RıZa BeRKaN's profiler.B.g. / " Sevgi, saygı ...PhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    10/25/2009

    SeVeMeZ KiMSe BeNi, SeNiN SeVDiĞiN KaDaR...‏


    Bir düşün…
    Çok değil sadece birkaç dakika…
    Şöyle sıyrıl şu günlük ve gündelik işlerden, şu gölgeler ve sahteler dünyasından.
    Sonra düşün bir an…
    Adam gibi düşün, ama ‘düşünen adam’ gibi değil.
    İnsanca, mü’mince düşün…
    Şimdi seni sevenler var ya…
    Şu seni seviyorum diyenler…
    Rüzgâr gibi peşinden koşturanlar var ya…
    Onlar neredeydi bir zamanlar?
    Bir düşün…

    Onlar seni, ancak sen var olduktan, yani sen yaratıldıktan sonra bildiler ve çok sonra sevdiler. Öyle değil mi?
    Seni seviyorum diyenler için; önce senin ve sonra da sevgi denen
    şeyin var olması gerekliydi. Öyle değil mi?
    E
    ğer sen olmasaydın ve yaratılmasaydın kim bilecekti seni? Kim haberdar olacaktı senden?
    Nasıl sevebilir, nasıl “Seni seviyorum” diyebilirdi,
    şimdi çevrende dönüp duran insanlar.
    Seni, yani henüz olmayanı, yok olanı kim bilebilir, kim sevebilirdi ki?
    Hatırlamaya çalı
    ş!
    Sınırlı da olsa, hayal ve hafızanın izini sür. Seni götürebildi
    ği yere kadar git.
    Hatırlamaya çalı
    ş!
    Bir yerde durman gerekir ama i
    şte tam orada dur:
    Sen yoktun, dünya da yoktu, hiçbir
    şey yoktu bir zamanlar. Ama her şeyi bir Bilen, seni bir Bilen vardı. O bir olan Allah’tı (cc). Ve sadece O vardı.
    O en sevgili, O en
    şefkatli ve O en merhametli Rabbin vardı. O’ndan başka hiçbir şey yoktu.
    İşte O bütün Âlemlerin Rabbi’dir. Kur’ân bize O’nu şöyle tanıtır:
    “O, göklerin, yerin ve bunlar arasındaki her
    şeyin Rabbi’dir.” (Şuarâ Sûresi, 24)
    O’nun rahmeti ve sevgisi her
    şeyin önündedir ve üstündedir.
    Evet, seni sevenler de yoktu bir zamanlar. Ne annen, ne baban ve ne de en yakınların. Hiçbir
    şey yoktu. Ve sen bu uzun yolculuğun hiçbirinin farkında bile değilken, sadece Rabbin için yok, yoktu. Dilediği vakit, saat geldiğinde seni yokluktan varlığa, karanlıktan aydınlığa çıkardı.

    Rabbin seni, sen yokken de biliyordu ve O’nun sonsuz ilminde hep vardın. Seni sen yokken sadece O biliyor, O seviyordu. Ve sevdiği için de seni var etti. O’nu bilmen ve O’nu tanıyıp sevmen için seni bu dünyaya gönderdi. Başkaları seni var olduğun için sevdiler. Anlayacağın onlar seni şartlı sevdiler.
    Oysa Yüce Rabbin seni
    şartsız sevdi. Hatta seni sevmesi için var olman bile gerekmezdi. O seni yaratınca bilmedi. Yaratmadan önce de biliyordu. O sonsuz ilmiyle ve sonsuz kudretiyle seni yaratmayı diledi ve var etti. Unutma, sen O’nun, o sonsuz ilminde hep vardın…
    Seni yaratmakla, kendini sana bildirdi, seni senden ve kendi varlı
    ğından haberdar etti.
    Bu müthi
    ş ânı kaçırma hayatından. Çıkarma hiç aklından. Hatırla zaman zaman.
    Hatırla ki, yanlı
    şlara düşmekten ve korkulara kapılmaktan kurtulasın.
    Seni O’ndan ba
    şka hiç kimse böyle güzel sevmedi; sevemez de. Sevemezdi de, sevemeyecek de.
    O’nun sevgisi hep en ba
    şta ve hep en önde…
    Sevenler, “Seni seviyorum” diyenler, hepsi bir bir çekip gidecekler bir gün. Sadece O’nun sevgisi kalacak seninle…
    Onun için dinleme içi bo
    ş sözleri, gerçek sevgiden nasipsizleri dinleme. Dinleme o palavra şarkıları, o bomboş lâfları. Dinleme...
    “Sevemez kimse seni, benim sevdi
    ğim kadar” diyenlere. Sen, “Sevemez kimse beni, Rabbimin sevdiği kadar” de…
    Gerçek sevginin yolunu bil ve bul. Bulamayanlara da göster.
    Ben bir aynayım. “Aynayı de
    ğil, siz aynadaki görüntünün, o tecellînin, o bir anlık cilvenin kaynağını sevin asıl,” de ve doğru adresi göster onlara… Bir ayna tut yüzlerine. Bir ışık ol karanlık bakışlara, sevgide adresi şaşırmışlara.
    Rabbimin o en güzel isimlerini gör ve göster bir bir. Biteni, söneni, gideni, geçeni de
    ğil, bitmeyeni gör, batmayanı gör… Gitmeyeni, geçmeyeni ebediyen ölmeyeni, sönmeyeni bil ve bildir.
    Kim sevebilir seni O’ndan ba
    şka, kim bilebilir seni O’ndan başka. Gerçek sevginin yolunu kaybedenlere, ışık parmağınla doğru adresi göster: Ve konuş: Parmağım güneşi gösterirken, parmağıma değil, güneşe bakın. Bana takılmayın.
    Yanılmayın, bir zerrede, bir tecellîde bo
    ğulup aldanmayın.
    Bu makamda söz senin; konu
    ş, sözün yettiği kadar. Konuş konuşabildiğin kadar.
    Melekler bile bu
    şahitliğine hayran kalsınlar. Ve de ki; “Sevemez kimse beni ‘Senin’ sevdiğin kadar Allah’ım!”
    Sevemezler, sevseler de yalan severler. Yok, öyle kimseler. Sende seni sevenler, hakikati halde seni de
    ğil kendilerini seviyorlar. Aldanma, inanma, yanma. Bir tek senin sevgindir bu dünyada gerçek olan Canım Allah’ım.

    Bir tek Senin sevgin…
    O sevginin bir katresi, bir zerresi bile yeter bize…
    Bunu da anlamayanlara “Sözler”i aç, nurlardan şu cümleyi oku:
    “…Her bir isminde mânevî çok hazine-i ihsan ve kerem bulunan bir Mahbub-u Ezelinin,
    elbette bir zerre muhabbeti, kâinata bedel olabilir. Kâinat, O’nun bir cüz’î tecelli-i muhabbetine bedel olamaz.”

    Yüreği güzel, Sevgili SemaNur'a değerli katkılarından dolayı en kalbi sevgi, saygı ve hürmetlerimi sunuyorum.
    :100011: /

    BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.

    9/26/2009

    AÇıLıN KaLp KaPıLaRı



    Her şey gönlün derinliklerinden geleni fark etmekle başlar. Onu anlamakla
    kemale erişir. Ondan nasiplenebilmekle de zirveye tırmanır.

    ALLAH herkesin kalbine bir kapı koymuştur, derinliklerde gizli. Bu kapıdan
    girenler hüsrana uğramazlar, o kapıya erişenler nasipsiz kalmazlar. Bu kapı
    Hak kapısıdır.

    Vermeyi istemeseydi istemek duygusunu vermezdi. Önce istemekle başlar her
    şey. Cüzi irade ile başlangıcı bizim yapmamız gerekir. Gerçi ALLAH sebepler
    dairesi dışında bazı kullarına özel lütuflar verebilir ve kapılarını kendi
    açabilir ama bu istisnai durumdur, genele mal edilemez.

    İradeniz ile almanız gereken yolu aldığınızda inayet-i ilâhi tecelli eder ve
    ALLAH kendisinden başka kapılara yönelmenizi, rahmeti ile engeller.

    Kul muhabbet kapısından girince o güne kadar hiç görmediği, belki sadece
    duyduğu bir sevgi çağlayanına ulaşmış olur. Sevdiğinden daha fazla seven,
    onu ondan daha iyi bilen ve her ihtiyacını verebilme kudretinde olan Zata
    ulaşır.

    Bu, dünyadan ve çevremizden yüz çevirmek değildir. Sevginin merkezine tüm
    sevgilere en layık olan oturtulur, tüm sevmeler de O’nun çevresine. Yani
    önce O sevilir, sonra her şey O’nun için sevilir.Bir kalpte iki sevgi olmaz
    sözünü de bu doğrultuda anlamak gerekir.

    Bu kapının anahtarı tefekkürdür ki bilinen ibadetler içerisinde semeresi en
    çok olanlardan biridir.

    O’nu bulmak marifet iledir. Marifet de tefekkür ile olur. Önce kendi içinize
    dönmeyi öğrenin. Kafanızda sizi meşgul eden tüm problemler ve muhakemeleri
    bir tarafa bırakın. Dupduru olun. Sonra kalbinizin derinliklerine doğru yola
    çıkın. O bize, bizim tahmin ettiğimizden daha yakındır.

    Açılın kalp kapıları! Rabbimi bulmaya geldim deyin. Rabbinizi orada sizi
    bekler bulacaksınız.

    Hiçbir şey söylemeyin isterseniz. Kalbinizin tüm burukluğu, içinizin tüm
    susamışlığı ve günahlar altında iki büklüm olmuşluğunuzla sadece Ya
    Rabbi! deyin, yetecektir.

    Kulunun kendisine dönmesi kadar O’nu hoşnut eden başka bir şey olmayan
    Rabbimizin, Lebbeyk Kulum! Söyle ne istiyorsun? Nedir seni üzen? Beni bulan
    ve rızamı alan kulumu ne mahsun edebilir ki? Sen mahsun olma. Ben senin
    vekilinim dediğini duyarsınız belki Rabbim nasip ederse.

    Bu öyle bir lütuftur ki onu elde edenin kapısını çalacağı başka bir merci,
    açamayacağı hiçbir kapı kalmamıştır.

    Öyle bir sevgiliyi sevin ki size her şeyi vermeye gücü yetsin, her
    ihtiyacınızı görsün, sizi hep gözetsin. Öyle bir sevgiliye kendinizi
    sevdirin ki O sevdi mi kainattaki tüm kullarına da sizi sevdirsin. O’nun
    adıyla çaldığınız tüm kapılar ardına kadar açılsın. Muhabbetiniz muhabbetle
    mukabele bulsun.

    İşte insanın yaradılış gayesinin başlangıç noktası budur. Diğerleri onun
    arkasından gelir.

    Unutulmaması gereken bir fark vardır. ALLAH’ı bilmek ayrıdır, O’nu idrak
    etmek ayrıdır. Bilmek marifetle, idrak tefekkür ile olur.

    Her şeyde esma-i ilahiyeyi görmek marifettir. ALLAH’ı her yerde görmenin,
    bilmenin belli bir mantığı yoktur. Bu his dünyası ile ilgilidir. ALLAH’ı
    bilmek ancak onu hissetmekle olur.

    O tecellileri tefekkür etmek de idrake götürür. ALLAH’ı idrak ettiğinizde
    kemalâta ermiş, kalbinizde mutmainliği yakalamışsınız demektir. Artık kalp
    kapılarınız ardına kadar açılmıştır. Attığınız her adım sizi ayrı bir
    muhabbete, gördüğünüz her lütuf ayrı bir hayrete götürecektir.

    Artık her anınızda O’nun büyüklüğünü ve muhabbetini gözyaşları içerisinde
    seyre koyulacak, SübhanALLAH ile ayrı bir tefekkür, ALLAH-u Ekber ile başka
    bir hayret, Elhamdulillah ile de şükür ufuklarını yakalayacaksınız Rabbimin
    izniyle.

     

    Rabbim bizleri kendini hakkıyla idrak eden kullarından eylesin. Amin

    BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.

    9/22/2009

    SeVGiNiN TaRiFi



    ''.. Sevdiğin şeyler ya seni tanımıyor, ya seni tahkir ediyor, ya sana refakat etmiyor. Senin rağmına müfarakat ediyor. Madem öyledir, bu havf ve muhabbeti öyle birisine tevcih et ki, senin havfın lezzetli bir tezellül olsun.
    Muhabbetin, zilletsiz bir saadet olsun. Evet Hâlık-ı Zülcelâl'inden havf etmek, O'nun rahmetinin şefkatine yol bulup iltica etmek demektir. Havf, bir kamçıdır; O'nun rahmetinin kucağına atar. '' (Sözler, 24. Söz)

    Nasıl ki acıkma duygusunu Allah içimize yerleştirmişse, sevmek duygusunu da öyle içimize yerleştirmiştir. İnsan mutlaka sevecektir. Sevmemek olmaz. Acıkmamak oluyor mu? Sevmemek de olamaz. İnsan, sevmeli. Ama neyi? Müslüman olarak Allah'ı seveceğiz. Allah'ın sevdiklerini seveceğiz. Allah'ı sevenleri seveceğiz. Sevmenin alâmeti, sevdiğine hizmet etmektir. Allah'ı seviyorsak, Allah'a hizmet edeceğiz. Hizmetimiz, Allah'ı sevdiğimizi gösterir. Bu esaslar dairesinde sevmek duygusu çok önemlidir. Sevmek duygusuyla aile bireyleri birbirine bağlanır. İnsan, vatanına bağlanır, işine bağlanır. Sevmek duygusu olmasa, her şey birbirinden kopar.

    Her şeyde bir sevgi var. Toprak buluta âşık. Bulut bitkilere âşık. Bitkiler toprağa âşık. Dal yaprağa âşık. Kâinattaki her şey, birbiriyle alakalı olduğuna göre kâinatın mayası sevgidir, aşktır. Her canlı bir diğerine muhtaçtır. İşte bu muhtaçlık alakaya dönüşüyor. Alaka, aşktır.

    Muhabbet, kâinattaki her şeyi birbirine bağlar. İnsan kâinat ağacının meyvesidir. Koyunu severiz, meyveleri severiz, kırları severiz. Amma sevgiyi böyle dağıtırsak, Allah'a bir şey kalmaz. Biz, öncelikli sevgimizi Allah'a ve Peygamberimize (sas) yöneltmeliyiz.

    Güneş doğar, toprak yeşillenir. Susuz kalan bitkiler yaprak yaprak el açar, Allah'tan su ister. Rüzgâr, su dolu bulutları bitkilerin üstüne getirir ve yağmur rahmet olarak yağar. Su gibi bir şeyden her şeyi yaratan Allah, yağmurla dünyanın yüzünü güldürür. Buharlar denizlerden yükselir. Dağlara derelere yağar. Deredeki sular durmadan koşar. Çünkü onu bekleyenler var. Gidecek bahçeleri, bağları, tarlaları sulayacak. Mideleri yaratan Allah, midelerin ihtiyacını da yaratmış. Sevgi, yardımlaşmadır. Kâinattaki her şey birbiriyle yardımlaşırken bazı kimseler "hayat kavgadır" diyorlar. Hayat kavga değil, yardımlaşmadır.

    Sevgi görünmeyen iptir. Elementleri birbirine bağlar. Maddenin en küçüğü atomdan maddenin en büyüğü güneş sistemine kadar her şeyde sevginin izlerine, çekim kanunuyla rastlıyoruz. Topraktaki kökler toprağın ne olduğunu anlamaz; fakat toprağın içindedir. Sevgi de toprak gibidir. Herkes o sevginin içindedir; fakat sevginin ne olduğunu bilen azdır.


    Yüreği güzel, sevgili SemaNur'a değerli katkılarından dolayı en kalbi sevgi, saygı ve hürmetlerimi sunuyorum.
    :100011: /

    BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.

    9/17/2009

    BaNa HeRŞeY SeNi HaTıRLaTıYoR.

    Yağmurlarla Senin rahmetin yağar, dereler, çaylar, ırmaklarla akan sınırsız şefkatindir. Anneler, kucaklarının sıcaklığını Senin merhametinden aldı ve göğüslerinden yavrularının ağızlarına akan Senin ikramındır.

    Gönülden gönüle yankılanan sevgilerde
    "Vedûd" ismin cilvelenir. Çünkü, Sensin sonsuzca seven ve sevilen. Kalbler, sevmeyi Senden öğrendi. Bahar tablosunda muhabbetten kalbi kanayan güller, vuslatın hasretiyle ağaçların minberlerinde besteler yapan bülbüller Senin "Cemîl" ismini terennüm ederler.

    Sen, süslü sûretler veren
    "Musavvir!" Eserlerine, hiçbiri diğerinin aynı olmayan biçimleri verensin. İlminle ölçer, iradenle seçer, kudretinle biçersin. Kâinat kitabın, yeryüzü sayfan, cümle canlılar ve cansızlar kudret kelimelerindir Senin.

    Yıldızların nûranî parıltıları
    "Nûr" isminin gölgeleridir. Dağlarda azametin, volkanlarda kibriyan, semalarda celâlin yankılanır. Kışın "Mümît" isminin fırtınasıyla öldürür, baharda "Muhyî" isminin sabâ rüzgârıyla can verirsin.

    Bahar gelini Senin
    "Müzeyyin" isminle süslenir, tek arzusu Senin güzeller güzeli isimlerinle nakışlanıp, yine Senin ezelî nazarına bir an olsun görünebilmektir. Senin ilahî huzurunla bir an şereflenen varlığa yokluk yaklaşamaz.

    Her eserinde gördüğüm varlık şevki, yaşama arzusu, beka meyli Senden gelen
    "nazar" sırrıdır, "huzur" neşvesidir.

    Sen teksin, birsin, eşi, benzeri, ortağı, yardımcısı olmayan "Ehad"sin. Temelde birbirine benzeyen, yardımsız, yardımcısız yapamayanlar Senin "eserlerin"dirler, Sana işaretler ederler. Onların âcizliği kudretini, fakirliği zenginliğini, fâniliği bekanı dile getirir.

    Büyük küçük bütün yarattıklarının ihtiyaçlar içinde çırpınışlarına şahit oldukça, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, sayıya gelmez muhtaçların her an yardımına koşan
    "İnayet"ini ve "Samediyet"ini düşünürüm.

    Gafletle bakanların gözünde, eserlerin Sana perdedir. Sineklerin örümcek ağına takıldıkları gibi, bu
    "kesret" perdelerine takılıp kalarak Sana ulaşamayanlardan olmak istemem. Senin isminle nakışlanmayan sevgileri sevmem, sonu "firâk elemi", ayrılık acısıdır.

    Varlıklarda
    "sebebi muhabbet olan hüsün ve ihsan ve kemâl" Sendendir ve Senindir. Yerdeki ışıltılarına dalıp da nazenin güneşi sevmeyi unutanları... gölgelerin aşkıyla asılları göz ardı edenleri...

    Ve Senin adına olmayan sevgilerin şiddetini gördüğüm, başkaları için söylenen şarkıları duyduğum günden beri...

    “Bana her şey seni hatırlatıyor !”


    _Ömer SEVİNÇGÜL_

    BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.

    9/11/2009

    EZeLiN SıRRı ve ELeST MeCLiSi



    Allah, kendi güzelliğini seyretmek, kendi bilinmezliğinin sonsuz bestesindeki ahenkleri duymak için evrenleri yarattı ve ezel böyle doğdu.

    Melekler, ruhlar, nefsler ve gönül ve bunların dekorunda yasayan bitmeyen güzellikler?

    İste ezel.
    Cennet hikmetinde seyrettigimiz sonsuz sevdalar, binbir ışık, bitmeyen hazlar?

    Ve işte ezel.
    İçiçe güzelliklerin ilahi raksında birbirini kovalayan âşkların mekansız iklimi?

    Ve işte ezel.
    Ne boyutlarında madde kafesi
    Ne düşüncelerinde kabus
    Ne yüreklerde vesvese
    Ne umutlarda sönen zaman kaygusu
    Ne duygularda ayrılık korkusu


    İste ezel! Taptaze ve serin. Dünyamızın derinlerinde esen seher gibi.
    Zaten seher ezelden bir anlık hatıradır bizlere.

    Ezeldeki zevk her zerremize sinen dayanılmaz bir sevda nağmesidir

    .
    Ezeldeki boyutlar ve mekan ince bir tül gibi ilahi raksların peşinde süzülür.

    Ezelde renkler içiçe birbirini kovalayan şarkılar gibi canlıdır. Her yeni öykü hayallerin ötesinde yeni bir sehrayin sergiler.

    Her yaşanan güzellik sanki yeni bir ihtişamın başlangıcıdır.

    Yine ezelde ayrılık bir güzelden başka bir güzele geçişin türküsüdür. Dünyada eşyayı esir alan zaman, ezelde zevklere mahkumdur?.

    Evet Allah kendi güzelliğini seyrediyordu sanatının sonsuz nakışlarında. İlahi sevginin her dalgası, yeni bir ihtişamı sergiliyor, sonsuz besteye yeni bir cennet sahnesi ekliyordu. Sonsuz zerrelere can veren bu ezel sırrı Rahman hikmetiyle hep sevdalı, hayy sırrı ile hep taze ve canlıydı?

    Elbette tüm güzellikler Allah'tandır ve hazlar, sevdalar da O'nun sırrı.

    Bu rüyalardan güzel gerçek hayatın ufkunda, ezelin sinesinde bir an bir aşk fırtınası doğdu. Her varlığın en derin noktalarından, özünden, dayanılmaz bir hazzın alev alev yakan zevki tüm güzellikleri sarıverdi. Sanki tüm raksların, güzelliklerin her noktasından ışık ışık bir başka senfoni parlayıverdi.

    Bu âşk fırtınası neydi? En derinlerimizden bizi sarsan bir seda mı, bir arzu mu?

    Ve şiddetinden mekansız fırlayan bu muhteşem beste, her zerreye ve sonsuz mesafelere yayılıverdi.

    Ezeli her yerinden titreten, nağmelerin en güzeli, sözlerin en muhteşemi.. Evet Allah emrediyordu tum mekanların özünden:

    -Elestu birabbikum (Ben sizin rabbiniz değil miyim?)

    Bu Âşk fırtınasının bestesi, bu muhteşem sedanın bitmez dalgaları halinde sonsuz zaman ufuklarına yayıldı. Yitirdiğimiz hafıza bandı arkasında, izlerini gönül ekranında sezdiğimiz dayanılmaz sevda ve cazibe hep bu muhtesem sedayadır. Zaman baslar, akar biter fakat Âşk fırtınası bitmez.
    Bilmediğimiz mutluluğu bu yüzden çağlar boyu arar dururuz.

    Bu yüzden cennet kokuları Âşıkları sarhoş gibi dolastırır aramızda. Ve yüreklerimizde bu yuzden esrarlı bir özleyişin nağmeleri titreşir durur..........

    Bu yüzden güzeli arar, bu yüzden çırpınan yüreğimizin ardından çılgın gibi koşarız.

    Bu yüzden Âşklar, sevdalar taze baharın sırrında nokta nokta dolasır dünyamızda.

    Ve ezel bu yüzden hep hasrette yasanır, tükenmeyen ayrılık acısı hep bu yüzdendir.

    ELEST MECLİSİ.......

    Evet şimdi ezelin billur sinesinde alev alev yanan, nur nur parlayan ve idraklerin her noktasında soluyan bir beste vardı:

    -Elestu birabbikum.

    Bütün varlıklar enfuslerinden ve afaklarından onları saran bu müthiş ilahi sevda bestesi ile sarsılıyordu.

    Ve hersey sanki sonsuz bir hazzın doyulmaz ateşinde kavruluyor ve eriyordu.

    Sonra bu haz muthis bir hasyete döndü.

    Ve sonra varlıkların, boyutların, ruhların sonsuz sahillerinde mecaller tükeniverdi. Dayanılmaz güzelliklerin mekanları zerre zerre alevlenmiş gibi bu muhteşem nağmenin sırrında eridi.

    Bu müthiş emir öylesine kudretliydi ki, sanki her varlığın içinde yeni bir an yaratıyor, sonra da susan her noktayı mekanda siliyordu.

    Varlıkların özünde ışıklar tek tek sönüyor, sonsuz yokluklara donuyordu.

    Düşüncelere mecal veren idraklerin özünde bile yalnız bu ilahi sevda çınlıyordu:

    -Elestu birabbikum.

    O ana kadar yalnız seyredilen ve yaşanan güzellikler sanki şimdi hayy sırrı ile canlanmış, dile gelmiş, bu ilahi emir şeklinde yansımıştı. Düşünce ve idrakin mekanlarında her varlık ilahi sanatın binbir parlayışını görüyor, seziyor, yaşıyor fakat o ilahi emrin dalgalarına dayanmaya mecal bulamıyordu.

    Çünkü tüm varlıklar idrak mekanlarında bu sedadan baska dayanacak, tutunacak, mecal bulup cevap verecek bir nokta bulamıyordu. Her varlığın özünde bir çıkış imkanı, esrarlı bir kurtuluş umudu titreşiyor, fakat kimse bu meçhul noktayı bulamıyordu.

    Evren tüm bu emrin ihtişamı ile dopdoluydu. Ruhlar bile sığınıp soluyacak bu meçhul noktayı sezememişti?

    Ve sonra tüm varlıklar mecalsiz kul yığınları gibi solmaya basladı. Boyutlar cüceleşti, sonra yavas yavas durulmaya basladı. Mekanlar birbirinden hayal gibi uzaklaşıyordu. Yalnız gönüllerin en uzak noktalarında bir niyaz titreşiyordu.

    Evet, belki de belli belirsiz bu niyaz dışında herşey soluyor, tükenip bitiyordu.

    Bu paniğin nedeni, varlıklarin kendi mekanlarında tutunacak bir nokta aramaları idi. Sanki bu ilahi emre cevap verebilmek için her eşya nefs perdesinde bir mecale sığınmak çabasına düşmüştü. Bu ise gerçekte bir benlik çıkmazı idi. Halbuki evren, enfus ve afak ile mekanın her noktasında ilahi güzellik ve kudretle dolu idi. Ve benlik bu andan itibaren kendine ayrı bir mekan aramak, kimlik aramak gafletini temsil edip duruyordu.

    Ezelin solgun çehresinde birdenbire bir mucize doğdu.

    Sonsuz mekanlarda yeni bir Âşk nağmesi raksetti. Yepyeni bir güzelliğin hayat veren cazibesi tutuşuverdi:

    - Beli (evet) Rabbimizsin.

    Bu sır, Fahr-i Kainat Efendimizin kalbinden coşup gelivermisti.
    Bu hamd seli, evreni yeniden taptaze bir hazza boğdu. Sanki sonsuz güzelliklerin kapanmaya yüz tutan goncası yeniden açılıverdi.

    Kimdi ezelin sinesinde bu seda nakşı, kimdi bu güzeller güzeli...?

    Kimdi evrenleri tükenmişlikten kurtaran bu hamd selinin sırrı...?

    Hamd ihtişami içinde kulluğun en muhteşem noktasında evreni saran bu niyaz, perde perde gönüllerde titreşen umutları alevledi.
    Ona en yakın olanlardan halka halka "beli" niyazlari yükseldi. Ruhlar tek tek doğan YILDIZLAR gibi bu ışıklardan mecal bulup parladılar.

    Ve evren Fahr-i Kainat gönlünde bir gonca gibi açılıverdi.

    Ve tüm varlıklar kulluğun sonsuz zevkine erdi?

    Mekanlar renk renk ilahi güzelliğin sırrından yeni Âşk şarkıları besteledi.

    Galaksiler, atomlar bu hamdin çoşkusu ile sema ederek kader perdelerinden iniverdiler. Atomlar özünde sonsuza dek Allah'ı zikreden, birbirinden güzel şarkılar doğdu. Sonsuz ışık dünyalarında tükenmeyen ışık şölenleri başladı.

    Ve cennet perde perde bir gelin gibi ilahi güzellikleri sonsuz boyutlara sergileyiverdi.

    Şimdi ezelde yepyeni bir Cân, binbir pırıltı raksediyordu. Ve onlarin merkezinde, Efendimizin gönlünde hamd niyazi coşuyordu süresiz.

    Muhammed (SAV) hamdinden tüm evrenlere ışık ışık zikirler yayıldı. Melekler sonsuz hazların coşkusunu yine mekanlarin ötesine, yeni alemlerin sınırsız ufuklarına yaydılar.

    Allah, bu büyük bayram gününde Efendimize evrenin en büyük iltifatını yaptı:

    -Levlake levlak, lemma halaktu'ul-eflak (Sen olmasaydın alemleri yaratmazdım)

    İşte; "Ben Allah iken, meleklerimle beraber Peygamberime salat u selam ederim. Ey insanlar, siz de salat u selam getirin, ona ileteyim*" ayeti bu gerçekleri yansıtmaktadır.

    *Enbiya Suresi, ayet 107

    Dr. Haluk Nurbaki

    BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.

    8/29/2009

    ADıNa YeTMeDi HeCeLeR...ALLAH HU YAR YAR ALLAH YAR…



    Şüphesiz ki (bir de hayırda gayret gösteren) o kimseler (de var) ki, onlar Rablerinin azabından korkarak titreyenlerdir.

    Hem o kimseler ki, onlar Rablerinin ayetlerine iman ederler.

    Yine o kimseler ki, onlar Rablerine ortak koşmazlar.

    Ve o kimseler ki, şüphesiz onlar Rablerine dönecek kimseler oldukları(nı bildikleri) için, verdikleri şeyleri kalpleri ürpererek verirler.

    İşte bunlar, hayırlı işlerde koşuşurlar ve onlar bunlarda (o hizmetlerde) sabikun (önde gidenler)dir.

    Biz kimseyi gücünün yetmeyeceği bir şeyle mükellef tutmayız ve katımızda gerçeği söyleyen bir kitap vardır; onlar haksızlığa da uğratılmazlar.

    Mecalim kalmıyor anınca adını, yüzlerim kızarıyor, ellerim titriyor. Bir selamını duysam yanardı bağırlarım, bir yüzünü görsem dökülürdü pınarlarım. Gecenin koynuna sordum adını, yüreğimin derununa gizledim sevdanı, bir ahım da duydum sedanı, yollarımı sana çevirdim, gönlüm sana yandı.

    Müjdelerini duyunca eridim, yandım. Firkatinin ateşi yaktı ciğerimi. Korktum ve titredim. Ancak liyakatsizliğim eritti bedenimi. Dün oradaydım bugün burada, koşuyorum her yere; adını duymak, sevdana yanmaktır dileğim. Nurunla aydınlatır mısın karanlık gözlerimi?

    Secdelerim hep bir yakarıştır. Günah denizinde yüzerken bir af sedası duyar mıyım acep?

    Kokladığım güllerde aradım seni ve bir salâvat getirdim, güzelliğine müptela olup ta versem oracıkta ruhumu emanetçiye.

    Bir feryad geldi ki içinde adın gizli. Geçip te kendimden kondurdum güvercinleri yollarıma. Gecenin koynunda zikirle coşan körpe bedenlerde adın anılır, yakarım bağrımı ve yanarım her kalkışta. Sen ne merhametlisin Eyyy!!

    Durup durup sana baktım ve şu âlemde göremezsem seni, gönlümü, gözümü dolduramazsam seninle, göçüp gidemiyorsam adın uğruna. Yoksa bu gönülde ağyarlar mı gezer?

    Koşamıyorsam, tutulmuşsa ayaklarım ve kurumuşsa dudaklarım, ararım, bulur koşar gelirim kapına.

    Şu âlem sana yanıyordu da bir ben yanamadım. Âlem seni andı geceler boyu da ben anamadım. Gök kubbe sana döndü de bir ben döndüremedim yüzümü.

    Halime bulutlar ağladı, gök çağıldadı, deryalar cuş u huruşa geldi.

    Aşkımı şu âlemde sana sundum ve sandım ki sundum!

    Ay ışığı geldi, güneş yandı fakat hala adımlarım gelemedi sana.

    Yaraladım sinemi, donandı her yerim aşkının firakından.

    Adına bir şiir yazdım ve bestesinde gizli bir seyr u seferimle gezer dururum.

    Gah susarak andım gahi koşarak yandım. Kandım da kandım aşk şarabınla ki kana boyandım Ahhh!

    Kemalinin bendesi oldu dilimin namesi.

    Âşık olan kişiler deli olağan olur

    Aşk nedir bilmeyenler ana gülegan olur

    Kayup ardıma ağyarı da cemalinin perdesine pervane oldu kanatlarım.

    Kemalini giydir beni benden soy Eyyy!

    Bir söyledim bir sustum canıma can kattım, derdime bend ettim. İstedim ki olmasın senden gayrıya yer yerinde

    Hayalinin perdelerinde raks eder, gönlümün tepelerinde şaha kalkar.

    Söz mü yeter adını anlatmaya, ömür mü yeter aşkına doymaya.

    Geçip gitti sana yanıklar bırakarak adlarını. Cemalinle halk ettin âlemi ve seyrine hayran ettin gözlerimi.

    Bir kış gelirsin cana, bir güz girersin cana, bir bahar coşarsın canda, bir yaz erersin cana.

    Irmaklar sana akardı kasidelerde, çimenler sana bakardı gazellerde, adına dağlar delinirdi hikâyelerde, övgüne kelimeler yetmezdi methiyelerde, aşkına doyum olmazdı gecelerde Eyyy nur-ı Dilara

    ALLAH HU YAR YAR ALLAH YAR…

    Fatma YÜKSEL

      

    BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.
    8/25/2009

    ADıN Ki, EkSiLMeYeN TeK KeLiMe...



    İki tesbih boncuğu arasında bir kalp kaç kez çarpar, sayamıyorum. "İkrar"ın sukutu oluyor suskunluğum.
    Az ve Öz olan bir anlayışla ve kıbleye doğru bir bakışla Seni anıyorum.
    Andıkça çoğalıyor anlamların.
    Adın ki sonsuzluk..

    Adın ki ahd ve vefa...

    Evimdir dediğin kalbimin en naif köşesine bırakıveriyorum ismini. Harfler ruhuma dokunuyor.
    Bir su damlasını doldurmayacak büyüklükteki küçüklüğümü hissediyorum.
    Devasa bir huzur yanağımdan süzülüyor. Ellerim Sana doğru uzanıyor:
    "Sevgine talibim" diyorum; affına ve rızana

    Cevabını duymuyorum ama duyduğunu biliyorum.
    Eğer ki adın
    "en gizli sesleri işiten"olmasa, nasıl bilirim bana "buyur" dediğini.
    "O adı günde yetmiş kez anın" diye buyuruluyor.
    Ve biliyorum ki kalp kapağı dakikada yetmiş kez açılıp kapanıyor.

    Sen, kimsenin göğsüne iki kalp koymamışken ve kalpleri ancak
    Sen değiştirebilirken kalbimin dik durmasını istiyorum Senden.
    Bir muska gibi takıyorum ruhuma adını.
    Adın ki "gizliyi bilen, sırları gizleyen"
    Neden O var?" dediğimde herşey canlanıveriyor?
    Hayat adın geçince niçin allı morlu renklere bürünüyor?

    Nasıl oluyor da Sen gelince aklıma, omzumdaki ağırlık azalıp ruhumda bir Şölen başlıyor?
    "O, onsuz olmayandır." diyen filozofa kulak verince, gözlerim neden böle doluyor?
    Sen ki
    "hiçbir Şey kendisine denk olmayansın"

    Sen ki "yüceliğinde yakın, yakınlığında güzel" olansın.
    Ben yer ile gök arasında, ümit ile korkunun ortasında,
    düştüğüm kayaya tekrar tırmanmak istiyorum.

    Sorduğun suale
    "bela" dediğim günden bu yana,
    ismine sığan meale kulak veriyorum. Hayattan uzaklaşıp, gerçeğe yaklaşırken,
    vadedilen günü bekliyor, Ömrün gelip geçiciliğine tebessümler gönderiyorum.

    Ben; kulaklarım, gözlerim ve zihnimin işgal altına alındığı bir devirde seviyorum
    Seni. İstemelerim olmasa Senin için bir ehemmiyetim olmayacağını bilerek geldim kapına.

    Ve bunun için bağlıyım adına.
    Nasıl ki en çok alnım yere değdiğinde hissediyorsam Seni, Öle bir anda kapatmak istiyorum gözlerimi.
    Seni razı edecek bir gün istiyorum Senden.

    Ey
    "saltanatında kadim" olan adın düşüyor aklıma.
    Adın ki kuluna uzak olmayan... Adın, esirgeyen ve bağışlayan...
    Arının karnını yazan kudret ile semaları tanzim eden kudret aynı eldir.
    Kapkara bir gecede kapkara bir taşın üstündeki kara bir karıncayı gören de Odur.
    Varlığın bir sebebi vardır.
    Sebebin de bir sebebi vardır. Ve her Şeyin sebebi de büyük adındır.
    Sen olmasan, sınırsız sema gözbebeğime nasıl sığardı? Varlığımın sebebi,
    kalbimin sahibi, musibetimin ümidisin. Rahledeki Kitap, neydeki nefes,
    içimdeki ses adını fısıldıyor.

    "İsmine sığan her şey kendisinden azdır." Adın "Baki", adın "Kafi"...
    Adın en güzel isimler sahibi...


    "Kimi sevsem, Sensin. " Bilirim ki kâinata dağılmış bütün sevmekler isimlerine karşı verilmiş bir muhabbettir.

    Vaha sandıklarım çöl oluyor, kıyılarıma vurup giden insanlar anlamıyor beni.
    Kuyularda kalıyorum, yardım eden olmuyor. Bir adın kalıyor her Şeyden geriye.
    Ben kuyuya düşsem Sen kovanı sarkıtırsın bilirim. Menzili vefa olan bir bağı var dostluğunun.
    Yazın buharlaşmayan, kışın donmayan, sonbaharda yapraklarını dökmeyen bir dostluk...
    Dostluğundan cesaretle istiyorum Senden...

    Ne olur Sana en güzel göründüğüm an, al beni yanına.
    Aşk susturduğu oranda büyür, büyüdüğü oranda sustururmuş. Susuyor, Seni dinliyorum.
    Adın için yaşıyorum.
    Adın ki bir emanet dilimde...

    Adın ki, eksilmeyen tek kelime...!

    BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.
    8/20/2009

    OKU ! RaBBiNiN iSMiYLe...



    Tüm modern saçmalıkların kıskacında kıvranan güzel Müslümanların kalplere hapsetmeye çalışıp görmezden geldikleri, hükümlerini uygulamaya çalışanlara gerici damgası yapıştırdıkları, tüm bunlara inat yaşanılası dinimizin ilk emridir OKU!
     Ama öyle sıradan değil, boşu boşuna değil; harfe anlam katarak, okuduğunu yaşayarak oku.
     
    Oku!
     Yaratan Rabbinin adıyla
    (Alak suresi 1 )
     Oku!
    Dağı, taşı, kâinatı, yaratılan her şeyi Yaratanı daha iyi anlayabilmek için.
     Oku!
    O insanı bir alaktan yarattı
    . (Alak suresi 2 )
    Biyoloji oku, tarih oku, fizik oku.
    Kitap yüklü eşekler gibi değil, okuduğunun ilmini arttırması, Allah’ın rızasını kazandırması amacıyla oku.
    Oku!
    Adı sanı bilinmeyen, şirke gömülüp gitmiş bir toplumdan nasıl bir toplum inşa edildiğini, dünyaya yaydığı fikrin, inancın ne anlama geldiğini oku.
    Oku
    Dünü, bugünü oku. Yok olmayacaklarını sanan medeniyetlerin bugün nerede olduklarını oku.
    Tarihini oku, kim olduğunu oku, kimliğini oku. O kimlik yüzünden sana yapılanları, yapılmak istenenleri oku.
    Oku!
    Onu oku, bunu oku. Ne sana doğruyu öğretiyorsa oku.
    Hani gün gelir bir kitap okuma rekorları kırar ya; Hani sırf Ahmet’ler, Ayşe’ler okumuş bende okuyayım diye okunur ya!
    İşte bu “ya” ları birbiri ardına sıralarken, yüzlerce yıldır bilmem kaç kez okunan, okundukça daha da bir okunan kutlu kitabımızı, Kur’an’ımızı okuyup okumadığımızı aklımıza getirsek olmaz mı?
    Yılda altı kişiye bir kitabın düştüğü güzel yurdumun güzel insanları bize okumayı emreden bir dinin mensubuyken bu tembelliği, bu vurdumduymazlığı nasıl açıklayabiliriz hiç düşündünüz mü?
    Oku!
    Çünkü Rabbin sonsuz kerem sahibidir. İnsana kalemi kullanmayı öğretendir, insana bilmediğini belleten.
    ( Alak suresi 3 – 5 )
    Aldanmış kalemlere, aldatmış kalemlere, kulaktan dolma bilgilere dayanmadan aklınla, gözlerinle, yüreğinle oku.
    Oku!
    Sana bilmediğini öğreten Rabbinin kitabını, yarattığı dünyayı, senin hizmetine sunduklarını, sana bağışladıklarını.
    Öyle ki eşyanın isimlerini Âdem’e öğreterek insanı diğer yaratılanlardan ayrı kılan Rabbin sen diledikçe sana ilim kapılarını ardına kadar açmayı vaat etmektedir.
    Oku!
    Amaçsız hayatların, saçma sapan fikirlerin ardına takılmadan, sana yakışacakları, kimliğine yakışacakları, insanlığa yakışacakları.
    Oku!
    Nasıl bugün okumayı, okuduğunu yaşamayı terk ettiğin için şu an bu durumdaysan; okuyarak, okuduğunu yaşayarak bu durumdan kurtulabileceğini bilerek oku.
    Gerçek şu ki insan fütursuzca azar. Ne zaman kendini yeterli görse.
    (Alak suresi 6, 7)
    Oku!
    Geçmişine aldanıp geleceğe yön vermeyi beceremeyen Müslümanların çok şeyi bildiklerini iddia ettikleri anda nasıl da gerisin geriye gittiklerinin bilincinde olarak oku.
    Oku!
    Dünya döndükçe okunası ve yaşanası şeylerin devam edeceğini içine işleyerek oku.
    Oku!
    Yüzyıllar öncesinin kitabının bugün bizleri yola getirmek için hala nasıl ışıdığını görerek oku.
    Oku!
    Ona tabi olanların mutluluğa erişeceklerini, O’nun rızasını kazanacaklarını duyarak oku.
    Oku!
    Aklınla, kalbinle, gözlerinle, dudaklarınla, kulaklarınla oku.
    Oysa herkes eninde sonunda Rabbine dönecektir.
    (Alak suresi 8 ) ayetini döne döne oku, otur kalk bir daha oku, uyu uyan bir daha OKU!
    Dönüşünün elinde olduğu Rabbinin rızasını düşleyerek oku.

    Mustafa TOLGA
    BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.
    7/26/2009

    Allah’ım, beni bana bırakma. Adını dilimden uzak tutma

    http://img258.imageshack.us/img258/1265/eyrabbim.jpg


    GÜN, nasıl başlarsa öyle gidermiş. Ruhumuzda uyuyan nice güzellikler gizli. Hepsi de uyandırılmayı bekliyor. Bunun için güneşin doğması, saatlerin çalması yetmiyor. Bu güzellikleri uyandırmaya, bazen hiçbir şey yetmiyor. Şükür ki, yarınlara dair emellerimiz yine de bitmiyor, tükenmiyor. Onlar da olmasa ne yapardık, nasıl yaşardık? Allah’tan ki, bu ümit bazen bir söz, bazen de bir dua olup, içimize akıyor, ruhumuzu uyandırıyor. O anlardan birini bugün yaşadım.

    “Allah’ım, beni bana bırakma

    Adını dilimden uzak tutma,”

    Diye diye, güne Allah ile, bu dualı sözle başladım.

    İçimin güneşi doğmuştu artık. Açıldıkça açıldı, ruhu kat kat saran perdeler. Ve ardından Hira’nın sorusu geldi:

    “Ömür nedir?” diye soruyordu.

    “Ömür, bu gündür,” dedim.

    Hira, bu defa, “gün nedir?” dedi.

    “Gün mü” dedim, “o, upuzun bir ömürdür.”

    “Bir cümleyle açar mısın?” dedi.

    “Bir cümleyle,” dedim, “bir gün, Allah için yaşanmışsa eğer, işte o gün, Allah için yaşanmamış bir ömürden bile daha uzundur, daha değerlidir.”

    Hz. Ali’nin sözünü hatırlamanın tam sırası:

    “Bir insanın öldükten sonra cennete girmesine hayret etmem. Benim asıl hayret ettiğim şey; o insanın dünyadayken de cennet gibi bir hayat yaşamasıdır.”

    Büyük insanın işaret ettiği şey, son derece yüksek bir iman nimetine erişmek olsa gerek. Çünkü, hidayet ruhun cennetidir. Rabbim, hepimize bu güzel iman yolunu ve nimetini nasip eylesin...

    Bediüzzaman’ın Mesnevi’sinde geçen bir cümle yıllardır aklımdan çıkmaz:

    “Ülfet ve âdet ve yeknesaklık perdeleri altında çok harika hakikatler gizleniyor.”

    Yahya Kemal de aynı dertten mustarip; “ülfet belâlı şey,” diyor şairimiz. Hem de ne belâ... Dünyada da, ahirette de baş belâsı, püsküllü belâ...

    ALIŞTIĞIMIZ bir şey olunca yaşamak, hayat denen o büyük mucize, basitleşiyor âdeta. Bir sabun köpüğü gibi sönüyor, elimizden kayıp gidiyor. Nasıl bir şefkatle ve merhametle beslenip büyütüldüğümüz unutulunca böyle oluyor. En büyük nimet bile küçülüyor. Allah akla gelmeyince, her şey O’nun bize bir nimeti, bir ikramıdır diye bakılmayınca, sıradanlaşıyor ne varsa. Bir değil, milyar değil, 100 trilyon hücreden ibaret olan insan vücudundaki, o ilâhi sistemi bir düşünelim. Sadece tek bir insanın vücudunda yürütülen bu faaliyetler bile, akılları durduracak kadar harika değil midir? Yüz trilyon hücremizin diliyle Rabbimize hamd ederiz...

    Evet, hayatı bu kadar hikmetli ve harika bir şekilde yaratan Allah (c.c.), bu hayatın her ânı için her şeyden evvel ismiyle, sıfatıyla anılmaya lâyıktır. Rahmetli Cahit Zarifoğlu bir şiirinde bunu ne güzel ifade eder:

    “Önce besmele, / en güzel kelime. / Allah’ım, / yol boyunca / bırakma elimi / düşerim sonra. / Allah’ım, / niçin halkettinse beni / kalbime söyle iyice / engellerden arınsın yolum. / Allah’ım, / nasıl pırıl pırılsa / güzelse sevdiğin kulların / öyle güzel kıl beni. / Allah’ım, / O güzeller güzeli / hangi iyilik diledi senden / dilerim ben de öylelerini. / Allah’ım, / Peygamber Efendimiz (s.a.v.) / hangi şerlerden sığındıysa sana / upuzak tut benden de onları. / Allah’ım, / yol boyunca / tarih boyunca / başıboş bırakma bizi.”

    EĞER bu ince mânâları ve besmelenin esrarını Bediüzzaman’ın eserinden ve özellikle ‘Birinci Söz’den öğrenmese, okumasa ve görmese idik, gerçekten de işte o zaman cahil kalacaktık; gerinin de gerisinde işte o zaman olacaktık. Şükür ki, Rabbimizi bildik, tanıdık ve sevdik. Böyle bir Allah’ın adını anmayı şeref bildik, nimet bildik. Sonsuza kadar Rabbimin her nimeti için elhamdülillah...

    Hz. Peygamberin (s.a.v.) her daim, “Hayretimi artır, Yârabbi!” duasına bütün hücre ve zerrelerimle “âmin” diyorum.

    Allah’ım, hayretimizle beraber imanımızı da artır. Âmin.

    İMANIN önemine işaret eden tarihî bir öykü ile yazımıza devam edelim:

    Fatih Sultan Mehmet, bir gün Kur'an okurken şu âyetin mânâsına takılmış:

    “Ey iman edenler! Allah'a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği Kitaba ve daha önce indirdiği kitaplara iman(da sebat) edin!” (Nisa,136)

    Fatih:

    “Âyet, zaten iman edenlere sesleniyor. Ardından tekrar imanı emretmesi acaba neden?”diye düşünmüş.

    Alimlerle sohbeti esnasında konuyu kendileriyle paylaşmış. “Ne düşünüyorsunuz?” diye sırmuş.

    Âlimlerin arasından Akşemseddin, “Sultanım,” demiş. “Dışardan gelen seslere kulak verin, cevabınızı alın.”

    Dışarıdan o sırada mehteranın kös sesleri geliyormuş. Fatih, “Efendim, biraz açar mısınız?” demiş. Bunun üzerine Akşemseddin şöyle izah etmiş:

    “Sultanım, mehteranın davullarından ‘düm, düm’ sesleri geliyor. ‘Düm’ kelimesi sizin de bildiğiniz gibi Arapça’da ‘devam et’ anlamına geliyor. Âyetin de mânâsı bu olsa gerektir. Bu âyet, ‘Ey iman edenler! Allah’a, Peygambere, Kitaba olan imanınızda her daim devam edin!’ mesajı vermektedir.”

    İnsanın elbisesi eskidiği gibi, imanı da eskiyebilir. Elbise gibi, imanı da yenilemek gerekir. Öte yandan, âyetin yorumunda şöyle bir incelik de düşünülebilir:

    “Ey iman edenler! İmanınızı kontrol ediniz. ‘Allah’a inandım’ diyor, ama O’na itaat etmiyorsanız, ‘Peygambere inandım’ diyor, ama onun yolundan gitmiyorsanız, ‘Kitaba inandım’ diyor, ama Kitaba göre yaşamıyorsanız, gelin imanınızı kontrol edin. Belki tam inanmadınız, inandığınızı sandınız. Zira Allah’a iman, O’na itaati gerektirir. Peygambere iman, O’nu rehber kabul etmeyi icap ettirir. Kitaba iman, Kitaba göre bir hayatı netice vermelidir.”

    Kışın geleceğine inanan insanlar, yazın sıcak günlerinde, odun ve kömür telâşına başlarlar. Çünkü sıcak günlerden sonra, soğuk günlerin geleceğine tereddütsüz inanmaktadırlar. Benzeri bir şekilde, âhiretin geleceğine inanan biri, elbette ve elbette oraya hazırlık yapar. Orada işine yarayacak şeylerle ömrünü değerlendirir. Demek ki, gerçek anlamda iman etmek ayrı bir olay, kendini “iman etti zannetmek” daha ayrı bir olaydır.

    ALLAH’IM! Sana karşı günah işleyenlere bile ne kadar bağışlayıcı ve lâtifsin. Seni arayana ne kadar yakınsın; sana el açıp yalvarana ne kadar müşfiksin. Ümidi sende olanlara ne kadar iyisin, merhametlisin. Kim, senden yardım istemiş de reddedilmiştir. Kim, sana sığınmış da ihanete uğramıştır. Kim, sana yaklaşmış da sen ondan uzak durmuşsundur. Kim, sana kaçmış, sığınmış da sen onu kapından kovmuşsundur!..

    Rabbim her şey senindir. Yaratan sensin ve hüküm senindir. İsimlerinde gizlenenler ile ve nurunu örten perdeler ile bu huzursuz ruhu, bu ıstıraplı yüreği bağışla.

    Allahım, bütün alçaklıklardan korunmak için sana sığınırız; senden başka bütün korkulardan; senden başka bütün yoksulluklardan...

    Allahım, yüzümüzü senden başka kimseye çevirmeyiz, secde ettirmeyiz. Öyleyse ellerimizin de senden başka bir şeye uzanmasını engelle ne olur!

    Senden başka ilâh yoktur. Doğrusu ben de nefsine zulmeden zalimlerdendim. Ama şükürler olsun Allahıma, âlemlerin Rabbine.

    “Allah’ım, beni bana bırakma

    Adını dilimden uzak tutma,”

          SELİM GÜNDÜZALP

    http://img472.imageshack.us/img472/8854/smileyby5.gifBEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.
    7/16/2009

    GöZ KıRPıNCa AŞK'a...

    http://img200.imageshack.us/img200/1545/allahbnvb.jpg

    Şükür doruklarından gökyüzünde kaybolmaya doğru bir sır… Başın bir arşın üzerinde gezinen bulut ve nazlı nazlı düşen damlalar… Gören nazar etmez de, Rahman’ın bildiğidir ve bize sır…

    Ah der bir ses, ta içten… Gelsen de tatsam sendeki tükenmeyen Rahmeti… Ellerim kalsa huzurunda, gözlerime kan düşse ve bir belâ salsan garip gönlüme… Ben bilmesem ey aşkın sahibi olan Rabbim, sen belâ’ma Aşk desen!

    Güneş, ay ve yıldızlar…

    Âlem ısınır varlığıyla, dokunduğu yerlerde eriyen nağmeler… Dağ, taş dokunuşuna hayran… Uzaktır ama hissedilir, bakılmaz ona ama dokununca göze damlalar koşuşur bir bir… Karanlığı düşürür tahtından ve yayılır dile (n) diğince…

    Geceye asar düşlerini ve aynı tahtı paylaşır o hüznün doruklarıyla… Başı eğik bazen, bazen yüzünde keder ama hep umudu hayâl eder… Yedi asır, yedi iklim de geçse, nurunu çehresine borçlu olduğu Sevgiliye büyütür özlemlerini… Utanır ki; yağmurlar ağlarken serden geçer ve saklanır bulutların ardına… Göz kırpınca aşk’a ne kadar da acılı olduğunu anlar o da…

    Suskun çiçekler… Taşıdıkları canlara kurban olma sırasında ve İsmail kadar tevekkülde her biri… Baharda renkler donanınca yeryüzüne, kıskandırırcasına dizilirlerdi gökyüzüne; Rahman’ın izniyle … Kim bilir neden parlıyordu çehresi! Ağlıyor mu, yoksa gülüşünden miydi ışığını en çok onun göstermesi… Bilinmedi, çünkü bildirilmedi…

    Kalp, aşk ve damlalar;
    Sırrına erdiğimde hissettiğim sıcak bir iklim… Hakikat yolunun en kadim yolcusu ve sadık yâren… Olmazların en başında, saklanmaz aslı… Yâr aşk bağışlayınca har olur yanar ve yakar… Uzaktır ama vuslata sadık olmaya doğru hasretler biriktirir… Yakışan bir vefa sancağı varsa ki elinde, mızrabı saplansa gidenlerin vefayı düşürmez yere… En çok kan ağlar, en hakikâtli o susar! Bakılmaz ona da; ama hissedilince kor misali küle döndürür bildirileni! Şeytanı düşürür tahtından, Allah der dile (n) diğince…
     
    NeY DiNLeTiSi - DeDe EFENDi
    by rizaberkan

    Yeri; yalnızlık ve tek’bir… Kim nereye götürürse götürsün barındığı mekân bir! Çokluğu ezelde unutmuş ve yokluk şerbetiyle tatlanmış dili… Adıyla müsemma, en çok dilenen ve dilendiğine verilen… Mahkûm olmak isteyene parmaklıkları çok… Perdeleri kızıl, yolu hengâmeli ve örtülerin ardında sır olduğunda en güzeli… Beşerin sükûtuna muhtaç, sahibine, en çok öz Sahibine gidince adı Aşk! Kimini sarayında köle, kimini harabesinde sultan eden… Gözde başlayan, kalbe akan ve gerçek tadına varıldığında sahibini bırakmayan…

    Yüzümün ve s/özümün kirini bir bir indiren dostlar… Şükrümün nişânesi, adıma mühürlü Bezm-i Elest’ten… Gönlüme dolduğunda günahıma bir tanesi bile okyanus… Arınmanın ve arındırılmanın anlamıyla daha da coşkun akan yaşlar… Buz kütlesine çarpmadan taşınınca ateşe su, cehenneme cennet yağmuru… Elhamdülillah’a uzanan bir ırmak olduğunda, hiç durmadan yol bulur her biri… Yakıştığı ve akıtıldığı sebep nazarında mutlular düştükleri yerlerde… Silmişseler alından bir izi, Aşk’la birlik olup akmışsa beşerin kalp âlemine yeşertirler şükür filizlerini…

    Mum olduğu yerde mutlu yanmak ve tutuşturulmaktan… Ki güneş gündüze, ay yıldızlarla geceye yakıştığından biliriz tadını… Kalp diyarında sevgili ebedi olunca, Aşk kalbe damlalarla ulaşınca tadı bambaşka…

    Bizliği tadana aşk olsun…
    Bir’i bilip ağyar olana aşk olsun…
    Hiç’liği bulana, kapıda köle, yürekte devlet olana aşk olsun…

    Bilenin huzurunda el pençe kalınca kalbim, insanı hayrete düşüren bir nur göründü... Ölüm, kalım demek nafile. Eğer ki aşk tecelli etmeyecekse na’r olur dünya ve ahir…

    Bir dua ezelden dolanmıştı yüreğime.
    Ey Rab; Sen’in aşkın muradım!
    Murad et aşkını kalbime!
    Zehra ÖNER
    http://img472.imageshack.us/img472/8854/smileyby5.gifBEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.
    7/8/2009

    Hazret-i Ebu Bekir (r.a) : - Yâ ALLAH..! Ya Nevfel...!

    http://img181.imageshack.us/img181/372/yaallah.jpg


    Sevgili Peygamberimiz "şehidliğin" üstünlüklerini anlatıyorlardı. Buyurdular ki:

    (Kıyamet gününde şehidler, "Mahşer Yerine" gelirken; orada bulunan Peygamberler ayağa kalkarlar.. Onlar; çocukları, akraba ve dostlarından 70.000 kişiye şefaat ederler (Cehennemden kurtarırlar)....)

    Bu sözleri işiten "Nevfel" ismindeki sahabe, iki oğlu ile hanımını oraya getirdi.

    - Yâ Resûlallah! Bir dua etmek istiyorum. Siz de "amin" der misiniz? diye sordu.

    Peygamber Efendimiz kabul ettiler. Bunun üzerine Nevfel:

    - Yâ Rabbi, Nevfel kuluna, "şehidlik" nasib eyle!.. duasında bulundu.

    Hazret-i Ali'nin bildirdiğine göre; ilk Gazâ'da (savaşda) Nevfel, gerçekten şehid oldu...

    Gazadan sonra ALLAHın Resulü ve arkadaşları Medine'ye dönüyorlardı.

    Kadınlar, çocuklar ve ihtiyarlar, karşılamaya çıktılar. Hepsi sevinç içindeydiler.

    Nevfel'in hanımı, çocukları ve ihtiyar annesi karşılacılar arasındaydı.

    - Gazanız mübarek olsun Yâ Resûlallah Nevfel'in hali nicedir?... diye sordular.

    Merhametli "Efendimizin" gözleri nemlendi. Şehidlik haberini vermeğe mübarek kalbleri dayanamadı. Elleriyle arka tarafı işaret buyurup, geçtiler..

    Arkadan Hazret-i Ali geliyordu. Nevfel'in yakınları, O'na sordular... "ALLAHın Arslanı" yanında yürüyen Hazret-i Ammar'a:

    - Şehidlik haberini ben de veremiyeceğim. Yürü gidelim dedi.

    Eliyle arka tarafı işaret etti.

    Sonra Hazret-i Ömer geliyordu. "Büyük" Ömer de, aynı şekilde hareket etmek zorunda kaldı...

    Daha sonraki Hazret-i Osman da başka türlü yapamadı. Eliyle, arka tarafı işaret edip, geçti...

    En sonra gelen Ebu Bekir hazretleriydi. Yanında "Muaz bin Cebel" bulunuyordu. Geride Hazreti Zübeyr' den başka kimse kalmamıştı.

    Nevfel'in yakınları son ümitle, Sevgili Peygamberimizin en aziz arkadaşına yaklaştılar. Aynı şeyleri sordular.

    Hazret-i Ebu Bekir kendi kendine düşündü:

    "- Yâ Rabbim... Ne kadar zor durumdayım. Eğer doğru söylersem, mahzun kalbleri, daha fazla üzmüş olacağım. Bunu yapmaktan, Sevgili Peygamberimiz bile çekindiler... O'na nasıl, aykırı davranabilirim. Fakat yalan da söyleyemem.

    Sen bana öyle bir şey ilham et ki, bu gariblerin yüreği, daha fazla yanmasın ALLAHım"...

    Peygamber Efendimizin doğru sözlü dostu "Sıddîk," bütün kalbiyle,

    - Yâ ALLAH..! Ya Nevfel...! diye "Ah" çekerek inledi.

    İşte o sırada, yaydan fırlamış ok gibi "bir atlı" yıldırım hızıyla yanlarına yetişti.

    - Buyur Yâ "Sıddîk"... Beni mi çağırdın. Ey ALLAH Resulünün sevgilisi? diye sordu. Bu atlı Nevfel'den başkası değildi.

    Bütün Eshâb-ı kiram, hayrette kaldılar.

    Sonra Cebrail aleyhisselâm göründü. Peygamber Efendimize şunları söyledi.

    -Yâ Resûlallah... Hak teâlânın selamı var...

    (Eğer "Peygamberin Mağara Arkadaşı" Sıddîk, bir kere daha "ALLAH" deseydi; "Yüceliğim" hakkı için, bütün şehidleri diriltirdim. Çünkü, Ebu Bekir adlı kulum; cahiliye devrinde "İslâmiyetten önce bile, hiç yalan söylememiştir" buyurdu.

    Ebu Bekir'in yalancı çıkarılmaması için, Nevfel'i Cenâb-ı Hak diriltti... Nevfel bundan sonra, nice yıllar daha yaşadı.

    Nihayet duası kabul olundu. "Yemame" çenginde şehidlik şerbetini içti.

    http://img472.imageshack.us/img472/8854/smileyby5.gifBEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.

    7/5/2009

    Aşk-ı mecazi, aşk-ı hakikiye nasıl inkılab eder? Bunun sırrı nedir?


    http://img38.imageshack.us/img38/4052/askrbg.jpg

    Aşk, fart-ı muhabbet demektir. Muhabbet, bilmenin ve tanımanın veyahut mutlak kemale muttali olmanın; karşı tarafta da kemal, cemal -mecazi aşk açısından- melahet, müşakele gibi hususların bulunmasıyla bazen meydana gelen insandaki fıtrî bir haldir. İnsan, tanımadığını ve bilmediğini sevmez; sevebileceğini tanıyıp bilirse sever. Kafirlerin Allah'ı sevmemesi ve Rasulü Ekrem'e karşı saygısız olmaları tanımama ve bilmemeden kaynaklanmaktadır.

    Muhabbetin ifrat derecesine aşk denir. Normal muhabbette olmasa da aşkta bazen muvazenesizce tavırlar görülebilir. Bir diğer manada aşk, mahbubundaki kusurları görmemezlik, gözüne ondan başka hayalin girmemesi ve onu her şeyin ve herkesin üstünde kabul etme halidir. Mesela kişinin, güneşin güzelliğini mahbubunun güzelliği yanında sönük görmesi, 'Mahbubum benim yanımda olursa cennetin hurilerini istemem' demesi veya 'Cennet başkalarının olsun. Bana mahbubum yeter..' gibi iddialar, aşık mırıltıları ve mecazi aşk açısından da akıl ve mantıkla telif edilemeyecek pervâsızca iddialardır. İşte bu aşktır ki, Mecnun'u sahraya salmış ve Ferhat'ı da koca dağı delme macerasına itmiştir.


    Allah'tan başkasına -ne olursa olsun- gönül vermek, onu sevmek, aşık ve müptela olmak mecazi aşktır. Mesela Mecnun'un, Ferhat'ın ve Zeliha'nın muhabbeti, birer mecazi muhabbettir. Bir de fart-ı muhabbetin fıtri garazsız, ivazsız olanı vardır ki, buna da anne ve babada bulunan şefkati misal verebiliriz. Esasen şefkat, Allah'ın Rahman ve Rahim isimlerinden gelmektedir. Allah'ın insanlara ve mahlukata karşı olan mukaddes ve münezzeh sevgisinin, değişik malûl yanlarıyla insanlarda olanına şefkat denir.


    Evet, Mabud-u Mutlak'tan gayrıya gönlün kaptırılması, sevilip aşk u alaka gösterilmesi mecazi aşktır. Hakiki aşk ise gönlün Allah'a verilmesi ve Allah'ın deli gibi sevilmesidir. Burada hemen şunu da ifade etmeliyim ki, Allah'ı sevmek, bir pâye meselesidir. Müminler, Rasulü Ekrem'i severlerse, müminlik mertebesinde, daha doğrusu müminlikteki muhabbet mertebesinde önemli bir noktaya ulaşmışlar demektir. Fakat bu, en kamil mertebe değildir. Mesela Rasulü Ekrem'i andığınız zaman kararınız kalmayabilir; ama bu zirvenin ötesinde bir de şâhika vardır. Rasulü Ekrem'i, O'na ait hatıraları ve Ashab-ı Kiram'ı sevme mertebesi, muhabbetin ilk mertebelerindendir. Çünkü bunlar beşerî kıstaslarla anlaşılan, duyulan, takdir edilen ve ölçülen şeylerdendir. Demek ki, sizin kabınız hissedilen şeyleri ölçüp değerlendirerek size bir fikir verebiliyor. Siz bu fikirle o mahbubu gönülden seviyorsunuz. Onun halkasına tam girip ve onun gözüyle ötelere, ötelerin de ötesine bakınca, aşk u muhabbetinizde daha derin lâhûti bir buuda ulaşıyorsunuz.


    Allah'ı sevmek, her türlü alakanın ötesindedir. Bu sevgiyi vicdanında biraz olsun hisseden neler neler duyar. Cenab-ı Hakk'ı sevmenin başladığı andan itibaren her sevgi dolaylılık rengine bürünür. Ayrıca Allah'ı sevdiğiniz nispette mâsivâya karşı aşk u alakanız yavaş yavaş küsuf tutmaya yönelir. Siz artık her şeyi O'ndan dolayı sevmeye başlarsınız. Mesela Hz. Ali'yi, damad-ı Rasulullah, O'nun Haydar-ı Kerrarı, Şah-ı Merdanı, muharebe meydanlarının kükreyen aslanı olduğu için seversiniz. Allah'ı sevme zirvesine ve şâhikasına yükseldiğiniz zaman Rasulü Ekrem'i Allah'ın elçisi olduğu için seversiniz. O'nun karşısında yeri, konumu ve risaletini daha iyi görüp okudukça bu derinlikten ötürü sevgi bir hayranlığa dönüşür. Bu bir zevk ve hal meselesidir. Bunu tadan bilir; tatmayan bilmez. (Eski Erzurum müftüsünün ifadesiyle
    'men lem tadmaz lem bilmez.' O, 'Men lem yezuk lem ya'rif - Tatmayan bilmez' sözünü yarı Arapça yarı Türkçe bu şekilde ifade ederdi.)

    İnsanın Allah'ı sevmesi iyi bir şeydir. Hususiyle insan, vicdan sistemiyle Allah'ı tam bilebiliyorsa O'nu delice sever. Çünkü sevginin biricik mahalli vicdandır. Vicdanın rükünlerinden biri olan zihin bildirir, latife-i Rabbaniye gösterir, irade O'nun muradına yönlendirir, akıl, sevgi esbabı üzerinde muhakeme eder, yürek ona önemli derinlikler kazandırır.

    Bir insan, bütün bütün mecazi aşkla meşbu ve aşk-ı hakikiden mahrumsa mutlak bir şeyler yapılarak onun yüzü hakiki aşka döndürülmelidir. Bu, fani mahbubların fena ve zevalini göstermek suretiyle, onların içlerinde Baki-i Hakiki ve beka arzusu uyararak.. iman ve marifet hususunda derinleştirerek.. sözü-sohbeti hep evirip çevirip O'nunla irtibatlandırarak.. kalbin kiri-pası sayılan günahlardan, hatalardan uzak durarak Hak'la alaka kurabilir; alakasını güçlendirerek her şeyden elini eteğini çekip 'Lâ uhibbu'l-âfilin - Ben, batıp gidenleri sevmem.' (En'am, 6/76) 'Baki bir yâr isterim' deyip O'na yönelebilir. Hz. İbrahim (aleyhissalatu vesselam) gibi yıldız, ay, güneş hepsini tulû', gurub ve mahiyetleriyle okur, bunların zeval bulup gitmelerini, bir doğup bir batmalarını ve batıp giden bu şeylerin kalbin alakasına değmediğini haykırır, herkese duyurur. Zaten bunlar, câmid ve cansız nesnelerdir; ne insanı duyar ne dinler ne de ihtiyaçlarına cevap verebilirler. Oysaki insan, öyle birine yönelmeli ki, her zaman O'nu görsün, duysun, dinlesin ve isteklerine cevap versin. Hatırat-ı kalbimi bilsin, dualarıma icabet etsin.. dünyevi-uhrevi taleplerimi yerine getirsin.. yalnızlığımı giderip bana enis olsun.. ebed arzularıma cevab-ı savap verip gönlümü şad etsin.. benim gibi bütün dost, ahbab, yârân ve yakınlarımı da âbâd etsin.. Evet, bana işte böyle bir Mabud, Sevgili, Yâr-ı vefâdâr ve her halime nigehban bir Dost lazım. Öyleyse bana aşk u alaka kurmak gerekir.

    Molla Cami, bu hususu anlatırken, 'Sadece biri sev, başkaları sevmeye değmez. Çünkü görünmüyorlar. Biri iste, başkaları istemeye değmez. Çünkü derde derman olamıyorlar. Biri söyle, başkalarını söylemek fuzulidir. Çünkü senin işine yaramaz.' demek suretiyle hakiki aşkın Allah'a karşı olan aşk olduğunu, insan Allah'tan gayri neye gönlünü verirse versin, bunların içinde bir burkuntu ve üzüntü bırakıp gideceğini vurgular ki, bu, herkesin meşk edip tekrarlaması icap eden bir husustur.

    Hülâsa-i kelam, fâni ve zâil şeyler, gelip gidişi ile kalbin alakasına değmediğini göstermekte ve hakiki mahbub arıyan gönle 'Allah sevilmelidir' ihtarını yapmaktadır.

     M. Fethullah GÜLEN

     

    http://img472.imageshack.us/img472/8854/smileyby5.gifBEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.

    6/27/2009

    En GüZeL SeVGiYe DaiR

    http://img191.imageshack.us/img191/7467/allahsevgiyedairrbg.jpg

     

    Yalnızlığınızı atmak için girdiğiniz kalabalıklarda yalnızlığın en acısını yaşadığınız oldu mu hiç?
    Doymak için yediğiz yemek daha da acıktırdı mı sizi hiç?
    Hararetinizi dindirmek için içtiğiniz suyun yüreğinizi yaktığı oldu mu hiç?
    Gülmek için olmadık şeyler denediğiniz halde gözünüzdeki yaşın sel olup aktığı oldu mu hiç?
    Maddenin sizi sıktığı anlarda yöneldiğiniz maneviyatın sizi daha da üzdüğü oldu mu hiç?

    Çaresizliğin en acısına nasıl katlanılır anlatın ne olur
    Maddeten çökmüşsünüz? imkanlar sebebler tamamen yok.. tek bir sığınağınız
    var sebeblerin tek sahibi olan Mevla’nız var.. O’na dayanmak istersiniz ama
    nefis ama şeytan bırakmaz sizi.. çünkü yalnızsınız sizi O’na yönlendirecek
    dostlarınız, nerde dostlarımmmm iyi günümde canımda olan dostlarımmmm?
    Demeyin sakın git dostunun sinesine yaslan diye.. hani nerde dostum?
    Seversiniz, gözünüz değildir aslında seven gönlünüzdür, sevmesi gereken
    asıl yerdir ama anlamazlar sizi.. neden gözünle sevmedin nedennnnnnn
    soruları sizi sıktıkça çaresizlik nasıl sarar bir bilseniz yüreğinizi?

    Sevmek en güzel duygudur sizin için, kimse anlamasada sevdiğiniz anlar
    sizi, çünkü O da sever sizi.. O da görmedi sizi.. O da gönlüyle sevdi
    sizi, anlar sizi.. ama uzaktadır sevdiğiniz.. elinden tutmak istersiniz,
    eliniz kısa gelir uzanamazsınız sevdiğinizin eline.. mesafeler mekanlar
    şartlar izin vermez size. Çünkü anlamaz ki sevginizi madde mekan zaman?
    Yine tek dayanağınız vardır yüreğiniz, sevginiz ve sevdiğinizin yüreğidir
    sizi hayata bağlayan.. O’nun sevgisini hissedersiniz yüreğinizde, bu sevgi
    her şeye bedeldir sizin için.. ama her şeye bedeldir, çünkü bilirsiniz ki
    bu sevgi sizi gerçek sevgiliye bağlar.. çünkü O’nun sevgisi için
    sevmişsinizdir sevdiğinizi ve O da O’nun için sevmiştir sizi, evet bağınız
    RABBİNİZDİR ve bu bağ her derde devadır aslında sizin için..

    Ve yine şükür sarar sizi.. şartlar sıksada sizi.. imkansızlıklar boğsada
    sizi.. ne yapacağınızı bilmesenizde yine de mutlusunuzdur.. çünkü sizi
    anlayan biri vardır bir kişi dahi olsa sizi anlayan biri vardır.. aslında
    sadece O’nun anlaması bile her şeye bedeldir sizin için.. çünkü o sizin
    sevdiğinizdir, canınızdır, ve bu sevgi ve bu anlaşılma en güzel şükre
    bir sebebdir aslında.. şükürler olsun RABBİM en güzel bir şükürle binlerce kez şükürler olsun?

    Yakup olmak isterseniz Yusufunuz uzaktayken gözlerinizi körleştirmek
    istersiniz ama bırakmazlar sizi.. al şu gözlüğü al da dünyaya bak diye
    zorlarlar.. ama alamam o gözlüğü çünkü benim gözlerim Yusuf’umda kaldı o
    gelmeden dünyaya bakamam, dünyanın bunca yalanı bunca dolanı bunca bitmişliğine bakamam?
    Üveys olmak istersiniz? çaldığınız kapıda beklediğiniz yoksa geri dönmek
    istersiniz? Çünkü bilirsiniz ki gören seven göz değildir gönüldür?
    seviyorsanız görmesenizde sevebilir o kişiyi yaşayabilirsiniz, ama
    anlamazlar anlamak istemezler, Kapıda bekle derler.. gelene kadar bekle
    derler.. bekleyemem kapıda.. ben gözümle sevmedim.. ben gözümle görmedim,
    dönmek isterim kapıdan, ben yüreğimi bıraktım o kapıya.. ve kendisine
    gelen ve göremeden giden üveyse hırkasını veren Rasul misali sevdiğim
    yüreğini verdi bana,  ben sevdiğimin yüreğiyle RABBİMİ bulmuşken RABBİME
    sığınmışken  O’nun izni gelene kadar kapıdan çekilmek isterimmmm, ta ki
    yüreklerin sahibi yüreklerimizi kavuşturana kadar
    Mecnun olmak istersiniz, sizin sevdiğiniz size Leyla olmayı kabul
    etmiştir, ben Leyla’ma ben gözüyle baktım.. kimseden istemedim ona benim
    gibi bakın diye.. bakamazlardı zaten benim gibi O’na.. O’nun için anlamazlardı
    zaten benim O’na bakışımı O’nu sevişimi onu özleyişimi onu isteyişimi?
    Anlasınlar da isteyemezdim zaten?
    Siz olsanız ne yapardınız?

    Demeyin sakın şöyle yap buna git şundan medet iste?
    Sakın demeyin maddeyi ara.. bul ve git sevdiğine?
    Sakın demeyin seviyorsan gözlerin kara olsun hiçbir şeyi görme?
    Sakın demeyin seven sevdiği için her şeyden geçer?
    Ben RABBİME güvendim, RABBİME güvendim.. RABBİME güvendim..
    Ve Yakup oldum sabır ile beklicem Yusuf’umu.. gözlerim dünyaya kapalı
    olucak, kara gözlü olmıcam, yollara düşmicem.. çünkü biliyorum ki
    yollara düşmek değil aslolan.. O’na güvenip O’na sığınıp O’ndan ümit
    kesmeyip sabır ile beklemek olsa gerek bana düşen, ki zaten Yakup’a
    yusufunu kavuşturan yollara düşmesi değil sabır ile beklemesiydi?.
    İsyan etmeden, daha bir  O’na yönelerek.. daha bir  O’nu arayarak.. daha bir
    O’nu severek, daha bir dünyaya körleşerek.. daha bir gözyaşı dökerek..
    daha bir kul olarak,  daha bir ümmet olarak, daha bir Yakup olarak.. daha
    bir Üveys olarak, daha bir Mecnun olarak, daha bir sevdiğime sevgili
    olarak, daha bir sevdiğime can olarak.. daha bir sevdiğimi severek, daha
    bir dua ederek, daha bir gözyaşı dökerek, daha bir amin amin amin diyerek.

    Dostlarım sizden dua isterim.. değildir istediğim madde, olmasın
    maddem.. olmasın imkanım.. olmasın olmasın olmasın?
    Ama duanız olsun benim yanımda sevdiğimin yanında, ne olur dua edin
    yüreklerinizin güzelliğiyle dua edin,
    Dua edin de sevgiyi kaldıramayan madde sevgiyi kaldıramayan nefis sevgiyi
    kaldıramayan şeytan kaldıramadığı sevginin gücüne yenilip yok olsun..
    Dua edin de sevgiyi seven sevgiyi taşıyan sevgiyi anlayan yüreklerimiz
    sevdiğinin yüreğiyle bir olup sevgiyi sevgiyle yaratan en sevgiliye
    Mahbub-ul Hüda’ya adansın

    Selam olsun RABBİ en güzel bir sevgiyle sevenlere.. selam olsun sevdiğini
    O’nun izniyle sevenlere, Selam olsun canlara.. selam olsun cananlara
    selam olsun kalbi O’nun aşkıyla çarpan dostlara

    http://img472.imageshack.us/img472/8854/smileyby5.gifBEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.
    6/8/2009

    Kovmaz O.. Ne yaparsan yap, ne kadar günah çukuruna batmış olursan ol, yeter ki git O'nun kapısına, yeter ki samimi ol.. Kapılar hep açık.

    http://img2.blogcu.com/images/h/i/c/hicretehli/alalhph2.gif


    "Eddinî muamele" Din muameledir.. Güzel ahlaktır, insanlarla ve dahi her mahlukatla güzel geçimdir.
    Bir insanın dindar olduğunu anlamak istiyorsan muamelesine bakacaksın..
    Çünkü gerçek dindarların, yani teslim olmuşların muamelelerine yansır ibadetleri.

    Yansımalı..

    Yoksa Kur'an okuyup ta, Kur'an ahlakıyla ahlaklanmayan, Resulüne benzemeyen ahkam kesmesin..



    İş yüreğini tutmaya bakar..
    "İstememeyi istemek" mes'ele bu işte..
    Bu, nefsin meylettiği her şey için.
    Kişi, istememeyi ister ve aklına-yüreğine söz geçirebilirse..
    Yani çağın kışkırtıcılığından, albenisinden çekip alabilirse, tamamdır.
    Yüreklerin yeniden inşası gerekiyor..
    Gayretler ve meyiller de hep bu yönde olmalı..
    İnsanın mutlaka bir hedefi olmalı.
    Bu dünya olur, din olur vs. Ama olmalı..

    Hedefi olmayanın, dünyaya mesajı da olmaz..
    Ot gibi yaşar.. Ve de kendisine verilen onca ihtişamlı emaneti zayi eder.

    Tek renk, tek tip sıkıcıdır..
    Gökkuşağı gibi olmalı..
    İçimiz nasıl renkli çok, yaşadığımız mekanlar-insanlar da öyle olmalı ...
    Orkestra gibi ya da;
    Ayrı sesler ve ritmi tutturmak, en güzel türküleri söylemek çağa karşı..
    "Kovma kapından ne olur.."

    Duymuşsunuzdur sizler de, bazı yazılarda hatta dua ve ilahilerde Cenab-ı Hakk'a hitaben şöyle derler: "Kovma kapından ne olur.."

    Bu söylem benim gücüme gidiyor..Gayretullah'a dokunur diye de endişe ediyorum hep..

    Neden kovsun ki O, kapısına geleni?
    Kimi kovmuş ki? Var mı örneği? Yok!

    Ama en büyük günahları dahi işlemiş olsa, boyun büküp af dileyenleri kucağına aldığının örnekleri çoktur.
    O, Rahman, Rahim, Vedud olandır..İnsanın fikri bile erişemez yüceliğine..
    O'nun sevgi ve şefkatinin yanında insandaki, okyanuslardan bir damla bile değil..
    O, Kapısına geleni asla kovmaz, boş çevirmez!
    Üstelik -ayetin de işaretiyle- geçmiş günahlarını hasenata çevirir..
    Kerim O!..
    Kovan-kovacak olan, nefsini ilah edinen Tanrı özentili insandır ancak.
    Ve..
    Kovan, kovulmaya layık olandır!
    Neden?
    Çünkü "Ben!" diyor..
    Şeytan da öyle demişti ve ebedi kovulanlardan oldu!..
    Çünkü O, "Ben!" diyeni sevmiyor!
    "Ben!" diyeni, karşısına dikileni, yaradılmış olduğu halde "İlah" lık taslayanı, boyundan büyük "varlık" iddiasında bulunanı sevmiyor!..

    "Sen" misin?!
    O zaman kovulmuşlardan ol!
    Tâ ki boyun büküp kapıma gelesin ve :
    "Ben âcizim sen Aziz'sin..Ben hata ettim sen Rabb'imsin, bağışlayacak ancak Sen'sin!" diyesin.. O zaman kucağıma alırım seni..
    Yoksa, tıpkı geçmişte yaptığım gibi, yarattıklarımdan en hor, en hakir gördüğünle, aklına bile gelmeyecek ufacık bir sebeple seni yere serer, tarihin serlevhalarına sonsuza dek "zelil" olarak yazdırırım!

    Ve nitekim öyle olmuştur da, hatırlarsak:
    Rabbimiz, kendilerini ilah ilan edenleri, yeryüzü firavunlarını, insanların küçümseyebilecekleri cinsten mahluklarla-sebeplerle yerle bir etmiştir hep!
    Mesela Nemrut'un hor-hakir görülen bir sinekle ölümü..
    Firavun'un hala sergilenen -ayette belirtildiği gibi- cesedi..

    Yine hicretteki örümcek ağı, güvercinlerin yuva yapması gibi basit sebeplerle O Kureyş'in Ulu(!)larını es geçen, yerle bir eden, tarihe zelil olarak düşüren O değil mi?..

    İbrettir bunlar.
    Kişi "Benim!" dediğinde O'na karşı, ilahlık oynamaya kalktığında, Yaradan onu tahkir eder işte böyle!
    Sen de kimsin! En adi gördüğün bir mahlukla-sebeple kahrol!
    Ve örnek ol "hisse" alabilen yüreklere çağlarca!

    Kovmaz O..
    Ne yaparsan yap, ne kadar günah çukuruna batmış olursan ol, yeter ki git O'nun kapısına, yeter ki samimi ol.. Kapılar hep açık.

    http://img193.imageshack.us/img193/2422/kovmakapndanrbg.jpg

    Ya Veduuuud!.

    Gökhan GÜNDÜZ

    http://img472.imageshack.us/img472/8854/smileyby5.gifBEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.

    6/2/2009

    SaNa AşKıMı iLaN eDiYoRuM...SeNi SeViYoRuM...

    http://img207.imageshack.us/img207/8594/esmaylaskimilanediyorumg.jpg

    Sana aşkımı ilan ediyorum..
    Seni Seviyorum! Seni Seviyorum ALLAH’ım!
    Ne olur, ne olur sen de beni sev! Ne olur sen de beni sev!...

    Beni sevginle yaşat ve Sevginle canımı al!
    Sevginle dağıt bedenimi, Tekrar sevginle bir araya getir!
    Sevginle çıkayım kabirden,
    Sana koşayım yüreğimdeki sevginle!
    Mahşerde sevginin gölgesinde bekleyeyim Seni!
    Sevginle hesaba çek beni! Sevgi terazinde ölç sevgimi!
    Sahteyse sevgim, yak beni!
    Küçücük de olsa eğer, sevgim gerçekse; Sen de sev beni!..
    Geçeyim sırat köprüsünden sevginle!
    Sevginle, dilimde isminle cennetine koy beni!
    Yüreğimdeki aşkınla yüreğine al beni,
    Nurunla yak, Cezbenle erit, Ruhuna kat beni!
    Ne olur sev beni ALLAH’ım, Ne olur sev beni!...
    Nasıl ki kuş kanatsız uçamazsa,
    ruhum da sevgin olmadan uçamaz,
    Sevgin kanadımdır benim!
    Nasıl ki beden cansız yaşayamazsa,
    Ruhum da aşkın olmadan yaşayamaz,
    Aşkın canımdır benim!
    Nasıl ki insan sevmeden, sevilmeden yapamaz, bir canan ister,
    Ben de sensiz yaşayamam, Cananımsın benim!
    Nasıl ki bir ülke sultansız olmazsa, ruhum da sensiz olmaz,
    Sultanımsın benim!..
    Kanadımsın, Canımsın, Cananımsın, Sultanımsın yarab!
    Nasıl ki kelebekler sevdalıysa ateşe,
    Ve yanacaklarını bile bile nasıl dönerlerse ateşin etrafında,
    Nasıl kanat çırparlarsa Sevgili’ye doğru,
    Ben de senin nurunun etrafında öylece,
    Tıpkı kelebekler gibi dönmek,
    Kanatlarımı senin aşkınla çırpmak
    Ve nurunun beni yakacağını bile bile sana kavuşmak istiyorum.
    Bu garip, bu sevdalı kelebeği nuruna kavuşturur musun yarab!
    Bana verdiğin onca nimetin kadrini bilemedim,
    Sana karşı o kadar mahcubum ki yarab!
    Beni affet, Beni bağışla ne olursun!
    Affını ve aşkını benden mahrum etme ne olursun!..
    Yüreğim günahlarla o kadar kirlendi ki Rabbim!
    Senin için döktüğüm gözyaşlarımla yıkasam,
    Arınır mı acaba yüreğim?
    Dünya müminin zindanıymış,
    Bunaldım bu zindandan ALLAH’ım!
    Yüreğimdeki sevgini öyle büyüt, öyle büyüt ki,
    Yüreğim artık bu dünyaya sığmaz olsun..
    Aşkım miracım olsun ALLAH’ım, Aşkım miracım olsun!
    Kalbim bir Burağa dönüşsün ve beni alıp sana getirsin.
    Yedi kat göğü aşkınla aşıp huzuruna varayım,
    Huzurunda başımı secdeye koyayım,
    Sonsuza dek hep öyle kalayım yarab!
    Öyleyken bir kere nazar et,
    Bir kere “Kulum!” de, kendimden geçeyim yarab!..
    Ey Azrail! Sen ne güzel bir meleksin!..
    Beni vuslatıma erdirir misin?
    Sevgili’ye götürür müsün beni?
    Kurtarır mısın beni bu dünya zindanından?..
    Ey bizleri yoktan aşkıyla vareden şanı yüce ALLAH’ım!
    Beni aşkınla varettiğin gibi, aşkınla yaşat ve aşkınla yanına al!
    Ya Fettah! Gönül kapılarımı sevgine aç!
    Ya Latif! Bana sevgini, mağfiretini,
    Bana cennetini, cemalini lutfet!
    Sevdiklerini sevmeyi nasip et ALLAH’ım!
    Ya Vedud! Ey sevgiyi vareden, sevgiyle vareden!
    Ey aşkı yaratan!
    Aşkın kaynağı, Aşkın merkezi, Aşkın ve aşıkların kıblesi!
    Ey en çok seven ve en çok sevilen,
    Ve sevilmeye en çok layık olan ALLAH’ım!
    Ey En Büyük Sevgili! Bana sevgini bahşet!.
    Ya Veli! Dostların en iyisi, en yücesi,
    Dostların en güzeli, en mükemmeli!
    Ey en büyük dost!
    Beni kendine, kendini bana dost kıl!
    Ya Semi! Ey her şeyi duyan ALLAH’ım!
    Sana söylediğim bu sevgi sözcüklerini duyuyorsun. Sen de sesini bana duyur ALLAH’ım!.
    Ne olur bana da söyle “Ey mutmain nefs! Razı olmuş ve razı olunmuş olarak gel!” diye...
    Ya Basir! Ey herşeyi gören ALLAH’ım!
    Garipliğimi, aczimi,
    kusurlarımı, günahlarımı görüyorsun yarab!
    Huzurunda bükülen boynumu, secdeye varmış başımı,
    Pişmanlıkla ve aşkınla döktüğüm gözyaşlarımı,
    Yüreğimdeki sevgini görüyorsun!
    Sana layık olmasa da ALLAH’ım,
    Ettiğim secdeler hakkı için,
    Döktüğüm gözyaşları hakkı için,
    Yüreğimdeki aşkın hakkı için beni bağışla ve cennetine al!
    Al ki; senin beni gördüğün gibi, ben de seni göreyim,
    Cennetinde cemalini seyredeyim,
    Cemalinle kendimden geçeyim yarab!
    Ya Hay, Ya Muhyi! Alem seninle hayat bulur.
    Seni bilmeyenler, seni sevmeyenler birer ölüdür.
    Aşkından mahrum edip de beni öldürme!
    Bana aşkınla hayat ver yarab!
    Ya Hak! Ezelden ebede varolan tek gerçek sensin ALLAH’ım!
    Beni bu yalan dünyadan kurtar!
    Beni sevgi ülkesine, mutluluk ülkesine, beni cennetine al yarab!
    Ya Vekil! Dua, secde ve gözyaşıyla sana yöneldim,
    Sana tevekkül ettim, Sana güvendim! Vekilim yalnızca sensin! Sen ne güzel bir vekilsin yarab!
    Sen bana yetersin, aşkın bana yeter yarab!
    Ya Zahir! Ey varlığı apaçık deliller ile aşikar olan ALLAH’ım!
    Alemdeki her zerre seni haykırıyor!
    Ruhum varlığını, yüreğim aşkını haykırıyor ALLAH’ım!
    Ya Batın! Ey varlığı gözle görülemeyecek gizli hazine!
    Nuru binlerce perdenin ardından bile yakıp kavuran,
    Bu fani gözlerin görmeye dayanamayacağı güzellikte olan ’ım!
    Zahirimi de, batınımı da nurunla nurlandır,
    aşkınla güzelleştir yarab!
    Ya Vahid! Şirke düşmeme izin verme!
    Yüreğime sevmediklerinin sevgisini yerleştirme!
    Ya Hamid! Ey övülmeye layık olan ALLAH’ım!
    Seni hakkıyla övmekten acizim,
    Kelimeler yetersiz kalıyor seni övmeye!
    Yüreğim sevginin diliyle övüyor seni yarab!
    Ya Şehid!
    İlim ve kudretiyle ezelden ebede herşeye şahid olan ’ım!
    Aşkıma şahit ol!
    Aşkıma şahit ol!
    Aşkıma şahit ol!
    Yüreğimdeki sevginle şehid olarak ruhumu al,
    Huzuruna senin için dökülen kanlarımla geleyim yarab!
    Ya Hakim! Ey herşeye hükmeden Allahım! Kalbime hükmet!
    Ey hakla batılın arasını ayıran!
    Benimle yalan dünyanın arasını ayır!
    Ey hüküm ve hikmet sahibi,
    Hükmüne herkesin boyun eğdiği Mevlam!
    Yüreğimdeki sevginle sana boyun eğiyorum,
    Teslimiyetimi kabul et!
    Ya Alim! Ey herşeyi bilen ALLAH’ım! Bana kendini bildir!
    Seni sevdiğimi biliyorsun, bana da beni sevdiğini bildir yarab!
    Ya Melik! Ey herşeyin sahibi olan ALLAH’ım!
    Bedenimin, ruhumun, yüreğimin sahibi olan ALLAH’ım!
    Ey sevgimin sahibi olan Mevla’m! Beni sevginin sahibi kıl!
    Ya Kerim! Ey keremi bol olan
    ve karşılık beklemeden ihsanda bulunan ALLAH’ım!
    Sevginin sağnak yağmurları altında sırılsıklam ıslat beni!.
    Ya Selam! Ey kullarını kurtuluşa erdiren ALLAH’ım!
    Selamın ve sevgin her an üzerime olsun!
    Sevginle, selamınla kurtuluşa erdir beni!
    Ya Rezzak! Ey herşeye rızkını veren ALLAH’ım!
    Ruhumun, yüreğimin rızkı aşkındır! Aşkınla rızıklandır beni!
    Ya Hafiz! Ey her şeyi koruyan ALLAH’ım!
    Beni; yüreğimdeki aşkının düşmanı olan şeytandan
    Ve onun yoldaşlarından koru!
    Ey hiçbir şeyi unutmayan Mevlam!
    Seni unutan, senin de unuttuğun kullarından eyleme beni!
    Ya Tevvab! Ey tövbeleri kabul eden!
    Yapmış olduğum tövbeleri kabul et!
    Bir daha yapmamak için bana güç ver!
    Ya Rahman, Ya Rahim, Ya Gaffar!
    Ey affetmeyi seven ALLAH’ım!
    Ne olur, ne olur affet beni!..
    Sevgimin hatrına bağışla beni yarab!
    Ya Kahhar! Ey kahredici ALLAH’ım!
    Sevginden mahrum ederek kahretme beni!
    Ya Aziz! Beni sevginden yoksun bırakıp da zillete düşürme! Sevginle aziz kıl beni!
    Ya Meyyit! Ey öldüren ALLAH’ım! Aşkınla öldür beni!
    Ya Bais! Ey dirilten Mevlam! Aşkınla dirilt beni!
    Ya Hasib! Ey kullarını hesaba çekici olan ALLAH’ım!
    Aşkınla hesaba çek beni!
    Ya Kadir! Ey kuvvet ve kudret sahibi!
    Bana emanetini ve sevgini taşıyabilme gücü ver!
    Ey herşeyi kendine boyun eğdiren!
    Kudretinin karşısında boyun büktüm, acizim.
    Ben sensiz ben bir hiçim, aşkınla varet beni yarab!
    Ya Samed! Ey kimseye muhtaç olmayan, her şeyin kendisine muhtaç olduğu Rabbim!
    Sana muhtacım! Nuruna muhtacım! Aşkına muhtacım!
    Beni senden ayırma! Beni Aşkından ayırma!
    Ya Rafi! Ey hak edenleri yücelten ALLAH’ım!
    Aşkınla kendine yücelt beni!
    Ya Hadi! Ey hidayete, doğru yola erdiren ALLAH’ım!
    Yoluna erdir beni! Aşkına erdir yüreğimi!
    Ya Gani, Ya Muğni! Ey zengin olan, zengin eden ALLAH,ım!
    Asıl zenginlik sevgine sahip olmaktır! Sevginin zengini kıl beni! Aşkının zengini kıl beni!
    Ya Nur! Alemleri ve gönülleri aydınlatan,
    Nur üstüne nur olan ALLAH’ım!
    Nurunla nurlandır yüzümü,
    Nurunla nurlandır bedenimi,
    Nurunla nurlandır yüreğimi...
    Ya Sultan! Kendine esir et beni!
    Ya Canan! Kendine meftun et beni!

    Ya ALLAH!
    Ya ALLAH!
    Ya ALLAH!

    Ey En Büyük Sevgili!
    Ben seni çok seviyorum yarabbi, ne olur sen de sev beni!
    Varsın hiç kimse bilmesin beni,
    Varsın hiç kimse sevmesin beni,
    Yeter ki sen sev beni ALLAH’ım, yeter ki sen sev beni!....

    http://img472.imageshack.us/img472/8854/smileyby5.gifBEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.

    5/24/2009

    Şeriat Ne DeMeKTiR?

    http://img193.imageshack.us/img193/8647/seriatnedemektirrbg.jpg


    Doğru islamiyeti ve İslam layık doğruluğu anlatmak ve yaşamak zorundayız. Bu nedenle İslam adına yapılan ama islama uymayan bazı uygulamalar islamiyete ve müslümanlara zarar vermektedir.

    Birisiyle karşılaşıyorsunuz. Namaz kıldığından, oruç tuttuğundan söz ediyor. Sohbetiniz sürüyor ve sonunda, şeriatın en önemli iki emrini yerine getiren bu adamın, şeriata karşı olduğunu görüyor ve hayret ediyorsunuz.

    Bir başkasıyla görüşüyorsunuz. Şeriatı hararetle savunuyor. İç âlemine, ibadet dünyasına iniyorsunuz, İslâm’ın ceza hükümlerinin tatbiki için gösterdiği heyecanın yüzde birini, ibadet hayatında göstermediğine şahit oluyorsunuz. Yine hayrete düşüyorsunuz.

    Bu iki farklı adam hakkındaki kanaatiniz aynı oluyor: Bunlar şeriatı bilmiyorlar!.

    Şeriat ne demektir?

    Şeriat: “Din”, “Allah’ın emri”, “İlâhî emir ve yasaklar” gibi mânâlara geliyor.
    Bir çekirdeğe ağaç olma kâbiliyeti yükleyen, onu meyve verebilecek şekilde programlayan Allah, bu gayenin tahakkukunu birtakım şartlara bağlamış. Bu şartlar manzumesine şeriat-ı fıtriye deniliyor. O çekirdek, toprağını bulacak, suyuna kavuşacak, güneşle sohbet edecektir ki ağaç olabilsin.

    İnsanın mahiyeti de o çekirdek gibi. Cennet hayatını netice verebilecek bir çekirdek. İşte şeriat, bu insan mahiyetinin rıza beldesi olan cennete lâyık olabilmesi için uyması gereken kanunlar manzumesi.

    Akıl, O’nun koyduğu sınırlar içinde düşündüğü takdirde, mârifetullaha eriyor. Dil, hayır söylediği ölçüde o ebed ülkesinde ulvî sohbetler yapmaya aday oluyor. Beden, Allah için yorulduğu nispette o saadet beldesinin maddî nimetlerinden faydalanmaya hak kazanıyor.

    Sevgi, korku, şefkat, merhamet gibi hislerden, göze, kulağa, ele, ayağa kadar her şey ancak Allah’ın emir dairesinde çalışmaları hâlinde terakki ediyor, ulvîleşiyor ve ulvî âlemlere yöneliyorlar. Şeriat, hakikate giden yolun ismi. Lügat mânâsı, “Su membaından su almak için girilen yol.”

    Hakk’a ermenin ve hakikati bulmanın yolunu, Yunus’umuz ne güzel özetler: Şeriat, tarikat yoldur varana, Hakikat meyvesi andan içerü.

    Yola girmeden, menzile erişilemez. Şeriatsız, hakikate erme iddiaları, sahibini oyalamaktan öte bir işe yaramayan kuruntulardır.

    Tarikat, nâfile ibadetlerin simgesi. Şeriat yolunda sağlam yürüyebilmek, nefis ve şeytana karşı daha güçlü olabilmek için konulmuş bir terbiye ameliyesi. Kulu, Rabbine daha fazla yakınlaştırmaya vesile. Nefsini daha tesirli bir şekilde terbiye etmesine yardımcı.

    Kısacası, hakikate ulaşmak için öncelikle İlâhî emirlere harfiyen riayet etmek ve bu vadide kalbini daha sağlam, ruhunu daha güçlü kılmak için de nâfile ibadetlere devam etmek gerek. Büyük müceddid İmam-ı Rabbani’yi dinleyelim:

    “Dilin yalan söylememesi ve doğru konuşması şeriattır. Kalpten yalan düşüncesini uzaklaştırmak, eğer zorlayarak ve çalışarak olursa tarikat, eğer zorlanmaksızın müyesser olursa hakikattir.”

    Büyük İmamın bu güzel misalinden şunu anlamıyor muyuz? Doğru sözlü olmak, Allah’ın razı olduğu güzel bir ahlâk, yâni hakikat. Kul, bu hakikate ermek için, ilk olarak, şeriatın “yalan söylemeyiniz” emrine uyar; dilini bu günahtan uzak tutar. Daha sonra kalbine yalan söyleme arzusu gelmemesi için ruhunu tedavi etmeye başlar. Bu vadide bir gayretin, bir faaliyetin içine girer. Sonunda kalp hiçbir zorlamaya, çalışmaya lüzum kalmaksızın yalan söylemekten nefret eder hâle gelir. Artık o kalbe, yalan yanaşamaz olur. Konuştu mu mutlaka ve büyük bir rahatlıkla doğruyu söyler. İşte bu adam doğru söylemenin hakikatine ermiştir.

    Büyük imamın bu ifadelerinden hakikate ermenin, bu mutlu neticeye kavuşmanın tarikatsız da olabileceği anlaşılıyor. İnsan, doğrudan, şeriattan hakikate geçebilir. Ama, bu ermenin, bu varmanın şeriatsız olmayacağı muhakkaktır.

    Burada bir tasavvuf tahlili yapmak istemiyorum. Bunları sadece şunun için yazdım. Şeriat denilince, sadece, İslâm’ın ceza hukukuna dair hükümlerini anlamak eksik olur.Yalan söylememek de şeriattır. Yalan söylemeyen, gıybet etmeyen, başkasının malına, canına, ırzına, namusuna kötü nazarla bakmayan, helâl kazanç peşinde olan bir insan da şeriat üzeredir ve hakikat yolundadır. Böyle birinin şeriata karşı çıkması, kendisiyle tenakuza düşmesi demektir.

    Dinin temeli, şeriatın esası, insanın yaratılışına dayanır. Karşımızda bir cansızlar âlemi mevcut. Bu âlemde her zerre, her yıldız, hava, toprak, su, ziya her şey Allah’ın küllî iradesine tâbi. O’nun koyduğu İlâhî kanunlara uygun hareket etmede. Ama bu uymada, irade söz konusu değil. Her şey O’nun emrine, yine O’nun iradesiyle boyun eğiyor. Melekler âlemi de bu hakikatin bir başka görüntüsünü sergiliyorlar. İbadet için, tesbih için, hamd için yaratılan bu varlıklarda da insandaki mânâsıyla bir irade mevcut değil. Onlar, Allah neyi emrederse onu işliyorlar.

    İnsana gelince o, hilkat tablosunda apayrı bir manzara sergiler. Her şeyiyle Allah’ı tesbih eden şu kâinatın bu şuurlu meyvesinin de her hücresi, her organı daima tesbihte, daima ibadettedir. Zaten bunların idaresi ona verilmiş değil. Ne ciğerini kendisi çalıştırıyor, ne kanını kendi iradesiyle deveran ettiriyor. İşte, hepsi Allah’a itaat üzere bulunan bu beden ülkesine, bir sultan tayin ediliyor: Ruh. Bu ruha, büyük bir lütuf ve yine büyük bir imtihan olarak irade takılıyor.

    İnsan ihtiyar ve irade sahibi bir varlık. Parmağıyla dilediği yöne işaret edebiliyor, yüzünü istediği tarafa dönebiliyor. Kendisindeki bütün duyguları dilediği gibi kullanabiliyor. Nereye isterse oraya gidiyor, neyi arzu ederse onu yiyor, neden hoşlanmazsa ondan kaçıyor.

    Bu iradenin önüne teklif çıkarılmış, bu iradenin önüne imtihan çıkarılmış ve netice itibariyle bu iradenin önüne cennet ve cehennem çıkarılmış.

    İşte, şeriat insan iradesinin Allah’ın razı olduğu sahalarda dolaşmasını emreden ve O’nun razı olmadığı sahalardan kaçınmasını ikaz eden bir emir ve yasaklar zinciri. Kul bu İlâhî ipe sımsıkı sarılmakla emrolunuyor.

    İnsan iradesinin önünde iki ayrı saha var. Biri dünya, diğeri ise Âhiret işleri. Ama şu var ki, İslâm’da dünya işlerinin hepsi için de getirilmiş kanunlar, kaideler mevcut. Kul, bunlara uyduğu takdirde hem ibadet etmiş, hem de dünya hayatını daha rahat, daha mesut yaşamış oluyor.

    Şeriat üzerinde yapılan münakaşaların daha çok bu ikinci grupta merkezleştiğini görüyoruz. Bu ikinci kısım da ikiye ayrılıyor. Biri muamelât, diğeri ceza. Ve şeriat üzerindeki tartışmaların ağırlık merkezi, bu son kısım. Elbette, ceza hukuku yönünden de İslâm’ın koyduğu birçok hükümler mevcut. Bunlar da şeriat ve bunlara da inanmak farz. Her emir gibi bunlara riayet etmeyen de mesul olmakta. Böyle bir emre uymayış, ona karşı bir vurdumduymazlık, bir isyan mahiyeti taşıyorsa sahibini günahkâr eder. Şayet, o İlâhî emri, o Kur’anî hükmü inkâr etmek, onu reddetmek tarzında ortaya çıkıyorsa küfre sokar. Ama, İslâm sadece bu hükümler değil ve din sadece bunlardan ibaret değil. Meseleyi yalnız bu sahaya çekmek, kısır bir değerlendirme, yanlış bir anlayış olur.

    İslâmî hükümler şu üç ana gruba ayrılırlar. Biri, ferdin kendi nefsine karşı vazifeleri. Diğeri, ailesine karşı vazifeleri. Üçüncüsü de cemiyet hayatındaki vazifeleri. Şeriatın bunların her üçüne de getirdiği ölçüler, hükümler var. Her birinin inkârı küfür ve her birine karşı isyan etmek günah. Ama bunlar arasında öncelikli olanlar, ferdin kendi nefsine ait vazifeleri. Bunların başında da ibadet geliyor. İnsanın kendi nefsine ve ailesine ait mükellefiyetleri hususunda, bütün semâvî kitaplarda hükümler mevcut. Hepsinde ibadet emredilmiş, hepsinde günahlardan sakınma esas tutulmuş.

    Bu ibadetlerin şeklinde, vaktinde, miktarında farklılıklar var, ama ibadeti emretmeyen, ahlâkı emretmeyen bir hak din göstermek mümkün değil. Lâkin, sosyal kaideler, hele devlet yönetimine dâir hükümler, dinlerin en mükemmeli ve en sonuncusu olan İslâm’da kemâliyle yer almış.

    Şunu özellikle ifade etmek isteriz: İnsanın yaratılış gayesi, bütün dinlerde müşterek. Bu gaye, Kur’an-ı Kerim’de: “Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım” âyetiyle ifade buyurulmuş. Bir de belli şartların tahakkukuna bağlı emir ve yasaklar var. Bunlardan biri de ceza hukukuna dair hükümler. Bu hükümler şarta bağlı. Bugün Almanya’da, İngiltere’de, Fransa’da yaşayan Müslümanların bu emirleri tatbik güçleri yok. Ve bunlardan sorumlu da değiller.

    Bu konuda yapılan tartışmalarda, muhatabı olan mü’mini İslâm’ın bir kısım emirlerini kabul etmiyormuş gibi göstermek ve onu insafsızca tenkit etmek, tek kelimeyle zulüm olur. İslâm kardeşliğini baltalayan ve âhirette cezası pek büyük olan bu tarz ithamlardan hassasiyetle kaçınmak gerek.

    Bütün insanları fakir bir ülke hayal ediniz. Siz bu ülkenin fertlerini, İslâm’ın zekât farîzasını yerine getirmemekle suçlayabilir misiniz? Elbette ki hayır. İslâm’ın ceza hükümlerine inandığı halde bunu tatbike gücü yetmeyen bir Müslüman da böyle değil midir? Bunları tatbik etmek devletin vazifesidir, ferdin değil. Dolayısıyla da ferde herhangi bir sorumluluk terettüp etmez.

    İslâm’ın temel hükümleri, hangi beldede olursa olsun, ferdin uymak zorunda olduğu İlâhî emirlerdir.

    Prof. Dr. Alaaddin Başar

    Selam ve dua ile...
    http://img472.imageshack.us/img472/8854/smileyby5.gifBEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.
    5/12/2009

    HiDaYeT ALLAH'tandır SöZü NaSıL AnLaŞıLMaLıDıR ?

    http://www.firaset.net/resimler/kultursanat/omerarif.jpg

    Hayır ve şerrin Allah’tan olması cihetiyle, insanları hidayete erdiren ve dalalete düşüren ancak Odur. İnsanlar birbirinin hidayet ve dalaletine sadece sebep olurlar. Hidayet ve dalaleti Cenab-ı Hakkın yaratmasını yanlış anlayan bazı kimseler, “Hidayet Allah’tandır, o nasip etmedikten sonra insan doğru yola giremez.” diyerek, hem başkalarını ikaz ve irşat etme yolunu kapatmakta, hem de kendilerini kusurlarında mazur göstermek istemektedirler.

    Önce şunu belirtelim. Cenab-ı Hakkın dilediğine hidayet buyurması caizdir. İnsanları saadete erdiren ve şekavete düşüren ancak o dur. Lakin yüce rabbimizin bir kulunda dalalet yaratması, o kulun kendi cüzi iradesini kötüye kullanması sebebiyledir. Yoksa, kul kendi kabiliyetini dalalet yoluna yöneltmedikçe, Cenab-ı hak onu o yola sevk etmez. Aynı durum hidayet için de söz konusudur. Nasıl ki insan rızık için gerekli bütün teşebbüsleri yaptıktan ve sebeplere başvurduktan sonra neticeyi Allah’tan bekler. Zira Rezzak (rızık verici) ancak Odur.

    İnsan, sebepleri mükemmel bir şekilde yerine getirmekle rızkı elde etmeğe muhakkak gözüyle bakamaz. Aynen öyle de bir kimseye Allah’ın emir ve yasaklarını en güzel bir şekilde tebliğ eden insan, neticeye kesin gözüyle bakamaz. Zira, Hadi (hidayete erdirici) ancak Odur. Allah’ın dilediğine hidayet vermesi ise, hidayet şartlarına riayet eden kimseye, dilerse hidayet vermesi demektir. Yoksa, “hidayet için gerekli hiçbir sebebe riayetin gerekmediği” manasına gelmez. Bu düşünce tarzı rızık misalinde, tarlaya tohum ekmeden mahsul beklemeğe benzer.

    Alaaddin BAŞAR (Prof.Dr.)

    http://4.bp.blogspot.com/_gqCdljcEE7I/RfpiQZ727nI/AAAAAAAAAHY/oS8R4bTfLns/s320/kap%C4%B1lar-coktan-kapand%C4%B1.jpg
    http://img472.imageshack.us/img472/8854/smileyby5.gif
    BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.
    5/6/2009

    AŞK iLe ALLAH De Ve SuS..!

    allahdevesusrbg.jpg

    Başka hiçbir şey söylemeye değmez... Vecd hali budur ve aşk onun sürükleyicisi... Kendini bilmek, kendini unutmakta... Unuttuğunu bile
    bilmemekte...

    Bir noktaya geliyor ki, insanda İlâhî tecelli, kendi varlığından başlayarak
    her varlığa o varlık için bakmak küfür oluyor. İman ise, Allah'ta yok olmak, her
    şeyi unutmak, hiçbir şeyin farkında olmamak ve kendinden geçmek...

    İnsan ruhunda şimal ve cenup kutuplarına kadar keşfedilmedik nokta bırakmayan büyük velîler silsilesinin düsturunu şimdi anlıyorum:

    Kendinden geçmek iman,

    Kendinden olmak küfür...

    Aşk atom bombası... Atom bombasıyla çukur açmak dururken iğneyle kuyu kazılır mı? Bomba aşk ve akıl iğne...

    Bu dünya bir "zıll-ı zail - kaybolucu gölge"dir. Bütün cümbüş, bunca kavga ve
    bu kadar yanlış istikamet, iş-te bu "zıll-ı zail" üzerinde...

    Olan yalnız Allah... Ölçü yalnız O'nun getirdikleri...

    Evet "yok" da Allah'ın mahlûku... Bunu bilselerdi, bugün "var"ların onunla
    var olduğunu ve Yaradan'dan başka "var" olmadığını anlarlardı.

    Gece bile güneş olmayınca olan bir şey değil; ayrıca yaratılmış olması
    gereken bir oluş... Yalnız O var ve bu iş bu kadar...

    Aklı kopuncaya kadar geremedikçe, bunu yapamadıkça, ya taklitçi mümin, yahut sersem kâfir olmaya mecbursun!

    Aşk, aşk... Aşk selâhiyettir, aşk mülkiyettir, aşk hâkimiyettir. Onun içindir
    ki, gerçek âşık ne cehennem korkusuyla titrer, ne cennet iştiyakıyla yırtınır. O
    yalnız Allah'ın likasına (yüzüne) ve rızasına bakar.

    Necip Fazıl KISAKÜREK

    http://img472.imageshack.us/img472/8854/smileyby5.gifBEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.
    4/7/2009

    HaKKa YüRüYüŞ "SeN De GeLiR MiSiN" ?

    http://img12.imageshack.us/img12/4921/gayes.jpg

    Yürümek için dik duruşu ve gönüllü olan yolcu gerek dedik. Ama bir de yol gerek Bu yol ki Dosdoğru yol hedefine şaşırtmadan ulaştıran, güzelliğe, mutluluğa götüren yol..
    Yol belli yolcu belli..
    Peki sorun ne ki?
    Yol dümdüz önümüzde ve ilk biz yürümeyece
    ğiz. Yani yanlız değiliz. Yürümeyi öğretenler dimdik önümüzde bütün heybetleriyle.
    Biz nerdeyiz?

    Her
    şey yürüyor, zaman, ömür, gençlik, sağlık, herşey su gibi akıp gidiyor.. yürümüyor adeta koşuyor.
    Peki biz yürüyor muyuz?
    Bu yolu bilmeden anlamadan ve en önemlisi sevmeden yürüyemeyiz ki?
    Her
    şey yürürken biz nerdeyiz?
    Hangi oyunda oyna
    ştayız?
    Yürümeyi biliyormuyuz?
    En önemlisi yürümek istiyormuyuz?

    Cevabınız evetse e
    ğer önce gönlünü ayağa kaldır. Oturanlar yürüyemezler, hele yatanlar hiç.... Ama ayaklarınla değil gönlünle yürüyeceksin bunu bil.
    Gönülle yürüdünüzmü hiç.???
    Yürüyenler dedim ya onlar, o a
    şıklar ayaklarıyla değil gönülleriyle yürürler
    Öyle yürürler ki!!!
    Onları sular bo
    ğmadı, ateşler yakmadı.
    Onların yollarını guvercinler sakladı&
    O sevda elleri
    Şimdi yürüyenler gibi edebiyat yapıp lafla peynir gemisi yürütmeye çalışmadılar. Söyleyip anlatıp yatmadılar zaman üstü, mekanlara geçtiler.

     Hakka yürüdüler ve Hakka ulaştılar
    Yol doğru yolcu doğru ama yürüyüş bozuk olursa varılmıyor hedefe
    Hepsi dosdoğru olmalı
    DOSDOĞRU..

    İşte dostlar..
    Yol dosdo
    ğru Tevhid yolu..
    İlk insan, ilk yol göşterici Hz. Adem'le başlayıp alemlerin rahmet, sevginin öğretmeni Hz. Muhammed(s.a.v)le tamamlandı ve kıyamete kadar bu yolun yolcuları olacak...
    Yol dosdo
    ğru, yürüyenlerde dosdoğru...
    Bu yola yakı
    şırmıyız ki bilmem. Bu yol ki menfaat için satılmaz, iki kuruşluk sevdalar için terk edilmez. Bu yolda basit insanlar yürüyemez.
    Önce gönlümüze bir yolculuk yapalım... Ta derinliklerine yürüyelim... Gönlümüzü bulursak sahibinizide buluruz
    İnşaALLAH
    Güzel yolun sevdalıları yolumuz açık olsun...

    http://img472.imageshack.us/img472/8854/smileyby5.gifBEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.

    4/6/2009

    DüNYa İsLaM'a KoŞuYoR

    http://www.guncelyorumlar.com/uploaded_images/islam_vakit19ekim04-707197.JPG


      http://www.harunyahya.org/sosyal/Islamin_Yukselisi/res/12a.jpg

     




     







                                                           

       





                            




          
     

     

     





     
     

                          
    http://img472.imageshack.us/img472/8854/smileyby5.gifBEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.