatmak istiyoruz azıcık…
    Düşünmek, hayallere dalmak… Hayaller sonsuzdur / sınırsızdır cümlesine dayanarak sonsuzluğa dalmak istiyoruz. Güneş ışınlarıyla yakından temasa geçmek istediğimiz için perdemizi aralıyor, camın arkasından bizlere selam veren güneş’e bakıyor, uzunca düşünmeye başlıyoruz.

    Her insan yeni bir hayal, yeni bir umut, yeni bir dünya kuruyor belki de kendine…
    Bir saniye de kim bilir kaç ferdin umutları, duaları ulaşıyor Allah a.
    Dünyadaki bunca insanın dualarını, isteklerini görüyor ve işitiyor Rabbim şüphesiz!

    Tevvab(cc) oluyor bazen… Tevbelerimizi kabul buyuruyor katından.
    Şafii(cc) oluyor bazen… Hasta olanlarımıza şifa ihsan ediyor.
    Hafid(cc) oluyor bazen… Kullarından dilediğini alçaltıyor.

    Bazen de, Rafi(cc) oluyor ve dilediğini yükseltiyor.

    Esma-ül Hüsna’yı kuşanıyor  Yaradan… Her sabah, her öğlen, her akşam, her dakika, her saniye hatta her salise…
    Yaradan Rabbimiz bizlerle her an ilgileniyor, her an kullarından tevbe istiğfarlar bekliyor, kullarının cennette daima huzur içinde yaşamalarını istiyor ama biz küstah ( ! ) insanoğlu cehenneme davetiye çıkarttırıyoruz bazen…

    Her sabah umutla başlıyorsak gün’e umutlarımızı taze tutmamıza vesile Olan asıl varlığa hamd ederek başlamalıyız.

    Elhamdülillah… Elhamdülillah… Elhamdülillah…

    O Kİ ; ” HERŞEY O’NA MUHTAÇTIR ANCAK O  KİMSEYE MUHTAÇ DEĞİLDİR ” ! (*)

    Selam ve Dua ile…

    (*) İhlâs suresi 2.ayet tefsiri

    Esma Mert
    http://img472.imageshack.us/img472/8854/smileyby5.gifBEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.

    2/4/2009

    Böyle yaratılmış olmanın bayramı...




    I.
    Yeni bir gün…

    Yeni bir başlangıç…

    Yalnızca çocuklar için değil…

    Yetişkinler için de yeni bir gün…

    Çocukların bayramı saflığın, arılığın, sevincin günü…

    Yetişkinlerinki ise olgunluğun, barışın, bağışlamanın, huzurun ve sükûnun günü…

    Meserret günü…

    Bayram demek ki, hem çocuklar için hem yetişkinler için anlam taşıyor…

    Akli dengesi yerinde olan veya olmayan için… Bilen ve bilmeyen için…

    Varsıl veya yoksul, yaslı veya şen herkes için…

    II.
    Her insan tekinin nasılsa öyle yaratılmış olmasının şükran günü…

    Allah'tan kuluna doğru yönelişte bu şükran günü O'nun bir lutfu ve ihsanı olarak tecelli ediyor…

    Kuldan Allah'a doğru yönelişte ise bu yaratılıştaki şükranın ifadesi olarak bir bedel ödemeyi tazammun ediyor. Bu bedel ödeme, kul nasıl yaratılmış olursa olsun, sağlıklı veya hasta; varsıl veya yoksul; temyiz gücünü haiz veya değil.. bütün insanların nasılsa öyle yaratılmış olmasından doğan bedelin (fıtır sadakasının) ödenmesini gerektiriyor. İşin özü burada, şükran mihrakında temerküz ediyor.

    III.
    Bir gün, bayramını kutladığım bir arkadaşım, bana: "Biz bayram kutlamıyoruz" demişti. Sebebini sorduğumda da: "Emperyalizmin baskısı altında bulunan bir dünyada bayram kutlanmaz" cevabını vermişti.

    Ben de ona hiçbir emperyalist baskının Müslümanın bayramını onun elinden alamayacağını söylemiştim.

    Anlaşılıyordu ki, arkadaşımız, bayramı faşing günüyle, festivalle, karnavalla, vur patlasın çal oynasın havasıyla karıştırıyordu.

    Müslümanın bayramı şayet barışın ve bağışın, huzurun ve sükûnun ve son tahlilde özeleştirinin ve özirdelemenin anlamını taşıyorsa, en kanlı kavgaların cereyan ettiği günlerde bile, insana bir soluk alma ve kendini dinleme fırsatının ilahî bir lûtfu olarak değerlendirilmek gerekir.

    IV.
    Kazançlarımızla, kayıplarımızla bir bayramı idrak ediyoruz.

    Müslümanın bugünü dününe denk değilse, o, kazançta demektir.

    Kuşkusuz yitiklerimiz de var. Bayramın da zaten hikmetlerinden biri insanı bir yılının kazançları ile kayıpları arasında bir durum muhakemesi yapmaya sevk etmesinde ortaya çıkıyor.

    İnsan, bayramla, bütün bir geçmişinin, geçmiş yılının, geçmiş ayının ve nihayet geçmiş gününün muhasebesini ve murakabesini yapmaya çağrılıyor.

    Müslüman bayramının özünde işbu murakabe ve muhasebe çağrısı varbulunuyor.

    Muhasebe ve murakabe, kişinin kendi nefsiyle savaşımının yolunu açıyor. İslâm ıstılahında buna "büyük cihat" deniyor. Küçük cihatsa cephedeki savaşımın adıdır.

    Ancak büyük cihat, kişinin kendiyle kavgaya tutuşması anlamına gelmiyor. Kişinin kendini hesaba çekmesi, kendini eleştirmesi, irdelemesi anlamını taşıyor.

    Bu eleştirmenin, bu irdelemenin layıkıyla gerçekleştirilebilmesi için sükûna ihtiyaç var. Bayram, işte, tam da bu sükûnun adıdır.

    Esenlik günü… Sükûn, sürur, huzur günü… Fakat asla miskinlik ve uyuşukluk günü değil… Barış ve barışma günü… Barış ve bağış günü… Fakat asla kin ve nefret günü değil…

    Kendini nasılsa öyle kabul etmenin günü… Öyle yaratılmış olmaktan doğan şükrün eda günü…

    Fıtratının bedelini, öyle yaratılmış olmaktan doğan minnetin ve lutfun şükrünü eda etmek için var edilmiş fırsatın değerlendirilme günü…

    Yaratılmış olma bilincinin idrak edildiği gün: bu bilinçle kutlanması gerekir.

    RASİM ÖZDENÖREN

    http://img472.imageshack.us/img472/8854/smileyby5.gifBEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.
    2/3/2009

    Bize biraz Cennet'i anlat.. Ruhumuzu Ferahlandır...

     

    Cennet ırmakları için, tertemiz su ırmakları, süt ırmakları, bal ırmakları gibi tefsirler yapılıyor. Ve daha ifade edilemeyen nice ırmaklar... Bu ırmakların küçük misalleri dünyamızda da mevcut.

     

    Dünyamızda da her gün bir süt nehri akıyor... Ama biz bu nehrin tamamını birden göremiyor, ancak, memelerden dökülen kısmına vakıf olabiliyoruz...

     

    Nil, dicle, fırat gibi bu nehirler de, asırlardır bitmeden tükenmeden akıyorlar...

     

    Bizi cennet ırmaklarından ve adn cennetlerindeki hoş meskenlerden haberdar eden ve o beldelere hazırlanmaya teşvik buyuran rabbimiz, âyet-i kerimenin sonunda şu ulvî ders ile kalbimizi rızasına çeviriyor;

    bütün amellerimizi ihlâsla yapmamızı ders veriyor:

    “Allah’ın rızası ise hepsinden büyüktür. İşte asıl büyük saadet de budur.”



    Cennet her türlü lezzetin olduğu bir yerdir. Taşıyla torağıyla hayattar olan cennet, insanın her arzusunun yerine getirildiği sonsuz saadet yerdirir. Böyle bir saadet, sadece konuşmakla olmaz.

    Cennet; âhiret âleminin saadet köşesi... Cennet; nimet ve ihsan deryası, lezzet ve huzur ülkesi... Cennet; rıza beldesi, dar-üs-selâm. Rabb-ı Rahimimizin rahmetine erenlerin karargâhı...Her türlü noksan ve kusurdan münezzeh olan rabbimiz, bizlere de elimizden geldiğince günahlardan kaçınmamızı, kötülüklerden temizlenmemizi emrediyor. Tâ ki, bizi bütün kötülüklerden ve kötülerden arı olan dar-üs-selâmına erdirsin...


    Kötü inançların orada yeri yok. Küfür, şirk, dalâlet gibi...
    Oraya kötü huylar da giremiyor. Yalan, gıybet, iftira gibi...
    Orada noksanlık da bulamazsınız. Hastalık, yorgunluk, uykusuzluk gibi...
    O beldenin lügatine giremeyen kelimeler var: ah, of, keşke, eyvah gibi...
    O dar-üs-selâm bunların hepsinden uzaktır...

    Ucuna bucağına nazarımızın erişemediği, büyüklüğünü hayalimizin kavrayamadığı bu kâinat bizim imtihan salonumuz. İnsan, mum ışığında, kuru bir tahtanın üstünde ve elinde bir simitle de imtihan olabilir... O halde bu âlem niçin bu kadar muhteşem... Bu kadar çeşitli sebzeler ve meyveler de ne demek?



     


    Koca güneş imtihan lâmbamız...Bu hal bize geniş bir ufuk açıyor. Keyfiyetini bilemeyeceğimiz âhiret âleminin ne kadar harika olduğunu uzaktan uzağa hayalimize gösteriyor... İmtihan salonu böyle büyük, böyle güzel, böyle muhteşem olursa, saadet ve mükâfat diyarı nasıl olur!?.. İmtihanda bu kadar nimetlere mazhar olursak, kim bilir cennette ne gibi ihsanlarla karşılaşacağız... “dünya âhiretin tarlasıdır” buyuruyor Allah resulü ( a.s.m.). Tarla gönül eğlendirme yeri değildir. Tarlada meşakkat vardır, yorulma vardır. Ve tarlada zaman en iyi şekilde değerlendirilir...

    Bu hadis-i şerifi ile resulûllah efendimiz (a.s.m.) Bizlere bu dünya tarlasından en güzel, en verimli biçimde istifade etmemizi tavsiye ediyor. Ve yine, ekeceğimiz şeylerin burada bir çekirdek iken ötede sümbülleneceğini bire bin, yetmiş bin ve daha fazla meyveler vereceğini müjdeliyor bize... Mü’minin yemesi, içmesi, konuşması, dinlemesi, tefekkür etmesi, hepsi birer çekirdek gibi. Bunlar helâl dairesinde işlenirlerse birer cennet ağacı olacaklar...

    Dinî ve ilmî bir sohbete katılan insan, orada, o tarlada çok şeyini ekiyor. O mecliste geçen fâni dakikalarına bedel ebediyet kazanıyor. Dinlediği sözlere bedel, cennet sohbetlerini dinlemeğe aday oluyor. Anlamasına, tefekkür etmesine bedel, cennetteki anlayış ve tefekkür gücüne güç katıyor. Seyrettiği mü’min çehrelere bedel, cennette nuranî simalarla karşılaşmağa dua etmiş oluyor...

    Helâl lokma yiyen insan, yemesini cennet hesabına ekmiş oluyor. Daima hakkı söyleyen, doğruyu haykıran insan, söz nimetini cennet namına ekmiş oluyor. Fiil, hal ve söz âlemimizdeki bütün sermayemizi bu mânâda değerlendirebilsek, her amelimize karşılık akıl almaz mükâfatlara erecek, cennetimizi buradan hazırlayacak, oradaki azığımızı buradan göndermiş olacağız...


    Rabbimiz bize o beldeyi şöyle müjde veriyor: “Allah, mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara, altlarından ırmaklar akan cennetler vaat buyurdu... Orada ebedî olarak kalacaklar. Hem de adn cennetlerinde hoş meskenler var... Allah’ın rızası ise hepsinden büyüktür... İşte asıl büyük saadet de budur.” (tevbe, 72)




    Cennet ırmakları için, tertemiz su ırmakları, süt ırmakları, bal ırmakları gibi tefsirler yapılıyor. Ve daha ifade edilemeyen nice ırmaklar... Bu ırmakların küçük misalleri dünyamızda da mevcut. Dünyamızda da her gün bir süt nehri akıyor... Ama biz bu nehrin tamamını birden göremiyor, ancak, memelerden dökülen kısmına vakıf olabiliyoruz... Nil, dicle, fırat gibi bu nehirler de, asırlardır bitmeden tükenmeden akıyorlar... Bizi cennet ırmaklarından ve adn cennetlerindeki hoş meskenlerden haberdar eden ve o beldelere hazırlanmaya teşvik buyuran rabbimiz, âyet-i kerimenin sonunda şu ulvî ders ile kalbimizi rızasına çeviriyor; bütün amellerimizi ihlâsla yapmamızı ders veriyor: “Allah’ın rızası ise hepsinden büyüktür. İşte asıl büyük saadet de budur.”

    Babasının sözünü, sadece onun rızasını kazanmak için, severek yerine getiren bir çocukla, bu emri, meselâ, çikolata gözeterek tutan diğer bir çocuk arasındaki fark ne kadar büyüktür!..
    Bu inceliği yakalayan ve hayatlarını bu şuurla değerlendiren müminlerin ebedî lütuftan hisseleri, kat kat fazla olacaktır.

    Bir de bu ilâhî haberin bütün cennet ehli için geçerli olan şu yönü var: o saadet yurdunun bahtiyar misafirleri bir nimete mazhar olduklarında: “bu, rabbimin benden razı olduğunun bir nişanı, bir alâmetidir” diye düşünerek, ulvî bir haz duyarlar. Üstad bediüzzaman hazretleri, mektubat’ında bu mânâyı ne güzel dile getirir: bir padişah-ı zîşânın sana hediye ettiği bir elma lezzeti içinde yüz belki bin elmanın lezzetinin fevkinde bir iltifat-ı şahane lezzetini sana ihsas ve ihsan eder...”



    Demek ki cennette hem maddî nimetlerden istifade edilecek, hem de onların çok üstünde manevî hazlar tadılacak... Bunu böyle değerlendirmeyip cenneti sadece ruhanî telâkki etmek, âhiretle ilgili bütün âyetlerin ruhuna ters düşen yanlış ve noksan bir anlayış olur.



    Ruh cennet köşkünü ve hurilerini sadece seyreder... Cennet ırmaklarına bakmakla yetinir... Onların şu veya bu nehir olması onu pek ilgilendirmez. Bu takdirde, dünya nimetlerinden sonsuz denebilecek kadar üstün olan cennet nimetleri, tam tersine dünya nimetlerinden çok aşağı düşmez mi?.. Cennette süt nehrini seyretmektense bu dünyada bir bardak süt içmek daha iyi değil midir?..

    Ruh böyle noksan bir cennetle tatmin olmaz... Böyle bir anlayış sadece, haşrin cismanî olmasını aklına sığıştıramayanların vehimlerini tatmin eder; o kadar...Maddî ve manevî her türlü lezzetin asıllarıyla dolu olan cennet yurduna sırattan gidiliyor... Sıratı salimen geçenler cennet kapılarına ulaşıyorlar. Âhiretteki her şey gibi, bu sırat hâdisesinin de çekirdeği dünyada. Bu dünyada bütün işlerini Allah’ın emri üzere yürütenler, dilleriyle daima doğruyu ifade edenler, âhiret âleminde, sıratı salimen geçeceklerdir...

    Sıratın sağından da solundan da düşülse altı cehennem. Bu hakikatin da dünyada çekirdeği mevcut... İfrat da insanı helâk ediyor, tefrit de... Yâni aşırılığın her iki cinsi de insana felâket hazırlıyor...Demek ki insan, daima bir eliyle ifratı, diğeriyle tefriti bir kenara itecek ve bir ömür boyu böylece kulaç kulaç yol alacaktır ki, cennete varabilsin; o saadet mahalline ulaşabilsin.
    http://img472.imageshack.us/img472/8854/smileyby5.gifBEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.

    10/15/2008

    HeMeN ŞiMDi !...

    http://img101.imageshack.us/img101/7427/adsz100td.jpg

    ŞÜKREDELİM.
    HEMEN ŞİMDİ!


    İçinde bulunduğumuz durumdan ve sahip olduğumuz koşullardan şikayet ederken, karşılaştırmayı hep elimizde olmayanlarla yada sahip olmak istediğimiz daha iyi imkanlarla yaparız. Halbuki, nelere sahip olduğumuzu, bunların önemini ve yokluklarında nasıl bir durumda olup neler hissedebileceğimizi bir düşünsek, şükredecek ne kadar da çok şeyimiz olduğunun farkına varabiliriz. Örneğin, arabamız olmadığı için okula yada işe arabayla gidememekten, otobüs yada dolmuşla gitmekten şikayet etmek yerine; otobüse binebilecek kadar imkanımız olduğuna, o mesafeyi yürümek zorunda kalmadığımıza şükretmeliyiz. Eminim bu yazıyı samimiyetle okuyan ve bu örneğin üzerinde ciddi ve derin bir şekilde düşünen akıl ve gönül sahiplerinin aklına otobüse binebilecek imkanları da olmayan ve yürümek zorunda kalanlar geldiğinde; aynı zamanda yürüyebilmenin de çok büyük bir nimet olduğunu hatırlayarak, Allah’ın bize vermiş olduğu bedenimizin yürüme fonksiyonunu yerine getirebilecek kadar sağlıklı olmasına, ayağa kalkmak ve bir yerlere gitmek için başka birinin yada bir aletin yardımına muhtaç olmadığımıza şükretmek de mutlaka gelecektir. Öyleyse, Yüce Rabbimizin lütfundan bizlere sağladığı imkanları, içinde bulunduğumuz her durum ve şartta samimiyetle değerlendirerek sahip olduklarımıza şükretmeliyiz.Eğer bu yazıyı sonuna kadar okuduysanız; hemen şimdi bilgisayarınızın yada internet erişiminizin olmasına, böyle siteler oluşturarak sizi şükretmeye hayra ve barışa sevk eden kişilerin olmasına, okuma becerinizin olmasına, yazıyı okuyabilecek gözlere, anlayabilecek akla sahip olmanıza, böyle sitelere girip dini yazıları okumaya zaman ayırabilecek kadar dine ilginizin olmasına ve imanınıza şükrederek başlayabilirsiniz.


    selamların ve duaların en güzeli sizinle olsun
    hayırlı vede bereketli günler

    ALLAH'A EMANET OLUN

    http://img472.imageshack.us/img472/8854/smileyby5.gifBEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.

    9/1/2008

    ZaMaN RaMaZaN ANLaTıLMaZ YaŞaNıR



    Varlık da ne varsa hepsi Rahman’ın (cc) mührünü taşır. Zaman onun ikramıdır. İnsan için imar edilen dünya sarayı, ahiret sarayının ön kabul kapısıdır. Hayatı değerli yapan, bakanın gözü ve basiretidir. Bakmayı bilmeyen Kâbe’ye dahi nazar etse taştan başka bir şey göremez.



    Ebu Cehil’in bakışıyla Ebu Bekir (ra)’ın bakışı asla müsavi değildir. İkisi de baş gözüyle O’nu (sas) görmüştür. Kimin gönlünde hakikat ve iman sevgisi varsa o yücelmiş, diğeri ise alçalmıştır. Malumdur ki O’nu imanla gören sahabe unvanını almıştır. İmanı kaybedenler, o yüce ismi de kaybetmişlerdir.

    RAMAZAN’I DEĞERLİ KILAN NEDİR?

    Nurlu ay Ramazana bakan ve şahit olanlarda aynı konumdadırlar. Ramazanı değerli kılan iman ve onun şeâiri hükmünde ki orucudur. Zamanı kutsallaştıran imanlı insanın varlığıdır. Zira tüm kutsiyetler insanın yüceltilmesi için konulmuştur. Kâbe dahi insan için inşa edilmemiş midir. Müminin değeri Kabe’nin değerinden daha yücedir. Yoksa onun etrafında yaşayan onu imar edip ziyaretçilerine su ikram edenlerin Hakk (cc) katında değerli olmaları gerekirdi. Asla böyle değildir. İman ve cihat ehli Kabe’yi göremese de kıymetinden bir şey kaybetmez.

    Ramazan her yönüyle manevi bir panayırdır desek anlatmış olamayız. Gönüllerin ve ailelerin sarmaş olduğu ve her şeyimizle bizi kutsadığı zamanın adıdır. Zamanın doğuş ve batışını bize ihtar ederken, semanın en büyük ayetleri olan güneş ve ay ile münasebetimizi pekiştirir. Doğuştan evvel sahuru tattırırken, batışı zevkler üstü zevk haline dönüştürür. Her güneş batışını doğuşunun niyet başlangıcı haline getirir. Asla ümitsizliğe fırsat vermez. Hilali ve güneşi iman ve amelimize şahit tutan bir aydır Ramazan.

    Caddelerin iftar saatindeki sessizliği, İslamın sesidir. Tüm iman erlerini iftar sofrasına toplarken adeta kıyameti sembolize etmektedir. Öten sur değil fakat hakkın sedası olan ezandır. İkisi de hakkın izniyle harekete geçer. Her türlü lezzetin en yüksek mevkie çıkması ancak Ramazanın atmosferiyledir. Bedenler acıkıp susadıkça ruhlar doyuma ulaşmaktadır. Dudaklar kurudukça, gönüller manevi zevkle kanmaktadır. Mideler küçüldükçe, maneviyatımız artmaktadır. Sağlıktan dostluğa, yardımdan fedakarlığa, sahurdan iftara, hatimden duaya ne varsa tüm hayatı nur halkalarıyla sarmaktadır.

    İMAN, İNSANIN KALBİNE   SARAY İNŞA EDER

    İman insanın kalbinde saray inşa eder, amellerse o sarayı zinetlendirir. Maddi azalarımızı haz ve zevklerini, iman basiretiyle görebilenler daima mutlu olurlar. İster sıkıntı, ister sevinçli olsun her durumda kâr hanesini doldurmak mümkündür. Gönüllerin miski amber misali kokusu ile havzu Kevser içimi arsında hayatı lezzetlendirir. Buluşma noktası cennet olana hiçbir şey ağır gelmez. Her amel cennet basamağı kabul edilir ve cennete varıncaya kadar iyiliklere doymaz.

    Hayatın her anı ve durumunu ibadet zevkiyle yaşamak ancak gerçek imanlı gönüllerin nasibidir. Şehvetten servete, mevkiden iktidara, uykudan çalışmaya, yürümekten koşmaya ne varsa hepsi kulluk şuuruyla ifa edilir. Oruç ise tüm varlığımızı farklı şekilde sarıp sarmalayan bir manevi hazdır. Bu yolda acıkmak ve doymak aynı lezzeti temin eder. Ömrün ve günün bereketini güneş doğmadan programlar. Kazancın ikramı olan sadaka, fitre, zekat ve iftar ve hediyelerle maddeye esaretten kendini kurtarmış olur. Gerçek mükafatın günlerini gönlünde sayıklar. Her duruşu ve bakışı Rahman’ın cemaline hazırlık içindir. Tüm engelleri aşarak gönül alemini hakkın ziyaretine hazırlar.

    ORUÇ FİİLİ DUADIR

    Oruç sadece gıdayla alakalı değildir. Aynı zamanda fiili dua hükmündedir. Duanın yaşam ayıdır. Duayı vahiyle, vahyi imanla, imanı icabetle buluşturan bu ay ilimle zirveye tırmanmaktadır. Hilalin şahadetini gözleyerek, kelime-i şahadetten ölümde ki şahadete kapı aralamaktadır. Ramazanın hilaline şahadet orucu, Hakk’ın yücelmesine şahadet ise ölümü sevdirmektedir. Bu ay insan sevgisini ikram ile üst sıralara taşımaktadır. Sanki çağıranlar ensar, çağrılanlar ise muhacir edasıyla hareket ederler. Tüm iftarlar Rabbimiz’in, davetçisi Hz. Muhammed sallallahü aleyhi vesellem, hizmetçileri ise biz değilmiyiz. Bu ay anlatılmaz, ancak yaşanır, yazılmaz ancak hissedilir. O zevki hangi kelimeler anlatabilir ki, Tatmayan bilmez dendiği gibi, tadanlar o sevgiyi çoğaltabilir

    MUSTAFA AYDIN -
     ADAPAZARI SEZGİNLER CAMİİ İMAMI

    BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.


    8/5/2008

    ALLAH'a TeVeKKüL EDeNe ALLAH KaFiDiR.


     
    Eğer mü'min iseniz Allah'a tevekkül ediniz.(Mâide/23)

    Tevekkül edenler, Allah'a dayansınlar.(İbrahim/12)

    Kim Allah'a tevekkül ederse, Allah ona kâfidir.(Talâk/3)

    Çünkü Allah, kendine dayanıp güvenenleri sever.(Âli İmran/159)

    Allah o makam sahibini sever. Onun sahibi Allah'ın zimmetindedir. O ne büyük makamdır. Allah'ın kendisine kâfi olup, sevip koruduğu kimse, muhakkak büyük bir zaferi elde etmiştir; zira mahbub, azap vermez, uzaklaştırmaz ve mahrum bırakmaz.Allah, kuluna kâfi değil mi? (Zümer/36)

    Bu bakımdan Allah'tan başkasına güvenen tevekkülü terkedendir. Böyle bir kimse bu ayeti yalanlayanın ta kendisidir. Çünkü bu ayet, hakkı söyletmek hususunda bir suâldir.
    İnsanın üzerinden, henüz kendisinin anılan birşey olmadığı uzun bir süre geçmedi mi?
    (İnsan/l)

    Kim Allah'a tevekkül ederse muhakkak Allah Aziz ve Hakîm'dir,(Enfâl/49)

    'Aziz'dir'; kendisine sığmanı zelîl ve cenâbına iltica edeni zayi etmez. 'Hakîm'dir'; tedbirine tevekkül eden bir kimsenin tedbirinde kusur etmez.

    Allah'tan başka taptıklarınız size rızık veremezler. Siz rızkı Allah'ın yanında arayın, O'na ibadet edin! (Ankebût/17)

    Oysa göklerin ve yerin hazineleri Allah'ındır. Fakat münâfıklar anlamazlar. (Münâfikûn/7)

    Bütün işleri O idare eder. O'nun izni olmadan hiç kimse şafâat edemez. (Yunus/3)

    Kur'an'da Tevhid'den her ne zikredilmişse o, Allah'tan başkasından ilgiyi kesip Vâhid ve Kahhâr olan Allah'a tevekkül etmeye çağırmaktadır.

    Hadîsler
    Hz. Peygamber (s.a) İbn Mes'ud'un rivayet ettiği bir haberde şöyle buyurmuştur:

    Mahşerde bana bütün ümmetler gösterildi. Ümmetimi dağ ve ovaları doldurduğu halde gördüm. Onların çokluğu ve görünüşleri hayretimi çekti. Bana denildi ki:
    - Razı oldun mu?
    - Evet! Razı oldum.
    - Bunlarla beraber yetmiş bin kişi vardır ki cennete hesapvermeden gireceklerdir.
    Ashab Hz. Peygamber'e şöyle sordu:
    - Onlar kimlerdir ey Allah'ın Rasûlü!
    - O kimseler dağlanmazlar, kuşları uçurmak suretiyle uğurtutmazlar ve başkasından muska istemezler. Ancak rablerine tevekkül ederler.
    Hz. Peygamber bunları söyledikten sonra Ukkaşe b. Mıhsan el-Esedî ayağa kalkarak dedi: 'Ey Allah'ın Rasûlü! Allah'tan beni onlardan kılmasını dile!' Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurdu: 'Ey Allahım! Ukkaşe'yi onlardan kıl!' Bu sözünden sonra başka bir sahabî ayağa kalktı ve 'Ey Allah'ın Rasûlü! Allah'ın beni de onlardan kılmasını dile' dedi. Hz. Peygamber (s.a) 'Ukkaşe bu hususta seni geçti'
    1 buyurdu.

    Yine Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:
    Eğer sizler gereği gibi Allah'a tevekkül etseniz, muhakkak kuşların rızkını verdiği gibi, sizin rızkınızı da verir. Kuş sabahleyin aç çıkar, akşam tok olarak yuvasına döner!
    2

    Kim her şeyden yüz çevirip Allah Teâlâ'ya yönelirse, Allah Teâlâ her sahada ona kâfi gelir ve ummadığı bir yerden onun rızkını verir. Kim dünyaya yönelirse Allah Teâlâ onu dünyaya havale eder.3


    İnsanların en zengini olmak kimin hoşuna giderse o, Allah'ın nezdindeki şeye elindekinden daha fazla güvenmelidir.
    4

    Hz. Peygamber aile efradının başına bir sıkıntı geldiğinde şöyle buyururdu:
    Namaza kalkın! Çünkü rabbim bana bunu emretti: 'Ailene namazı emret, kendin de ona devam et! Biz senden rızık istemiyoruz. Seni biz besliyoruz. Güzel âkibet takvâ sahiplerinindir'
    .(Tâhâ/132)

    Kim başkasından muska talep eder veya dağlanırsa o, tevekkül etmemiştir.5

    Rivayet ediliyor ki: İbrahim (a.s) mancınıkla ateşe atıldığı zaman Cebrail yaklaşıp 'Bir ihtiyacın var mı?' diye sorunca, İbrahim (a.s) 'Sana hiçbir ihtiyacım yoktur' dedi. Bu sözünü daha önce Hasbinallahu ve ni'mel vekîl (Allah bana kâfidir ve O ne güzel vekildir) sözünü yerine getirmek için haykırdı; zira İbrahim (a.s) ateşe atılmak üzere tutulduğunda böyle demişti. Bu nedenle Allah Teâlâ şu ayeti indirdi:
    Ve çok vefâkâr İbrahim'in
    ...(Necm/37)

    Allah Teâlâ, Hz. Dâvud'a (a.s) vahyederek şöyle buyurmuştur: 'Ey Dâvud! Herhangi bir kulum halktan yüz çevirip bana sığınırsa, o kuluma gökler ve yer ehli hile yapmak istese bile ona mutlaka bir çıkış yolu ihsan ederim!'

    Ashab'ın ve Alimlerin Sözleri

    Tâbiînden Saîd b. Cübeyr şöyle anlatıyor: 'Bir defa beni akrep ısırdı. Bundan ötürü annem muska yapmam için bana yemin verdirdi. Bunun üzerine ben de ısırılmamış elimi muskacıya uzattım'.
    Ve (hiçbir zaman) ölmeyen (Allah'a) tevekkül et ve O'nu överek tesbih et. Kullarının günahlarını O'nun bilmesi yeter.
    (Furkan/58)

    İbrahim b. Ahmed el-Havvas bu ayeti sonuna kadar okuduktan sonra dedi ki: 'Bu ayetten sonra bir kul için, Allah'tan başka hiç kimseye sığınması uygun değildir'.
    Uyku âleminde bir âlime denildi ki: 'Kim Allah'a güvenirse o, kuvvetini veya nafakasını korumuş olur!'

    Bir âlim şöyle demiştir: 'Senin için Allah'ın zimmetinde bulunan rızık, sana farz kılınan amelden seni alıkoymasın ki o zaman ahiretin zayi olur. Dünyadan da ancak Allah'ın sana takdir ettiğini elde edersin'.

    Yahya b. Muaz şöyle demiştir: 'Talep etmeksizin kulun rızık elde etmesinde, rızkın kulu talep etmekle görevli olduğuna dair açık bir delil vardır!'

    İbrahim b. Edhem dedi ki: "Bir rahibe şöyle sordum: 'Nereden yiyorsun?' Bana 'Bunun ilmi bende değildir. Fakat bana nereden yedirildiğini rabbimden sor' diye cevap verdi".

    Harem b. Hayyam 6 Veysel Karanî'ye şöyle sordu: 'Nerde olmamı emredersin?' Veysel Karanî, Şam'a işaret etti. Harem 'Orada geçim nasıldır?' deyince Veysel 'Şu kalplere yazıklar olsun! Onların içine şüphe düşmüştür. Nasihat olanlara fayda vermez' dedi.

    Bazıları şöyle demiştir: 'Ne zaman ki Allah'a, vekil olmak yönünden razı olursan, her hayra giden yolu elde edersin'..
    Allah Teâlâ'dan güzel edep talep ederiz.

    1) Müslim,Buhârî
    2) Tirmizî,Hâkim
    3) Taberânî
    4) Hâkim, Beyhâkî
    5) Taberânî, Tirmizî, Nesâî ve İbn Mâce
    6)İbn Abdilberr Ashab 'ın küçüklerinden olduğunu söylemiş, İbn Ebî Hâtim ise bu zâtı Tabiîn'in sekiz zâhidi arasında saymıştır.




    http://img472.imageshack.us/img472/8854/smileyby5.gifBEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.

    3/11/2008

    Ya RaB ! NiMeTLeRiNi GönLümüze DuYuR !

    http://www.hanimlar.com/image/yazi_img/nimetsofrasi.jpg
     
    Şu fani dünyada, unuttuğumuz misafirliğimizi ve Yüce Mevla’nın imtihan için bu dünyaya bizleri gönderdiğini bir hatırlayalım.Uyanalım şu gaflet uykusundan yani !Çekilelim şöyle tenha bir köşeye ve düşünelim.Sonra şu soruları sıralayalım zihinlerimizde:

    “Allah’u Teala’nın bizler için yarattığı kaç çeşit nimet var ?”
    “Verdiği nimetlere karşılık şükrediyor muyum?”
    “Günde şu kadar öğün yemek yiyorum da karşılığında ne sunuyorum Rabbime?”
    “Onca yıl çalıştım, didindim malım, mülküm oldu; bunlar ‘Rabbimin bir ihsanıdır’ diye hiç aklıma geliyor mu?”
    “Ya su gibi bir nimet olmasa ne yapardık?”………..
    Soruları uzatmak mümkün ve kolay da anlamlı cevaplar verebilmek kolay mı? Elbette ki değil!

    * * *
    Korkumuz ne küresel ısınma ne de kıtlık olmalı.Aksine zihnimizde şimşekler çaktıracak, aklımıza gelince tüylerimizi diken diken edecek, kalp atış ritmimizi hızlandıracak olan korkumuz “verilen nimetlere hakkıyla şükredip şükredemediğimiz” olmalı.Hakkıyla şükredebildikten sonra küresel ısınma ve kıtlık bizler için teferruattır diye düşünüyorum.

    Bize bir yakınımız yada dostumuz hediye verdiği zaman nezaket gereği teşekkür ediyoruz.Hatta bunun beşeri münasebetlerde olmazsa olmaz bir ilke olduğunu düşünüyor, teşekkür etmediğimiz takdirde “nezaketsiz”, “nankör” gibi etiketlerin bize yakıştırılabileceğini kabul ediyoruz da acaba Rabbimizin bize sunduğu bunca nimete karşı şükretmemeyi de NANKÖRLÜK olarak algılayabiliyor muyuz? Zira Ayeti Kerimede şöyle buyuruluyor:

    “Öyle ise siz beni (ibadetle) anın ki, ben de sizi anayım.Bana şükredin; sakın bana nankörlük etmeyin !” (Bakara Suresi, Ayet:152)

    Verilen nimetler şükretmek biz kullar için vâciptir. İmam-ı Rabbani Hazretleri bu mevzuyu Mektubat-ı Şerif’inde şöyle izah etmiştir: “Bil ki; nimet verilen üzerine nimeti veren Allah’a şükretmek aklen ve şer’an vâciptir.Şükrün , gelen nimetin miktarınca vacip olduğu da malumdur.O halde nimetin gelişi ne kadar çok olursa, nimete şükrün vacipliği de o kadar ziyade olur.Binâenaleyh zenginlerin zenginliklerine göre fakirlerden kat kat fazla şükretmeleri icap eder.İşte bunun için, Hadis-i Şerif’te “Bu ümmetin fakirleri zenginlerden beş yüz sene evvel cennete girerler” buyuruldu.
    (Mektubat-ı İmam-ı Rabbani, Cilt1, 71.Mektup)

    Allah’u Teala cümlemizi nimetlerine hakkıyla şükredebilenlerden eylesin.

    http://img472.imageshack.us/img472/8854/smileyby5.gifBEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.
    1/20/2008

    “Yâ Rab, NiMeTLeRi GöNLüMüZe DuYuR !

     
     
    “Yâ Rab, nimetlerini gönlümüze duyur!.”


    Cenab-ı Hakk’ın insanlara olan fazl ve keremi, lûtf ve ihsanı, bazen o insanların liyakatlarına bakarak, bazen de liyakat gözetilmeden verilir. Allah fazlından dilediğine dilediği kadar ihsan eder. O, bazı insanlara, ekstradan çok büyük lûtuflarda da bulunur. Sahabe-i Kiram Efendilerimiz böyle bir lûtfa mazhar olmuş; yektâ bir Nebi’ye, seçkin bir ümmet olarak gelmiş ve o Nebi’nin kendilerine emanet ettiği vazifeyi bihakkın yerine getirmiş, o mazhariyete şükürlerini eda ederek yeni lûtuflara kapılar aralamışlardır.
    Allah Teâlâ, bugüne kadar bize de pek çok lûtuf ve ihsan bahşetmiştir. Onca sıkıntıya, dalâlet karanlıklarına rağmen, O’nun engin rahmet ve inayetiyle çok kısa zamanda mahmur vicdanlar uyarılmış, milyonlarca insan imanını aksiyona dönüştürmüş ve bir yeni destan yazmaya durmuştur. Dünyanın dörtbir yanında kendine rağmen yaşayan, etrafına insanlık dersi veren, her haliyle Allah’ın şahidi aydın simalar, renk renk çiçekler olarak yeryüzünü bir gülistana çevirmişlerdir.
    Üzerimizde bulunan her şeyi Allah’tan bildiğimiz ve bunu hep hatırda tuttuğumuz takdirde -inşaallah- bir kısım tehlikelere düşmekten kurtulur ve emniyet içinde ötelerin sahillerine ulaşırız. Yoksa, Allah muhafaza nimetleri göremez hale gelir, nankörlüğe düşeriz de, bu kötü hal Allah’ın lûtfettiği nimetlerin kesilmesine sebebiyet verir. Ya Rabb! Biz kendimizi değiştirmedikçe Sen bizi değiştirmez; biz nimetleri Senden bilip şükrettikçe Sen onları eksik etmezsin. Nimetlerini gönüllerimize duyur ya Rabbi. Bizi şükreden kullarından eyle. Amin. Osman Şimşek

    Ali BUDAK
    http://img472.imageshack.us/img472/8854/smileyby5.gifBEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.