RıZa BeRKaN's profiler.B.g. / " Sevgi, saygı ...PhotosBlogListsMore ![]() | Help |
|
10/25/2009 SeVeMeZ KiMSe BeNi, SeNiN SeVDiĞiN KaDaR...![]() Bir düşün…
Çok değil sadece birkaç dakika… Şöyle sıyrıl şu günlük ve gündelik işlerden, şu gölgeler ve sahteler dünyasından. Sonra düşün bir an… Adam gibi düşün, ama ‘düşünen adam’ gibi değil. İnsanca, mü’mince düşün… Şimdi seni sevenler var ya… Şu seni seviyorum diyenler… Rüzgâr gibi peşinden koşturanlar var ya… Onlar neredeydi bir zamanlar? Bir düşün…
Onlar seni, ancak sen var olduktan, yani sen yaratıldıktan sonra bildiler ve
çok sonra sevdiler. Öyle değil mi?
Rabbin seni, sen yokken de biliyordu ve O’nun sonsuz
ilminde hep vardın. Seni sen yokken sadece O biliyor, O seviyordu. Ve sevdiği için de seni var etti. O’nu bilmen ve
O’nu tanıyıp sevmen için seni bu dünyaya gönderdi. Başkaları seni var olduğun için sevdiler. Anlayacağın onlar seni şartlı sevdiler.
Bir tek Senin sevgin… O sevginin bir katresi, bir zerresi bile yeter bize… Bunu da anlamayanlara “Sözler”i aç, nurlardan şu cümleyi oku: “…Her bir isminde mânevî çok hazine-i ihsan ve kerem bulunan bir Mahbub-u Ezelinin, elbette bir zerre muhabbeti, kâinata bedel olabilir. Kâinat, O’nun bir cüz’î tecelli-i muhabbetine bedel olamaz.” Yüreği güzel, Sevgili SemaNur'a değerli katkılarından dolayı en kalbi sevgi, saygı ve hürmetlerimi sunuyorum. 9/26/2009 AÇıLıN KaLp KaPıLaRı![]() Her
şey gönlün derinliklerinden geleni fark etmekle başlar. Onu anlamakla ALLAH
herkesin kalbine bir kapı koymuştur, derinliklerde gizli. Bu kapıdan Vermeyi
istemeseydi istemek duygusunu vermezdi. Önce istemekle başlar her İradeniz
ile almanız gereken yolu aldığınızda inayet-i ilâhi tecelli eder ve Kul
muhabbet kapısından girince o güne kadar hiç görmediği, belki sadece Bu,
dünyadan ve çevremizden yüz çevirmek değildir. Sevginin merkezine tüm Bu
kapının anahtarı tefekkürdür ki bilinen ibadetler içerisinde semeresi en O’nu
bulmak marifet iledir. Marifet de tefekkür ile olur. Önce kendi içinize Kulunun
kendisine dönmesi kadar O’nu hoşnut eden başka bir şey olmayan Bu
öyle bir lütuftur ki onu elde edenin kapısını çalacağı başka bir merci, Öyle
bir sevgiliyi sevin ki size her şeyi vermeye gücü yetsin, her İşte
insanın yaradılış gayesinin başlangıç noktası budur. Diğerleri onun Unutulmaması
gereken bir fark vardır. ALLAH’ı bilmek ayrıdır, O’nu idrak Her
şeyde esma-i ilahiyeyi görmek marifettir. ALLAH’ı her yerde görmenin, O
tecellileri tefekkür etmek de idrake götürür. ALLAH’ı idrak ettiğinizde Artık
her anınızda O’nun büyüklüğünü ve muhabbetini gözyaşları içerisinde
Rabbim bizleri kendini hakkıyla idrak eden kullarından eylesin. Amin 9/22/2009 SeVGiNiN TaRiFi![]() ''.. Sevdiğin şeyler ya seni tanımıyor, ya seni tahkir ediyor,
ya sana refakat etmiyor. Senin rağmına müfarakat ediyor. Madem öyledir, bu havf
ve muhabbeti öyle birisine tevcih et ki, senin havfın lezzetli bir tezellül
olsun. Yüreği güzel, sevgili SemaNur'a değerli katkılarından dolayı en kalbi sevgi, saygı ve hürmetlerimi sunuyorum. 9/17/2009 BaNa HeRŞeY SeNi HaTıRLaTıYoR.Yağmurlarla
Senin rahmetin yağar, dereler, çaylar, ırmaklarla akan sınırsız şefkatindir.
Anneler, kucaklarının sıcaklığını Senin merhametinden aldı ve göğüslerinden
yavrularının ağızlarına akan Senin ikramındır.
“Bana her şey seni hatırlatıyor !”
9/11/2009 EZeLiN SıRRı ve ELeST MeCLiSi![]() Allah,
kendi güzelliğini seyretmek, kendi bilinmezliğinin sonsuz bestesindeki
ahenkleri duymak için evrenleri yarattı ve ezel böyle doğdu. Melekler, ruhlar, nefsler ve gönül ve bunların dekorunda yasayan bitmeyen güzellikler? İste ezel. Cennet hikmetinde seyrettigimiz sonsuz sevdalar, binbir ışık, bitmeyen hazlar? Ve işte ezel. İçiçe güzelliklerin ilahi raksında birbirini kovalayan âşkların mekansız iklimi? Ve işte ezel. Ne boyutlarında madde kafesi Ne düşüncelerinde kabus Ne yüreklerde vesvese Ne umutlarda sönen zaman kaygusu Ne duygularda ayrılık korkusu İste ezel! Taptaze ve serin. Dünyamızın derinlerinde esen seher gibi. Zaten seher ezelden bir anlık hatıradır bizlere. Ezeldeki zevk her zerremize sinen dayanılmaz bir sevda nağmesidir . Ezeldeki boyutlar ve mekan ince bir tül gibi ilahi raksların peşinde süzülür. Ezelde renkler içiçe birbirini kovalayan şarkılar gibi canlıdır. Her yeni öykü hayallerin ötesinde yeni bir sehrayin sergiler. Her yaşanan güzellik sanki yeni bir ihtişamın başlangıcıdır. Yine ezelde ayrılık bir güzelden başka bir güzele geçişin türküsüdür. Dünyada eşyayı esir alan zaman, ezelde zevklere mahkumdur?. Evet Allah kendi güzelliğini seyrediyordu sanatının sonsuz nakışlarında. İlahi sevginin her dalgası, yeni bir ihtişamı sergiliyor, sonsuz besteye yeni bir cennet sahnesi ekliyordu. Sonsuz zerrelere can veren bu ezel sırrı Rahman hikmetiyle hep sevdalı, hayy sırrı ile hep taze ve canlıydı? Elbette tüm güzellikler Allah'tandır ve hazlar, sevdalar da O'nun sırrı. Bu rüyalardan güzel gerçek hayatın ufkunda, ezelin sinesinde bir an bir aşk fırtınası doğdu. Her varlığın en derin noktalarından, özünden, dayanılmaz bir hazzın alev alev yakan zevki tüm güzellikleri sarıverdi. Sanki tüm raksların, güzelliklerin her noktasından ışık ışık bir başka senfoni parlayıverdi. Bu âşk fırtınası neydi? En derinlerimizden bizi sarsan bir seda mı, bir arzu mu? Ve şiddetinden mekansız fırlayan bu muhteşem beste, her zerreye ve sonsuz mesafelere yayılıverdi. Ezeli her yerinden titreten, nağmelerin en güzeli, sözlerin en muhteşemi.. Evet Allah emrediyordu tum mekanların özünden: -Elestu birabbikum (Ben sizin rabbiniz değil miyim?) Bu Âşk fırtınasının bestesi, bu muhteşem sedanın bitmez dalgaları halinde sonsuz zaman ufuklarına yayıldı. Yitirdiğimiz hafıza bandı arkasında, izlerini gönül ekranında sezdiğimiz dayanılmaz sevda ve cazibe hep bu muhtesem sedayadır. Zaman baslar, akar biter fakat Âşk fırtınası bitmez. Bilmediğimiz mutluluğu bu yüzden çağlar boyu arar dururuz. Bu yüzden cennet kokuları Âşıkları sarhoş gibi dolastırır aramızda. Ve yüreklerimizde bu yuzden esrarlı bir özleyişin nağmeleri titreşir durur.......... Bu yüzden güzeli arar, bu yüzden çırpınan yüreğimizin ardından çılgın gibi koşarız. Bu yüzden Âşklar, sevdalar taze baharın sırrında nokta nokta dolasır dünyamızda. Ve ezel bu yüzden hep hasrette yasanır, tükenmeyen ayrılık acısı hep bu yüzdendir. ELEST MECLİSİ....... Evet şimdi ezelin billur sinesinde alev alev yanan, nur nur parlayan ve idraklerin her noktasında soluyan bir beste vardı: -Elestu birabbikum. Bütün varlıklar enfuslerinden ve afaklarından onları saran bu müthiş ilahi sevda bestesi ile sarsılıyordu. Ve hersey sanki sonsuz bir hazzın doyulmaz ateşinde kavruluyor ve eriyordu. Sonra bu haz muthis bir hasyete döndü. Ve sonra varlıkların, boyutların, ruhların sonsuz sahillerinde mecaller tükeniverdi. Dayanılmaz güzelliklerin mekanları zerre zerre alevlenmiş gibi bu muhteşem nağmenin sırrında eridi. Bu müthiş emir öylesine kudretliydi ki, sanki her varlığın içinde yeni bir an yaratıyor, sonra da susan her noktayı mekanda siliyordu. Varlıkların özünde ışıklar tek tek sönüyor, sonsuz yokluklara donuyordu. Düşüncelere mecal veren idraklerin özünde bile yalnız bu ilahi sevda çınlıyordu: -Elestu birabbikum. O ana kadar yalnız seyredilen ve yaşanan güzellikler sanki şimdi hayy sırrı ile canlanmış, dile gelmiş, bu ilahi emir şeklinde yansımıştı. Düşünce ve idrakin mekanlarında her varlık ilahi sanatın binbir parlayışını görüyor, seziyor, yaşıyor fakat o ilahi emrin dalgalarına dayanmaya mecal bulamıyordu. Çünkü tüm varlıklar idrak mekanlarında bu sedadan baska dayanacak, tutunacak, mecal bulup cevap verecek bir nokta bulamıyordu. Her varlığın özünde bir çıkış imkanı, esrarlı bir kurtuluş umudu titreşiyor, fakat kimse bu meçhul noktayı bulamıyordu. Evren tüm bu emrin ihtişamı ile dopdoluydu. Ruhlar bile sığınıp soluyacak bu meçhul noktayı sezememişti? Ve sonra tüm varlıklar mecalsiz kul yığınları gibi solmaya basladı. Boyutlar cüceleşti, sonra yavas yavas durulmaya basladı. Mekanlar birbirinden hayal gibi uzaklaşıyordu. Yalnız gönüllerin en uzak noktalarında bir niyaz titreşiyordu. Evet, belki de belli belirsiz bu niyaz dışında herşey soluyor, tükenip bitiyordu. Bu paniğin nedeni, varlıklarin kendi mekanlarında tutunacak bir nokta aramaları idi. Sanki bu ilahi emre cevap verebilmek için her eşya nefs perdesinde bir mecale sığınmak çabasına düşmüştü. Bu ise gerçekte bir benlik çıkmazı idi. Halbuki evren, enfus ve afak ile mekanın her noktasında ilahi güzellik ve kudretle dolu idi. Ve benlik bu andan itibaren kendine ayrı bir mekan aramak, kimlik aramak gafletini temsil edip duruyordu. Ezelin solgun çehresinde birdenbire bir mucize doğdu. Sonsuz mekanlarda yeni bir Âşk nağmesi raksetti. Yepyeni bir güzelliğin hayat veren cazibesi tutuşuverdi: - Beli (evet) Rabbimizsin. Bu sır, Fahr-i Kainat Efendimizin kalbinden coşup gelivermisti. Bu hamd seli, evreni yeniden taptaze bir hazza boğdu. Sanki sonsuz güzelliklerin kapanmaya yüz tutan goncası yeniden açılıverdi. Kimdi ezelin sinesinde bu seda nakşı, kimdi bu güzeller güzeli...? Kimdi evrenleri tükenmişlikten kurtaran bu hamd selinin sırrı...? Hamd ihtişami içinde kulluğun en muhteşem noktasında evreni saran bu niyaz, perde perde gönüllerde titreşen umutları alevledi. Ona en yakın olanlardan halka halka "beli" niyazlari yükseldi. Ruhlar tek tek doğan YILDIZLAR gibi bu ışıklardan mecal bulup parladılar. Ve evren Fahr-i Kainat gönlünde bir gonca gibi açılıverdi. Ve tüm varlıklar kulluğun sonsuz zevkine erdi? Mekanlar renk renk ilahi güzelliğin sırrından yeni Âşk şarkıları besteledi. Galaksiler, atomlar bu hamdin çoşkusu ile sema ederek kader perdelerinden iniverdiler. Atomlar özünde sonsuza dek Allah'ı zikreden, birbirinden güzel şarkılar doğdu. Sonsuz ışık dünyalarında tükenmeyen ışık şölenleri başladı. Ve cennet perde perde bir gelin gibi ilahi güzellikleri sonsuz boyutlara sergileyiverdi. Şimdi ezelde yepyeni bir Cân, binbir pırıltı raksediyordu. Ve onlarin merkezinde, Efendimizin gönlünde hamd niyazi coşuyordu süresiz. Muhammed (SAV) hamdinden tüm evrenlere ışık ışık zikirler yayıldı. Melekler sonsuz hazların coşkusunu yine mekanlarin ötesine, yeni alemlerin sınırsız ufuklarına yaydılar. Allah, bu büyük bayram gününde Efendimize evrenin en büyük iltifatını yaptı: -Levlake levlak, lemma halaktu'ul-eflak (Sen olmasaydın alemleri yaratmazdım) İşte; "Ben Allah iken, meleklerimle beraber Peygamberime salat u selam ederim. Ey insanlar, siz de salat u selam getirin, ona ileteyim*" ayeti bu gerçekleri yansıtmaktadır. *Enbiya Suresi, ayet 107 Dr. Haluk Nurbaki 8/29/2009 ADıNa YeTMeDi HeCeLeR...ALLAH HU YAR YAR ALLAH YAR…![]() Şüphesiz ki (bir de hayırda gayret gösteren) o kimseler (de var) ki, onlar Rablerinin azabından korkarak titreyenlerdir. Hem o kimseler ki, onlar Rablerinin ayetlerine iman ederler. Yine o kimseler ki, onlar Rablerine ortak koşmazlar. Ve o kimseler ki, şüphesiz onlar Rablerine dönecek kimseler oldukları(nı bildikleri) için, verdikleri şeyleri kalpleri ürpererek verirler. İşte bunlar, hayırlı işlerde koşuşurlar ve onlar bunlarda (o hizmetlerde) sabikun (önde gidenler)dir. Biz kimseyi gücünün yetmeyeceği bir şeyle mükellef tutmayız ve katımızda gerçeği söyleyen bir kitap vardır; onlar haksızlığa da uğratılmazlar. Mecalim kalmıyor anınca adını, yüzlerim kızarıyor, ellerim titriyor. Bir selamını duysam yanardı bağırlarım, bir yüzünü görsem dökülürdü pınarlarım. Gecenin koynuna sordum adını, yüreğimin derununa gizledim sevdanı, bir ahım da duydum sedanı, yollarımı sana çevirdim, gönlüm sana yandı. Müjdelerini duyunca eridim, yandım. Firkatinin ateşi yaktı ciğerimi. Korktum ve titredim. Ancak liyakatsizliğim eritti bedenimi. Dün oradaydım bugün burada, koşuyorum her yere; adını duymak, sevdana yanmaktır dileğim. Nurunla aydınlatır mısın karanlık gözlerimi? Secdelerim hep bir yakarıştır. Günah denizinde yüzerken bir af sedası duyar mıyım acep? Kokladığım güllerde aradım seni ve bir salâvat getirdim, güzelliğine müptela olup ta versem oracıkta ruhumu emanetçiye. Bir feryad geldi ki içinde adın gizli. Geçip te kendimden kondurdum güvercinleri yollarıma. Gecenin koynunda zikirle coşan körpe bedenlerde adın anılır, yakarım bağrımı ve yanarım her kalkışta. Sen ne merhametlisin Eyyy!! Durup durup sana baktım ve şu âlemde göremezsem seni, gönlümü, gözümü dolduramazsam seninle, göçüp gidemiyorsam adın uğruna. Yoksa bu gönülde ağyarlar mı gezer? Koşamıyorsam, tutulmuşsa ayaklarım ve kurumuşsa dudaklarım, ararım, bulur koşar gelirim kapına. Şu âlem sana yanıyordu da bir ben yanamadım. Âlem seni andı geceler boyu da ben anamadım. Gök kubbe sana döndü de bir ben döndüremedim yüzümü. Halime bulutlar ağladı, gök çağıldadı, deryalar cuş u huruşa geldi. Aşkımı şu âlemde sana sundum ve sandım ki sundum! Ay ışığı geldi, güneş yandı fakat hala adımlarım gelemedi sana. Yaraladım sinemi, donandı her yerim aşkının firakından. Adına bir şiir yazdım ve bestesinde gizli bir seyr u seferimle gezer dururum. Gah susarak andım gahi koşarak yandım. Kandım da kandım aşk şarabınla ki kana boyandım Ahhh! Kemalinin bendesi oldu dilimin namesi. Âşık olan kişiler deli olağan olur Aşk nedir bilmeyenler ana gülegan olur Kayup ardıma ağyarı da cemalinin perdesine pervane oldu kanatlarım. Kemalini giydir beni benden soy Eyyy! Bir söyledim bir sustum canıma can kattım, derdime bend ettim. İstedim ki olmasın senden gayrıya yer yerinde Hayalinin perdelerinde raks eder, gönlümün tepelerinde şaha kalkar. Söz mü yeter adını anlatmaya, ömür mü yeter aşkına doymaya. Geçip gitti sana yanıklar bırakarak adlarını. Cemalinle halk ettin âlemi ve seyrine hayran ettin gözlerimi. Bir kış gelirsin cana, bir güz girersin cana, bir bahar coşarsın canda, bir yaz erersin cana. Irmaklar sana akardı kasidelerde, çimenler sana bakardı gazellerde, adına dağlar delinirdi hikâyelerde, övgüne kelimeler yetmezdi methiyelerde, aşkına doyum olmazdı gecelerde Eyyy nur-ı Dilara ALLAH HU YAR YAR ALLAH YAR… Fatma YÜKSEL 8/25/2009 ADıN Ki, EkSiLMeYeN TeK KeLiMe...![]() İki tesbih boncuğu
arasında bir kalp kaç kez çarpar, sayamıyorum. "İkrar"ın sukutu oluyor
suskunluğum. 8/20/2009 OKU ! RaBBiNiN iSMiYLe...![]() Tüm modern saçmalıkların kıskacında kıvranan güzel
Müslümanların kalplere hapsetmeye çalışıp görmezden geldikleri, hükümlerini
uygulamaya çalışanlara gerici damgası yapıştırdıkları, tüm bunlara inat
yaşanılası dinimizin ilk emridir OKU! 7/26/2009 Allah’ım, beni bana bırakma. Adını dilimden uzak tutma
GÜN, nasıl başlarsa öyle gidermiş. Ruhumuzda uyuyan nice güzellikler gizli. Hepsi de uyandırılmayı bekliyor. Bunun için güneşin doğması, saatlerin çalması yetmiyor. Bu güzellikleri uyandırmaya, bazen hiçbir şey yetmiyor. Şükür ki, yarınlara dair emellerimiz yine de bitmiyor, tükenmiyor. Onlar da olmasa ne yapardık, nasıl yaşardık? Allah’tan ki, bu ümit bazen bir söz, bazen de bir dua olup, içimize akıyor, ruhumuzu uyandırıyor. O anlardan birini bugün yaşadım. “Allah’ım, beni bana bırakma Adını dilimden uzak tutma,” Diye diye, güne Allah ile, bu dualı sözle başladım. İçimin güneşi doğmuştu artık. Açıldıkça açıldı, ruhu kat kat saran perdeler. Ve ardından Hira’nın sorusu geldi: “Ömür nedir?” diye soruyordu. “Ömür, bu gündür,” dedim. Hira, bu defa, “gün nedir?” dedi. “Gün mü” dedim, “o, upuzun bir ömürdür.” “Bir cümleyle açar mısın?” dedi. “Bir cümleyle,” dedim, “bir gün, Allah için yaşanmışsa eğer, işte o gün, Allah için yaşanmamış bir ömürden bile daha uzundur, daha değerlidir.” Hz. Ali’nin sözünü hatırlamanın tam sırası: “Bir insanın öldükten sonra cennete girmesine hayret etmem. Benim asıl hayret ettiğim şey; o insanın dünyadayken de cennet gibi bir hayat yaşamasıdır.” Büyük insanın işaret ettiği şey, son derece yüksek bir iman nimetine erişmek olsa gerek. Çünkü, hidayet ruhun cennetidir. Rabbim, hepimize bu güzel iman yolunu ve nimetini nasip eylesin... Bediüzzaman’ın Mesnevi’sinde geçen bir cümle yıllardır aklımdan çıkmaz: “Ülfet ve âdet ve yeknesaklık perdeleri altında çok harika hakikatler gizleniyor.” Yahya Kemal de aynı dertten mustarip; “ülfet belâlı şey,” diyor şairimiz. Hem de ne belâ... Dünyada da, ahirette de baş belâsı, püsküllü belâ... ALIŞTIĞIMIZ bir şey olunca yaşamak, hayat denen o büyük mucize, basitleşiyor âdeta. Bir sabun köpüğü gibi sönüyor, elimizden kayıp gidiyor. Nasıl bir şefkatle ve merhametle beslenip büyütüldüğümüz unutulunca böyle oluyor. En büyük nimet bile küçülüyor. Allah akla gelmeyince, her şey O’nun bize bir nimeti, bir ikramıdır diye bakılmayınca, sıradanlaşıyor ne varsa. Bir değil, milyar değil, 100 trilyon hücreden ibaret olan insan vücudundaki, o ilâhi sistemi bir düşünelim. Sadece tek bir insanın vücudunda yürütülen bu faaliyetler bile, akılları durduracak kadar harika değil midir? Yüz trilyon hücremizin diliyle Rabbimize hamd ederiz... Evet, hayatı bu kadar hikmetli ve harika bir şekilde yaratan Allah (c.c.), bu hayatın her ânı için her şeyden evvel ismiyle, sıfatıyla anılmaya lâyıktır. Rahmetli Cahit Zarifoğlu bir şiirinde bunu ne güzel ifade eder: “Önce besmele, / en güzel kelime. / Allah’ım, / yol boyunca / bırakma elimi / düşerim sonra. / Allah’ım, / niçin halkettinse beni / kalbime söyle iyice / engellerden arınsın yolum. / Allah’ım, / nasıl pırıl pırılsa / güzelse sevdiğin kulların / öyle güzel kıl beni. / Allah’ım, / O güzeller güzeli / hangi iyilik diledi senden / dilerim ben de öylelerini. / Allah’ım, / Peygamber Efendimiz (s.a.v.) / hangi şerlerden sığındıysa sana / upuzak tut benden de onları. / Allah’ım, / yol boyunca / tarih boyunca / başıboş bırakma bizi.” EĞER bu ince mânâları ve besmelenin esrarını Bediüzzaman’ın eserinden ve özellikle ‘Birinci Söz’den öğrenmese, okumasa ve görmese idik, gerçekten de işte o zaman cahil kalacaktık; gerinin de gerisinde işte o zaman olacaktık. Şükür ki, Rabbimizi bildik, tanıdık ve sevdik. Böyle bir Allah’ın adını anmayı şeref bildik, nimet bildik. Sonsuza kadar Rabbimin her nimeti için elhamdülillah... Hz. Peygamberin (s.a.v.) her daim, “Hayretimi artır, Yârabbi!” duasına bütün hücre ve zerrelerimle “âmin” diyorum. Allah’ım, hayretimizle beraber imanımızı da artır. Âmin. İMANIN önemine işaret eden tarihî bir öykü ile yazımıza devam edelim: Fatih Sultan Mehmet, bir gün Kur'an okurken şu âyetin mânâsına takılmış: “Ey iman edenler! Allah'a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği Kitaba ve daha önce indirdiği kitaplara iman(da sebat) edin!” (Nisa,136) Fatih: “Âyet, zaten iman edenlere sesleniyor. Ardından tekrar imanı emretmesi acaba neden?”diye düşünmüş. Alimlerle sohbeti esnasında konuyu kendileriyle paylaşmış. “Ne düşünüyorsunuz?” diye sırmuş. Âlimlerin arasından Akşemseddin, “Sultanım,” demiş. “Dışardan gelen seslere kulak verin, cevabınızı alın.” Dışarıdan o sırada mehteranın kös sesleri geliyormuş. Fatih, “Efendim, biraz açar mısınız?” demiş. Bunun üzerine Akşemseddin şöyle izah etmiş: “Sultanım, mehteranın davullarından ‘düm, düm’ sesleri geliyor. ‘Düm’ kelimesi sizin de bildiğiniz gibi Arapça’da ‘devam et’ anlamına geliyor. Âyetin de mânâsı bu olsa gerektir. Bu âyet, ‘Ey iman edenler! Allah’a, Peygambere, Kitaba olan imanınızda her daim devam edin!’ mesajı vermektedir.” İnsanın elbisesi eskidiği gibi, imanı da eskiyebilir. Elbise gibi, imanı da yenilemek gerekir. Öte yandan, âyetin yorumunda şöyle bir incelik de düşünülebilir: “Ey iman edenler! İmanınızı kontrol ediniz. ‘Allah’a inandım’ diyor, ama O’na itaat etmiyorsanız, ‘Peygambere inandım’ diyor, ama onun yolundan gitmiyorsanız, ‘Kitaba inandım’ diyor, ama Kitaba göre yaşamıyorsanız, gelin imanınızı kontrol edin. Belki tam inanmadınız, inandığınızı sandınız. Zira Allah’a iman, O’na itaati gerektirir. Peygambere iman, O’nu rehber kabul etmeyi icap ettirir. Kitaba iman, Kitaba göre bir hayatı netice vermelidir.” Kışın geleceğine inanan insanlar, yazın sıcak günlerinde, odun ve kömür telâşına başlarlar. Çünkü sıcak günlerden sonra, soğuk günlerin geleceğine tereddütsüz inanmaktadırlar. Benzeri bir şekilde, âhiretin geleceğine inanan biri, elbette ve elbette oraya hazırlık yapar. Orada işine yarayacak şeylerle ömrünü değerlendirir. Demek ki, gerçek anlamda iman etmek ayrı bir olay, kendini “iman etti zannetmek” daha ayrı bir olaydır. ALLAH’IM! Sana karşı günah işleyenlere bile ne kadar bağışlayıcı ve lâtifsin. Seni arayana ne kadar yakınsın; sana el açıp yalvarana ne kadar müşfiksin. Ümidi sende olanlara ne kadar iyisin, merhametlisin. Kim, senden yardım istemiş de reddedilmiştir. Kim, sana sığınmış da ihanete uğramıştır. Kim, sana yaklaşmış da sen ondan uzak durmuşsundur. Kim, sana kaçmış, sığınmış da sen onu kapından kovmuşsundur!.. Rabbim her şey senindir. Yaratan sensin ve hüküm senindir. İsimlerinde gizlenenler ile ve nurunu örten perdeler ile bu huzursuz ruhu, bu ıstıraplı yüreği bağışla. Allahım, bütün alçaklıklardan korunmak için sana sığınırız; senden başka bütün korkulardan; senden başka bütün yoksulluklardan... Allahım, yüzümüzü senden başka kimseye çevirmeyiz, secde ettirmeyiz. Öyleyse ellerimizin de senden başka bir şeye uzanmasını engelle ne olur! Senden başka ilâh yoktur. Doğrusu ben de nefsine zulmeden zalimlerdendim. Ama şükürler olsun Allahıma, âlemlerin Rabbine. “Allah’ım, beni bana bırakma Adını dilimden uzak tutma,” SELİM GÜNDÜZALP BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.![]() 7/16/2009 GöZ KıRPıNCa AŞK'a...![]() Şükür doruklarından gökyüzünde kaybolmaya doğru bir sır… Başın bir arşın üzerinde gezinen bulut ve nazlı nazlı düşen damlalar… Gören nazar etmez de, Rahman’ın bildiğidir ve bize sır… Ah der bir ses, ta içten… Gelsen de tatsam sendeki tükenmeyen Rahmeti… Ellerim kalsa huzurunda, gözlerime kan düşse ve bir belâ salsan garip gönlüme… Ben bilmesem ey aşkın sahibi olan Rabbim, sen belâ’ma Aşk desen! Güneş, ay ve yıldızlar… Âlem ısınır varlığıyla, dokunduğu yerlerde eriyen nağmeler… Dağ, taş dokunuşuna hayran… Uzaktır ama hissedilir, bakılmaz ona ama dokununca göze damlalar koşuşur bir bir… Karanlığı düşürür tahtından ve yayılır dile (n) diğince… Geceye asar düşlerini ve aynı tahtı paylaşır o hüznün doruklarıyla… Başı eğik bazen, bazen yüzünde keder ama hep umudu hayâl eder… Yedi asır, yedi iklim de geçse, nurunu çehresine borçlu olduğu Sevgiliye büyütür özlemlerini… Utanır ki; yağmurlar ağlarken serden geçer ve saklanır bulutların ardına… Göz kırpınca aşk’a ne kadar da acılı olduğunu anlar o da… Suskun çiçekler… Taşıdıkları canlara kurban olma sırasında ve İsmail kadar tevekkülde her biri… Baharda renkler donanınca yeryüzüne, kıskandırırcasına dizilirlerdi gökyüzüne; Rahman’ın izniyle … Kim bilir neden parlıyordu çehresi! Ağlıyor mu, yoksa gülüşünden miydi ışığını en çok onun göstermesi… Bilinmedi, çünkü bildirilmedi… Kalp, aşk ve damlalar; Sırrına erdiğimde hissettiğim sıcak bir iklim… Hakikat yolunun en kadim yolcusu ve sadık yâren… Olmazların en başında, saklanmaz aslı… Yâr aşk bağışlayınca har olur yanar ve yakar… Uzaktır ama vuslata sadık olmaya doğru hasretler biriktirir… Yakışan bir vefa sancağı varsa ki elinde, mızrabı saplansa gidenlerin vefayı düşürmez yere… En çok kan ağlar, en hakikâtli o susar! Bakılmaz ona da; ama hissedilince kor misali küle döndürür bildirileni! Şeytanı düşürür tahtından, Allah der dile (n) diğince… Yeri; yalnızlık ve tek’bir… Kim nereye götürürse götürsün barındığı mekân bir! Çokluğu ezelde unutmuş ve yokluk şerbetiyle tatlanmış dili… Adıyla müsemma, en çok dilenen ve dilendiğine verilen… Mahkûm olmak isteyene parmaklıkları çok… Perdeleri kızıl, yolu hengâmeli ve örtülerin ardında sır olduğunda en güzeli… Beşerin sükûtuna muhtaç, sahibine, en çok öz Sahibine gidince adı Aşk! Kimini sarayında köle, kimini harabesinde sultan eden… Gözde başlayan, kalbe akan ve gerçek tadına varıldığında sahibini bırakmayan… Yüzümün ve s/özümün kirini bir bir indiren dostlar… Şükrümün nişânesi, adıma mühürlü Bezm-i Elest’ten… Gönlüme dolduğunda günahıma bir tanesi bile okyanus… Arınmanın ve arındırılmanın anlamıyla daha da coşkun akan yaşlar… Buz kütlesine çarpmadan taşınınca ateşe su, cehenneme cennet yağmuru… Elhamdülillah’a uzanan bir ırmak olduğunda, hiç durmadan yol bulur her biri… Yakıştığı ve akıtıldığı sebep nazarında mutlular düştükleri yerlerde… Silmişseler alından bir izi, Aşk’la birlik olup akmışsa beşerin kalp âlemine yeşertirler şükür filizlerini… Mum olduğu yerde mutlu yanmak ve tutuşturulmaktan… Ki güneş gündüze, ay yıldızlarla geceye yakıştığından biliriz tadını… Kalp diyarında sevgili ebedi olunca, Aşk kalbe damlalarla ulaşınca tadı bambaşka… Bizliği tadana aşk olsun… Bir’i bilip ağyar olana aşk olsun… Hiç’liği bulana, kapıda köle, yürekte devlet olana aşk olsun… Bilenin huzurunda el pençe kalınca kalbim, insanı hayrete düşüren bir nur göründü... Ölüm, kalım demek nafile. Eğer ki aşk tecelli etmeyecekse na’r olur dünya ve ahir… Bir dua ezelden dolanmıştı yüreğime. Ey Rab; Sen’in aşkın muradım! Murad et aşkını kalbime! Zehra ÖNER BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN. 7/8/2009 Hazret-i Ebu Bekir (r.a) : - Yâ ALLAH..! Ya Nevfel...!![]()
7/5/2009 Aşk-ı mecazi, aşk-ı hakikiye nasıl inkılab eder? Bunun sırrı nedir?![]() Aşk, fart-ı muhabbet demektir. Muhabbet, bilmenin ve tanımanın veyahut mutlak kemale muttali olmanın; karşı tarafta da kemal, cemal -mecazi aşk açısından- melahet, müşakele gibi hususların bulunmasıyla bazen meydana gelen insandaki fıtrî bir haldir. İnsan, tanımadığını ve bilmediğini sevmez; sevebileceğini tanıyıp bilirse sever. Kafirlerin Allah'ı sevmemesi ve Rasulü Ekrem'e karşı saygısız olmaları tanımama ve bilmemeden kaynaklanmaktadır. Muhabbetin ifrat derecesine aşk denir. Normal muhabbette olmasa da aşkta bazen muvazenesizce tavırlar görülebilir. Bir diğer manada aşk, mahbubundaki kusurları görmemezlik, gözüne ondan başka hayalin girmemesi ve onu her şeyin ve herkesin üstünde kabul etme halidir. Mesela kişinin, güneşin güzelliğini mahbubunun güzelliği yanında sönük görmesi, 'Mahbubum benim yanımda olursa cennetin hurilerini istemem' demesi veya 'Cennet başkalarının olsun. Bana mahbubum yeter..' gibi iddialar, aşık mırıltıları ve mecazi aşk açısından da akıl ve mantıkla telif edilemeyecek pervâsızca iddialardır. İşte bu aşktır ki, Mecnun'u sahraya salmış ve Ferhat'ı da koca dağı delme macerasına itmiştir.
İnsanın Allah'ı sevmesi iyi bir şeydir. Hususiyle insan, vicdan sistemiyle
Allah'ı tam bilebiliyorsa O'nu delice sever. Çünkü sevginin biricik mahalli
vicdandır. Vicdanın rükünlerinden biri olan zihin bildirir, latife-i Rabbaniye
gösterir, irade O'nun muradına yönlendirir, akıl, sevgi esbabı üzerinde
muhakeme eder, yürek ona önemli derinlikler kazandırır.
Bir insan, bütün bütün mecazi aşkla meşbu ve aşk-ı hakikiden mahrumsa mutlak
bir şeyler yapılarak onun yüzü hakiki aşka döndürülmelidir. Bu, fani
mahbubların fena ve zevalini göstermek suretiyle, onların içlerinde Baki-i
Hakiki ve beka arzusu uyararak.. iman ve marifet hususunda derinleştirerek..
sözü-sohbeti hep evirip çevirip O'nunla irtibatlandırarak.. kalbin kiri-pası
sayılan günahlardan, hatalardan uzak durarak Hak'la alaka kurabilir; alakasını
güçlendirerek her şeyden elini eteğini çekip 'Lâ uhibbu'l-âfilin -
Ben, batıp gidenleri sevmem.' (En'am, 6/76) 'Baki bir
yâr isterim' deyip O'na yönelebilir. Hz. İbrahim (aleyhissalatu vesselam) gibi
yıldız, ay, güneş hepsini tulû', gurub ve mahiyetleriyle okur, bunların zeval
bulup gitmelerini, bir doğup bir batmalarını ve batıp giden bu şeylerin kalbin
alakasına değmediğini haykırır, herkese duyurur. Zaten bunlar, câmid ve cansız
nesnelerdir; ne insanı duyar ne dinler ne de ihtiyaçlarına cevap verebilirler.
Oysaki insan, öyle birine yönelmeli ki, her zaman O'nu görsün, duysun, dinlesin
ve isteklerine cevap versin. Hatırat-ı kalbimi bilsin, dualarıma icabet etsin..
dünyevi-uhrevi taleplerimi yerine getirsin.. yalnızlığımı giderip bana enis
olsun.. ebed arzularıma cevab-ı savap verip gönlümü şad etsin.. benim gibi
bütün dost, ahbab, yârân ve yakınlarımı da âbâd etsin.. Evet, bana işte böyle
bir Mabud, Sevgili, Yâr-ı vefâdâr ve her halime nigehban bir Dost lazım.
Öyleyse bana aşk u alaka kurmak gerekir. Molla Cami, bu hususu anlatırken, 'Sadece biri sev, başkaları sevmeye değmez. Çünkü görünmüyorlar. Biri iste, başkaları istemeye değmez. Çünkü derde derman olamıyorlar. Biri söyle, başkalarını söylemek fuzulidir. Çünkü senin işine yaramaz.' demek suretiyle hakiki aşkın Allah'a karşı olan aşk olduğunu, insan Allah'tan gayri neye gönlünü verirse versin, bunların içinde bir burkuntu ve üzüntü bırakıp gideceğini vurgular ki, bu, herkesin meşk edip tekrarlaması icap eden bir husustur. Hülâsa-i kelam, fâni ve zâil şeyler, gelip gidişi ile kalbin alakasına değmediğini göstermekte ve hakiki mahbub arıyan gönle 'Allah sevilmelidir' ihtarını yapmaktadır. M. Fethullah GÜLEN
6/27/2009 En GüZeL SeVGiYe DaiR![]()
Yalnızlığınızı atmak için girdiğiniz kalabalıklarda
yalnızlığın en acısını yaşadığınız oldu mu hiç?
Çaresizliğin en acısına nasıl katlanılır anlatın ne olur
Sevmek en güzel duygudur sizin için, kimse anlamasada sevdiğiniz anlar
Ve yine şükür sarar sizi.. şartlar sıksada sizi.. imkansızlıklar boğsada
Yakup olmak isterseniz Yusufunuz uzaktayken gözlerinizi
körleştirmek istersiniz ama bırakmazlar sizi.. al şu gözlüğü al da dünyaya bak diye zorlarlar.. ama alamam o gözlüğü çünkü benim gözlerim Yusuf’umda kaldı o gelmeden dünyaya bakamam, dünyanın bunca yalanı bunca dolanı bunca bitmişliğine bakamam? Üveys olmak istersiniz? çaldığınız kapıda beklediğiniz yoksa geri dönmek istersiniz? Çünkü bilirsiniz ki gören seven göz değildir gönüldür? seviyorsanız görmesenizde sevebilir o kişiyi yaşayabilirsiniz, ama anlamazlar anlamak istemezler, Kapıda bekle derler.. gelene kadar bekle derler.. bekleyemem kapıda.. ben gözümle sevmedim.. ben gözümle görmedim, dönmek isterim kapıdan, ben yüreğimi bıraktım o kapıya.. ve kendisine gelen ve göremeden giden üveyse hırkasını veren Rasul misali sevdiğim yüreğini verdi bana, ben sevdiğimin yüreğiyle RABBİMİ bulmuşken RABBİME sığınmışken O’nun izni gelene kadar kapıdan çekilmek isterimmmm, ta ki yüreklerin sahibi yüreklerimizi kavuşturana kadar Mecnun olmak istersiniz, sizin sevdiğiniz size Leyla olmayı kabul etmiştir, ben Leyla’ma ben gözüyle baktım.. kimseden istemedim ona benim gibi bakın diye.. bakamazlardı zaten benim gibi O’na.. O’nun için anlamazlardı zaten benim O’na bakışımı O’nu sevişimi onu özleyişimi onu isteyişimi? Anlasınlar da isteyemezdim zaten? Siz olsanız ne yapardınız? Demeyin sakın şöyle yap buna git şundan medet iste? Sakın demeyin maddeyi ara.. bul ve git sevdiğine? Sakın demeyin seviyorsan gözlerin kara olsun hiçbir şeyi görme? Sakın demeyin seven sevdiği için her şeyden geçer? Ben RABBİME güvendim, RABBİME güvendim.. RABBİME güvendim.. Ve Yakup oldum sabır ile beklicem Yusuf’umu.. gözlerim dünyaya kapalı olucak, kara gözlü olmıcam, yollara düşmicem.. çünkü biliyorum ki yollara düşmek değil aslolan.. O’na güvenip O’na sığınıp O’ndan ümit kesmeyip sabır ile beklemek olsa gerek bana düşen, ki zaten Yakup’a yusufunu kavuşturan yollara düşmesi değil sabır ile beklemesiydi?. İsyan etmeden, daha bir O’na yönelerek.. daha bir O’nu arayarak.. daha bir O’nu severek, daha bir dünyaya körleşerek.. daha bir gözyaşı dökerek.. daha bir kul olarak, daha bir ümmet olarak, daha bir Yakup olarak.. daha bir Üveys olarak, daha bir Mecnun olarak, daha bir sevdiğime sevgili olarak, daha bir sevdiğime can olarak.. daha bir sevdiğimi severek, daha bir dua ederek, daha bir gözyaşı dökerek, daha bir amin amin amin diyerek.
Dostlarım sizden dua isterim.. değildir istediğim madde, olmasın maddem.. olmasın imkanım.. olmasın olmasın olmasın? Ama duanız olsun benim yanımda sevdiğimin yanında, ne olur dua edin yüreklerinizin güzelliğiyle dua edin, Dua edin de sevgiyi kaldıramayan madde sevgiyi kaldıramayan nefis sevgiyi kaldıramayan şeytan kaldıramadığı sevginin gücüne yenilip yok olsun.. Dua edin de sevgiyi seven sevgiyi taşıyan sevgiyi anlayan yüreklerimiz sevdiğinin yüreğiyle bir olup sevgiyi sevgiyle yaratan en sevgiliye Mahbub-ul Hüda’ya adansın Selam olsun RABBİ en güzel bir sevgiyle sevenlere.. selam olsun sevdiğini BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN. 6/8/2009 Kovmaz O.. Ne yaparsan yap, ne kadar günah çukuruna batmış olursan ol, yeter ki git O'nun kapısına, yeter ki samimi ol.. Kapılar hep açık.![]()
Duymuşsunuzdur sizler de, bazı yazılarda hatta dua ve ilahilerde Cenab-ı Hakk'a
hitaben şöyle derler: "Kovma kapından ne olur.." Ve nitekim öyle olmuştur da,
hatırlarsak: Kovmaz O..
Ya Veduuuud!. Gökhan GÜNDÜZ
6/2/2009 SaNa AşKıMı iLaN eDiYoRuM...SeNi SeViYoRuM...![]() Sana aşkımı ilan ediyorum.. Seni Seviyorum! Seni Seviyorum ALLAH’ım! Ne olur, ne olur sen de beni sev! Ne olur sen de beni sev!... Beni sevginle yaşat ve
Sevginle canımı al! Sevginle dağıt bedenimi, Tekrar sevginle bir araya getir! Sevginle çıkayım kabirden, Sana koşayım yüreğimdeki sevginle! Mahşerde sevginin gölgesinde bekleyeyim Seni! Sevginle hesaba çek beni! Sevgi terazinde ölç sevgimi! Sahteyse sevgim, yak beni! Küçücük de olsa eğer, sevgim gerçekse; Sen de sev beni!.. Geçeyim sırat köprüsünden sevginle! Sevginle, dilimde isminle cennetine koy beni! Yüreğimdeki aşkınla yüreğine al beni, Nurunla yak, Cezbenle erit, Ruhuna kat beni! Ne olur sev beni ALLAH’ım, Ne olur sev beni!... Nasıl ki kuş kanatsız uçamazsa, ruhum da sevgin olmadan uçamaz, Sevgin kanadımdır benim! Nasıl ki beden cansız yaşayamazsa, Ruhum da aşkın olmadan yaşayamaz, Aşkın canımdır benim! Nasıl ki insan sevmeden, sevilmeden yapamaz, bir canan ister, Ben de sensiz yaşayamam, Cananımsın benim! Nasıl ki bir ülke sultansız olmazsa, ruhum da sensiz olmaz, Sultanımsın benim!.. Kanadımsın, Canımsın, Cananımsın, Sultanımsın yarab! Nasıl ki kelebekler sevdalıysa ateşe, Ve yanacaklarını bile bile nasıl dönerlerse ateşin etrafında, Nasıl kanat çırparlarsa Sevgili’ye doğru, Ben de senin nurunun etrafında öylece, Tıpkı kelebekler gibi dönmek, Kanatlarımı senin aşkınla çırpmak Ve nurunun beni yakacağını bile bile sana kavuşmak istiyorum. Bu garip, bu sevdalı kelebeği nuruna kavuşturur musun yarab! Bana verdiğin onca nimetin kadrini bilemedim, Sana karşı o kadar mahcubum ki yarab! Beni affet, Beni bağışla ne olursun! Affını ve aşkını benden mahrum etme ne olursun!.. Yüreğim günahlarla o kadar kirlendi ki Rabbim! Senin için döktüğüm gözyaşlarımla yıkasam, Arınır mı acaba yüreğim? Dünya müminin zindanıymış, Bunaldım bu zindandan ALLAH’ım! Yüreğimdeki sevgini öyle büyüt, öyle büyüt ki, Yüreğim artık bu dünyaya sığmaz olsun.. Aşkım miracım olsun ALLAH’ım, Aşkım miracım olsun! Kalbim bir Burağa dönüşsün ve beni alıp sana getirsin. Yedi kat göğü aşkınla aşıp huzuruna varayım, Huzurunda başımı secdeye koyayım, Sonsuza dek hep öyle kalayım yarab! Öyleyken bir kere nazar et, Bir kere “Kulum!” de, kendimden geçeyim yarab!.. Ey Azrail! Sen ne güzel bir meleksin!.. Beni vuslatıma erdirir misin? Sevgili’ye götürür müsün beni? Kurtarır mısın beni bu dünya zindanından?.. Ey bizleri yoktan aşkıyla vareden şanı yüce ALLAH’ım! Beni aşkınla varettiğin gibi, aşkınla yaşat ve aşkınla yanına al! Ya Fettah! Gönül kapılarımı sevgine aç! Ya Latif! Bana sevgini, mağfiretini, Bana cennetini, cemalini lutfet! Sevdiklerini sevmeyi nasip et ALLAH’ım! Ya Vedud! Ey sevgiyi vareden, sevgiyle vareden! Ey aşkı yaratan! Aşkın kaynağı, Aşkın merkezi, Aşkın ve aşıkların kıblesi! Ey en çok seven ve en çok sevilen, Ve sevilmeye en çok layık olan ALLAH’ım! Ey En Büyük Sevgili! Bana sevgini bahşet!. Ya Veli! Dostların en iyisi, en yücesi, Dostların en güzeli, en mükemmeli! Ey en büyük dost! Beni kendine, kendini bana dost kıl! Ya Semi! Ey her şeyi duyan ALLAH’ım! Sana söylediğim bu sevgi sözcüklerini duyuyorsun. Sen de sesini bana duyur ALLAH’ım!. Ne olur bana da söyle “Ey mutmain nefs! Razı olmuş ve razı olunmuş olarak gel!” diye... Ya Basir! Ey herşeyi gören ALLAH’ım! Garipliğimi, aczimi, kusurlarımı, günahlarımı görüyorsun yarab! Huzurunda bükülen boynumu, secdeye varmış başımı, Pişmanlıkla ve aşkınla döktüğüm gözyaşlarımı, Yüreğimdeki sevgini görüyorsun! Sana layık olmasa da ALLAH’ım, Ettiğim secdeler hakkı için, Döktüğüm gözyaşları hakkı için, Yüreğimdeki aşkın hakkı için beni bağışla ve cennetine al! Al ki; senin beni gördüğün gibi, ben de seni göreyim, Cennetinde cemalini seyredeyim, Cemalinle kendimden geçeyim yarab! Ya Hay, Ya Muhyi! Alem seninle hayat bulur. Seni bilmeyenler, seni sevmeyenler birer ölüdür. Aşkından mahrum edip de beni öldürme! Bana aşkınla hayat ver yarab! Ya Hak! Ezelden ebede varolan tek gerçek sensin ALLAH’ım! Beni bu yalan dünyadan kurtar! Beni sevgi ülkesine, mutluluk ülkesine, beni cennetine al yarab! Ya Vekil! Dua, secde ve gözyaşıyla sana yöneldim, Sana tevekkül ettim, Sana güvendim! Vekilim yalnızca sensin! Sen ne güzel bir vekilsin yarab! Sen bana yetersin, aşkın bana yeter yarab! Ya Zahir! Ey varlığı apaçık deliller ile aşikar olan ALLAH’ım! Alemdeki her zerre seni haykırıyor! Ruhum varlığını, yüreğim aşkını haykırıyor ALLAH’ım! Ya Batın! Ey varlığı gözle görülemeyecek gizli hazine! Nuru binlerce perdenin ardından bile yakıp kavuran, Bu fani gözlerin görmeye dayanamayacağı güzellikte olan ’ım! Zahirimi de, batınımı da nurunla nurlandır, aşkınla güzelleştir yarab! Ya Vahid! Şirke düşmeme izin verme! Yüreğime sevmediklerinin sevgisini yerleştirme! Ya Hamid! Ey övülmeye layık olan ALLAH’ım! Seni hakkıyla övmekten acizim, Kelimeler yetersiz kalıyor seni övmeye! Yüreğim sevginin diliyle övüyor seni yarab! Ya Şehid! İlim ve kudretiyle ezelden ebede herşeye şahid olan ’ım! Aşkıma şahit ol! Aşkıma şahit ol! Aşkıma şahit ol! Yüreğimdeki sevginle şehid olarak ruhumu al, Huzuruna senin için dökülen kanlarımla geleyim yarab! Ya Hakim! Ey herşeye hükmeden Allahım! Kalbime hükmet! Ey hakla batılın arasını ayıran! Benimle yalan dünyanın arasını ayır! Ey hüküm ve hikmet sahibi, Hükmüne herkesin boyun eğdiği Mevlam! Yüreğimdeki sevginle sana boyun eğiyorum, Teslimiyetimi kabul et! Ya Alim! Ey herşeyi bilen ALLAH’ım! Bana kendini bildir! Seni sevdiğimi biliyorsun, bana da beni sevdiğini bildir yarab! Ya Melik! Ey herşeyin sahibi olan ALLAH’ım! Bedenimin, ruhumun, yüreğimin sahibi olan ALLAH’ım! Ey sevgimin sahibi olan Mevla’m! Beni sevginin sahibi kıl! Ya Kerim! Ey keremi bol olan ve karşılık beklemeden ihsanda bulunan ALLAH’ım! Sevginin sağnak yağmurları altında sırılsıklam ıslat beni!. Ya Selam! Ey kullarını kurtuluşa erdiren ALLAH’ım! Selamın ve sevgin her an üzerime olsun! Sevginle, selamınla kurtuluşa erdir beni! Ya Rezzak! Ey herşeye rızkını veren ALLAH’ım! Ruhumun, yüreğimin rızkı aşkındır! Aşkınla rızıklandır beni! Ya Hafiz! Ey her şeyi koruyan ALLAH’ım! Beni; yüreğimdeki aşkının düşmanı olan şeytandan Ve onun yoldaşlarından koru! Ey hiçbir şeyi unutmayan Mevlam! Seni unutan, senin de unuttuğun kullarından eyleme beni! Ya Tevvab! Ey tövbeleri kabul eden! Yapmış olduğum tövbeleri kabul et! Bir daha yapmamak için bana güç ver! Ya Rahman, Ya Rahim, Ya Gaffar! Ey affetmeyi seven ALLAH’ım! Ne olur, ne olur affet beni!.. Sevgimin hatrına bağışla beni yarab! Ya Kahhar! Ey kahredici ALLAH’ım! Sevginden mahrum ederek kahretme beni! Ya Aziz! Beni sevginden yoksun bırakıp da zillete düşürme! Sevginle aziz kıl beni! Ya Meyyit! Ey öldüren ALLAH’ım! Aşkınla öldür beni! Ya Bais! Ey dirilten Mevlam! Aşkınla dirilt beni! Ya Hasib! Ey kullarını hesaba çekici olan ALLAH’ım! Aşkınla hesaba çek beni! Ya Kadir! Ey kuvvet ve kudret sahibi! Bana emanetini ve sevgini taşıyabilme gücü ver! Ey herşeyi kendine boyun eğdiren! Kudretinin karşısında boyun büktüm, acizim. Ben sensiz ben bir hiçim, aşkınla varet beni yarab! Ya Samed! Ey kimseye muhtaç olmayan, her şeyin kendisine muhtaç olduğu Rabbim! Sana muhtacım! Nuruna muhtacım! Aşkına muhtacım! Beni senden ayırma! Beni Aşkından ayırma! Ya Rafi! Ey hak edenleri yücelten ALLAH’ım! Aşkınla kendine yücelt beni! Ya Hadi! Ey hidayete, doğru yola erdiren ALLAH’ım! Yoluna erdir beni! Aşkına erdir yüreğimi! Ya Gani, Ya Muğni! Ey zengin olan, zengin eden ALLAH,ım! Asıl zenginlik sevgine sahip olmaktır! Sevginin zengini kıl beni! Aşkının zengini kıl beni! Ya Nur! Alemleri ve gönülleri aydınlatan, Nur üstüne nur olan ALLAH’ım! Nurunla nurlandır yüzümü, Nurunla nurlandır bedenimi, Nurunla nurlandır yüreğimi... Ya Sultan! Kendine esir et beni! Ya Canan! Kendine meftun et beni! Ya ALLAH! 5/24/2009 Şeriat Ne DeMeKTiR?![]()
Doğru islamiyeti ve İslam layık doğruluğu anlatmak ve yaşamak zorundayız. Bu
nedenle İslam adına yapılan ama islama uymayan bazı uygulamalar islamiyete ve
müslümanlara zarar vermektedir. Birisiyle karşılaşıyorsunuz. Namaz kıldığından, oruç tuttuğundan söz ediyor. Sohbetiniz sürüyor ve sonunda, şeriatın en önemli iki emrini yerine getiren bu adamın, şeriata karşı olduğunu görüyor ve hayret ediyorsunuz. Bir başkasıyla görüşüyorsunuz. Şeriatı hararetle savunuyor. İç âlemine, ibadet dünyasına iniyorsunuz, İslâm’ın ceza hükümlerinin tatbiki için gösterdiği heyecanın yüzde birini, ibadet hayatında göstermediğine şahit oluyorsunuz. Yine hayrete düşüyorsunuz. Bu iki farklı adam hakkındaki kanaatiniz aynı oluyor: Bunlar şeriatı bilmiyorlar!. Şeriat ne demektir?
Şeriat: “Din”, “Allah’ın emri”, “İlâhî emir ve yasaklar” gibi mânâlara geliyor. Bir çekirdeğe ağaç olma kâbiliyeti yükleyen, onu meyve verebilecek şekilde programlayan Allah, bu gayenin tahakkukunu birtakım şartlara bağlamış. Bu şartlar manzumesine şeriat-ı fıtriye deniliyor. O çekirdek, toprağını bulacak, suyuna kavuşacak, güneşle sohbet edecektir ki ağaç olabilsin. İnsanın mahiyeti de o çekirdek gibi. Cennet hayatını netice verebilecek bir çekirdek. İşte şeriat, bu insan mahiyetinin rıza beldesi olan cennete lâyık olabilmesi için uyması gereken kanunlar manzumesi. Akıl, O’nun koyduğu sınırlar içinde düşündüğü takdirde, mârifetullaha eriyor. Dil, hayır söylediği ölçüde o ebed ülkesinde ulvî sohbetler yapmaya aday oluyor. Beden, Allah için yorulduğu nispette o saadet beldesinin maddî nimetlerinden faydalanmaya hak kazanıyor. Sevgi, korku, şefkat, merhamet gibi hislerden, göze, kulağa, ele, ayağa kadar her şey ancak Allah’ın emir dairesinde çalışmaları hâlinde terakki ediyor, ulvîleşiyor ve ulvî âlemlere yöneliyorlar. Şeriat, hakikate giden yolun ismi. Lügat mânâsı, “Su membaından su almak için girilen yol.” Hakk’a ermenin ve hakikati bulmanın yolunu, Yunus’umuz ne güzel özetler: Şeriat, tarikat yoldur varana, Hakikat meyvesi andan içerü. Yola girmeden, menzile erişilemez. Şeriatsız, hakikate erme iddiaları, sahibini oyalamaktan öte bir işe yaramayan kuruntulardır. Tarikat, nâfile ibadetlerin simgesi. Şeriat yolunda sağlam yürüyebilmek, nefis ve şeytana karşı daha güçlü olabilmek için konulmuş bir terbiye ameliyesi. Kulu, Rabbine daha fazla yakınlaştırmaya vesile. Nefsini daha tesirli bir şekilde terbiye etmesine yardımcı. Kısacası, hakikate ulaşmak için öncelikle İlâhî emirlere harfiyen riayet etmek ve bu vadide kalbini daha sağlam, ruhunu daha güçlü kılmak için de nâfile ibadetlere devam etmek gerek. Büyük müceddid İmam-ı Rabbani’yi dinleyelim: “Dilin yalan söylememesi ve doğru konuşması şeriattır. Kalpten yalan düşüncesini uzaklaştırmak, eğer zorlayarak ve çalışarak olursa tarikat, eğer zorlanmaksızın müyesser olursa hakikattir.” Büyük İmamın bu güzel misalinden şunu anlamıyor muyuz? Doğru sözlü olmak, Allah’ın razı olduğu güzel bir ahlâk, yâni hakikat. Kul, bu hakikate ermek için, ilk olarak, şeriatın “yalan söylemeyiniz” emrine uyar; dilini bu günahtan uzak tutar. Daha sonra kalbine yalan söyleme arzusu gelmemesi için ruhunu tedavi etmeye başlar. Bu vadide bir gayretin, bir faaliyetin içine girer. Sonunda kalp hiçbir zorlamaya, çalışmaya lüzum kalmaksızın yalan söylemekten nefret eder hâle gelir. Artık o kalbe, yalan yanaşamaz olur. Konuştu mu mutlaka ve büyük bir rahatlıkla doğruyu söyler. İşte bu adam doğru söylemenin hakikatine ermiştir. Büyük imamın bu ifadelerinden hakikate ermenin, bu mutlu neticeye kavuşmanın tarikatsız da olabileceği anlaşılıyor. İnsan, doğrudan, şeriattan hakikate geçebilir. Ama, bu ermenin, bu varmanın şeriatsız olmayacağı muhakkaktır. Burada bir tasavvuf tahlili yapmak istemiyorum. Bunları sadece şunun için yazdım. Şeriat denilince, sadece, İslâm’ın ceza hukukuna dair hükümlerini anlamak eksik olur.Yalan söylememek de şeriattır. Yalan söylemeyen, gıybet etmeyen, başkasının malına, canına, ırzına, namusuna kötü nazarla bakmayan, helâl kazanç peşinde olan bir insan da şeriat üzeredir ve hakikat yolundadır. Böyle birinin şeriata karşı çıkması, kendisiyle tenakuza düşmesi demektir. Dinin temeli, şeriatın esası, insanın yaratılışına dayanır. Karşımızda bir cansızlar âlemi mevcut. Bu âlemde her zerre, her yıldız, hava, toprak, su, ziya her şey Allah’ın küllî iradesine tâbi. O’nun koyduğu İlâhî kanunlara uygun hareket etmede. Ama bu uymada, irade söz konusu değil. Her şey O’nun emrine, yine O’nun iradesiyle boyun eğiyor. Melekler âlemi de bu hakikatin bir başka görüntüsünü sergiliyorlar. İbadet için, tesbih için, hamd için yaratılan bu varlıklarda da insandaki mânâsıyla bir irade mevcut değil. Onlar, Allah neyi emrederse onu işliyorlar. İnsana gelince o, hilkat tablosunda apayrı bir manzara sergiler. Her şeyiyle Allah’ı tesbih eden şu kâinatın bu şuurlu meyvesinin de her hücresi, her organı daima tesbihte, daima ibadettedir. Zaten bunların idaresi ona verilmiş değil. Ne ciğerini kendisi çalıştırıyor, ne kanını kendi iradesiyle deveran ettiriyor. İşte, hepsi Allah’a itaat üzere bulunan bu beden ülkesine, bir sultan tayin ediliyor: Ruh. Bu ruha, büyük bir lütuf ve yine büyük bir imtihan olarak irade takılıyor. İnsan ihtiyar ve irade sahibi bir varlık. Parmağıyla dilediği yöne işaret edebiliyor, yüzünü istediği tarafa dönebiliyor. Kendisindeki bütün duyguları dilediği gibi kullanabiliyor. Nereye isterse oraya gidiyor, neyi arzu ederse onu yiyor, neden hoşlanmazsa ondan kaçıyor. Bu iradenin önüne teklif çıkarılmış, bu iradenin önüne imtihan çıkarılmış ve netice itibariyle bu iradenin önüne cennet ve cehennem çıkarılmış. İşte, şeriat insan iradesinin Allah’ın razı olduğu sahalarda dolaşmasını emreden ve O’nun razı olmadığı sahalardan kaçınmasını ikaz eden bir emir ve yasaklar zinciri. Kul bu İlâhî ipe sımsıkı sarılmakla emrolunuyor. İnsan iradesinin önünde iki ayrı saha var. Biri dünya, diğeri ise Âhiret işleri. Ama şu var ki, İslâm’da dünya işlerinin hepsi için de getirilmiş kanunlar, kaideler mevcut. Kul, bunlara uyduğu takdirde hem ibadet etmiş, hem de dünya hayatını daha rahat, daha mesut yaşamış oluyor. Şeriat üzerinde yapılan münakaşaların daha çok bu ikinci grupta merkezleştiğini görüyoruz. Bu ikinci kısım da ikiye ayrılıyor. Biri muamelât, diğeri ceza. Ve şeriat üzerindeki tartışmaların ağırlık merkezi, bu son kısım. Elbette, ceza hukuku yönünden de İslâm’ın koyduğu birçok hükümler mevcut. Bunlar da şeriat ve bunlara da inanmak farz. Her emir gibi bunlara riayet etmeyen de mesul olmakta. Böyle bir emre uymayış, ona karşı bir vurdumduymazlık, bir isyan mahiyeti taşıyorsa sahibini günahkâr eder. Şayet, o İlâhî emri, o Kur’anî hükmü inkâr etmek, onu reddetmek tarzında ortaya çıkıyorsa küfre sokar. Ama, İslâm sadece bu hükümler değil ve din sadece bunlardan ibaret değil. Meseleyi yalnız bu sahaya çekmek, kısır bir değerlendirme, yanlış bir anlayış olur. İslâmî hükümler şu üç ana gruba ayrılırlar. Biri, ferdin kendi nefsine karşı vazifeleri. Diğeri, ailesine karşı vazifeleri. Üçüncüsü de cemiyet hayatındaki vazifeleri. Şeriatın bunların her üçüne de getirdiği ölçüler, hükümler var. Her birinin inkârı küfür ve her birine karşı isyan etmek günah. Ama bunlar arasında öncelikli olanlar, ferdin kendi nefsine ait vazifeleri. Bunların başında da ibadet geliyor. İnsanın kendi nefsine ve ailesine ait mükellefiyetleri hususunda, bütün semâvî kitaplarda hükümler mevcut. Hepsinde ibadet emredilmiş, hepsinde günahlardan sakınma esas tutulmuş. Bu ibadetlerin şeklinde, vaktinde, miktarında farklılıklar var, ama ibadeti emretmeyen, ahlâkı emretmeyen bir hak din göstermek mümkün değil. Lâkin, sosyal kaideler, hele devlet yönetimine dâir hükümler, dinlerin en mükemmeli ve en sonuncusu olan İslâm’da kemâliyle yer almış. Şunu özellikle ifade etmek isteriz: İnsanın yaratılış gayesi, bütün dinlerde müşterek. Bu gaye, Kur’an-ı Kerim’de: “Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım” âyetiyle ifade buyurulmuş. Bir de belli şartların tahakkukuna bağlı emir ve yasaklar var. Bunlardan biri de ceza hukukuna dair hükümler. Bu hükümler şarta bağlı. Bugün Almanya’da, İngiltere’de, Fransa’da yaşayan Müslümanların bu emirleri tatbik güçleri yok. Ve bunlardan sorumlu da değiller. Bu konuda yapılan tartışmalarda, muhatabı olan mü’mini İslâm’ın bir kısım emirlerini kabul etmiyormuş gibi göstermek ve onu insafsızca tenkit etmek, tek kelimeyle zulüm olur. İslâm kardeşliğini baltalayan ve âhirette cezası pek büyük olan bu tarz ithamlardan hassasiyetle kaçınmak gerek. Bütün insanları fakir bir ülke hayal ediniz. Siz bu ülkenin fertlerini, İslâm’ın zekât farîzasını yerine getirmemekle suçlayabilir misiniz? Elbette ki hayır. İslâm’ın ceza hükümlerine inandığı halde bunu tatbike gücü yetmeyen bir Müslüman da böyle değil midir? Bunları tatbik etmek devletin vazifesidir, ferdin değil. Dolayısıyla da ferde herhangi bir sorumluluk terettüp etmez. İslâm’ın temel hükümleri, hangi beldede olursa olsun, ferdin uymak zorunda olduğu İlâhî emirlerdir.
Prof. Dr. Alaaddin Başar
Selam ve dua ile... BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN. 5/12/2009 HiDaYeT ALLAH'tandır SöZü NaSıL AnLaŞıLMaLıDıR ?![]() Hayır ve şerrin Allah’tan
olması cihetiyle, insanları hidayete erdiren ve dalalete düşüren ancak Odur.
İnsanlar birbirinin hidayet ve dalaletine sadece sebep olurlar. Hidayet ve
dalaleti Cenab-ı Hakkın yaratmasını yanlış anlayan bazı kimseler, “Hidayet Allah’tandır,
o nasip etmedikten sonra insan doğru yola giremez.” diyerek, hem başkalarını
ikaz ve irşat etme yolunu kapatmakta, hem de kendilerini kusurlarında mazur
göstermek istemektedirler. Alaaddin BAŞAR (Prof.Dr.)![]() BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN. 5/6/2009 AŞK iLe ALLAH De Ve SuS..!
Başka hiçbir şey söylemeye değmez... Vecd hali budur ve aşk onun
sürükleyicisi... Kendini bilmek, kendini unutmakta... Unuttuğunu bile
bilmemekte... Bir noktaya geliyor ki, insanda İlâhî tecelli, kendi varlığından başlayarak her varlığa o varlık için bakmak küfür oluyor. İman ise, Allah'ta yok olmak, her şeyi unutmak, hiçbir şeyin farkında olmamak ve kendinden geçmek... İnsan ruhunda şimal ve cenup kutuplarına kadar keşfedilmedik nokta bırakmayan büyük velîler silsilesinin düsturunu şimdi anlıyorum:
Kendinden geçmek iman,
Kendinden olmak küfür...
Aşk atom bombası... Atom bombasıyla çukur açmak dururken iğneyle kuyu kazılır
mı? Bomba aşk ve akıl iğne...
Bu dünya bir "zıll-ı zail - kaybolucu gölge"dir. Bütün cümbüş, bunca kavga ve bu kadar yanlış istikamet, iş-te bu "zıll-ı zail" üzerinde... Olan yalnız Allah... Ölçü yalnız O'nun getirdikleri... Evet "yok" da Allah'ın mahlûku... Bunu bilselerdi, bugün "var"ların onunla var olduğunu ve Yaradan'dan başka "var" olmadığını anlarlardı. Gece bile güneş olmayınca olan bir şey değil; ayrıca yaratılmış olması gereken bir oluş... Yalnız O var ve bu iş bu kadar... Aklı kopuncaya kadar geremedikçe, bunu yapamadıkça, ya taklitçi mümin, yahut sersem kâfir olmaya mecbursun!
Aşk, aşk... Aşk selâhiyettir, aşk mülkiyettir, aşk hâkimiyettir. Onun içindir
ki, gerçek âşık ne cehennem korkusuyla titrer, ne cennet iştiyakıyla yırtınır. O yalnız Allah'ın likasına (yüzüne) ve rızasına bakar.
Necip Fazıl KISAKÜREK
BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN. 4/7/2009 HaKKa YüRüYüŞ "SeN De GeLiR MiSiN" ?
Yürümek için dik duruşu ve gönüllü olan yolcu gerek dedik. Ama bir de yol
gerek Bu yol ki Dosdoğru yol hedefine şaşırtmadan ulaştıran, güzelliğe, mutluluğa götüren yol.. Hakka yürüdüler ve Hakka ulaştılar
Yol doğru yolcu doğru ama yürüyüş bozuk olursa varılmıyor hedefe Hepsi dosdoğru olmalı DOSDOĞRU.. İşte dostlar..
4/6/2009 DüNYa İsLaM'a KoŞuYoR![]() ![]() ![]() ![]() ![]()
![]()
![]() ![]() ![]()
![]() BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.![]() |
|
|