RıZa BeRKaN 的个人资料r.B.g. / " Sevgi, saygı ...照片日志列表更多 ![]() | 帮助 |
|
2009/11/7 İSRaF-ı KeLaM / SöZ iSRaFı![]() İsraf denince, eşya ve zaman gibi elde edilmesi güç şeylerin lüzumsuz harcanması akla gelir; Ekmek israfı, elektrik israfı, su israfı, giyim eşyası israfı gibi... Fakat söz israfı pek aklımıza gelmez. İsraf, saçıp savurmak, yerli yersiz harcamak, eldeki nimetin kadrini bilmez bir şekilde sarfetmek olduğuna göre, elbette konuşmak nimetinin meyvesi olan sözün de israfı olur. Konuşabilmek melekesi insana mahsus kıymetli bir nimettir. Ağız, dil, ses ve gırtlağa sahip bulunan diğer canlılara verilmeyen "beyan, ifade etme, konuşma" nimetini insana veren kudret, tabii ki, o nimetin nasıl kullanılması gerektiğini de tayin ve tespit eylemiştir. Bu meselenin, biri dinî ve ahlakî; diğeri edebî olmak üzere iki yönü vardır. Bu yazıda meselenin dinî ve ahlakî yönünü ele alacağız. Her şeyde olduğu gibi sözde olan israf da dinimizde ve kültürümüzde hoş görülmemiş, önlenmesi için tedbirler alınmıştır. Hangi sözlerin israf sayıldığı hususunu ileriye bırakarak, niçin sözde israf olur sualiyle meseleye ışık tutmaya çalışalım. Kur'ân-ı Kerim'de, insanın elinden, dilinden, gözünden ve kulağından, hatta kalbinden ve hayalinden geçen her türlü fiil veya tasavvur disiplin altına alınmış faydalı olacak şekilde hükme bağlanmıştır. Bu mükemmel insan anlayışı içinde, ferdin hiçbir davranışı ölçüsüz, başıboş bırakılmamıştır. İslam bir ölçü ve uyumlar manzumesi olduğuna göre, insanın ağzından çıkan kelamın da bazı esaslar ile tanzim edilmesi icap eder. Kısaca söz israfı diye adlandırdığımız ve mesuliyeti olan tekellüm/muhavere, dinin üç esasından biri olan "ahlâk"ın temelini oluşturur. Meseleye ayet ve hadislerden bir kaçıyla ışık tutup, kültürümüzde nasıl makes bulduğunu görmeye çalışalım. Kur'an'da mealen şöyle buyruluyor:"O bir söz söylemeye dursun, mutlaka yanında hazır bir gözcü vardır." Buradan anlaşılabileceği gibi, insanın ağzından çıkan her sözü, anında teyp bandına kaydedilircesine, zabtedildiğini anlıyoruz. Hz. Peygamber (s.a.v.)’den söz sarfına dair pek çok hadis rivayet edilmiştir. Bunlardan bazıları şu mealdedir: "Mümin, diğer müminlerin elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir." "İki çeneniz arası ile iki apış arasını koruyacağınıza garanti veriniz ben de size Cennet garantisini vereyim." "ALLAH'a ve ahiret gününe inanan komşusuna ikram etsin, misafirine ikram etsin. Ya hayır söylesin yahut sussun" "Lüzumsuz sözleri bırakmak, insanın İslamî güzellikleri arasında sayılır." Bu hadisleri çoğaltmak mümkündür. Ayet ve hadislerden anlaşılan şudur ki, kişi hayırlı, faydalı, lüzumlu olan konularda konuşmalı, boş yere gereksiz ve abes sözlerden kaçınmalıdır. İslam büyüklerinin bu ilahî tavsiyeye titizlikle uydukları görülür. Boş söz konuşurum endişesiyle, Hz. Ebubekir (ra)'in ağzında çakıl taşı bulundurduğu ve ancak gerektiği yerde ağzından taşı çıkararak konuştuğu naklediliyor. İmam-ı Ahmet, ölüm anı yaklaştığı sırada, inleyişlerinin yazıldığını duymuş ve ruhunu teslim edene kadar inlememiş, susmuştur. Meseleyi bu kadar dikkatle ele almışlar, vakit ve sözlerini israf etmemeye çalışmışlardır. İslam’ın, konuşma âdâbı ve söz disiplinine genişçe yer verdiğini görüyoruz. Kişinin ağzından çıkan sözler, evsafına göre tasnif edilmiş, isimlendirilmiş ve uygun olmayanlarından sakınılması tavsiye edilmiştir. Aşağıda sadece isimlerini saymakla yetineceğimiz, fakat her biri ayrı bir mevzu teşkil edecek kelâmları konuşmak, "söz israfı" olacağı için, bunlardan sakınmak imanlı olmanın gereğidir. Dinimizce yasaklanmış olan sözler kısaca şunlardır: Küfür sözleri, yalan, gıybet, iftira, istihza etmek (alay etmek), mâlâyani (boş ve faydasız) konuşmak, cidal, husumet sözleri konuşmak, kelamda tasannu (ağzını eğe büke) konuşma, dedikodu ve koğuculuk, iki dilli ve iki yüzlülük, lanet etmek, kötü söz ve küfürleşme, şehveti tahrik edici sözler, başkasının sırrını yaymak. Yukarıda İslamî ahlaka sahip kişilerin söz disiplinine kısaca temas ettik. İslâm ahlakı ile terbiye olup yetişmiş ve bunu hayatına tatbik etmiş atalarımızın birçok sözünde gevezelik ve boş sözler kınanmıştır. Türkçe'de söz kelimesi ciddi konuşmalar, dinlenebilir özelliğe sahip kelamlar için kullanılmıştır. Söz bir kelimeye değil, bir mânâ bir hüküm ifade eden cümleye de denmiştir."Atasözü" deyişinde de bu mânâ vardır. Deyimlerimizde de söz, ciddiyet ifade eder. Mesela, söz vermek, sözünde durmak, sözüne güvenilmek, sözünün eri olmak... Bu deyimlerden bir kaçıdır. Söz ile ilgili ata yâdigarı şu darb-ı mesellerde de İslâmî bir terbiye kokmaktadır. "Tatlı söz yılanı deliğinden çıkarır. Anlayana bir söz yeter. Söz gümüş ise sükût altındır." Yerli yersiz konuşan, boş şeylere dalıp gidenlerin ağzından çıkanlara ise "laf/lakırtı" denmiştir. Mesela, laf atmak, lafını bilmemek, lafını esirgememek. Laftan anlamaz olmak, laf lafı açmak... Deyimleri söz israfına işaret etmektedir. "Laf ile peynir gemisi yürümez." sözünde de, kuru ve boş kelam ile bir yere varılamayacağı ve bunun söz israfı olacağı vurgulanmıştır. Sözü uzatmadan, söz ustalarının bu konuda söylediklerinden bir kaçını nakledip meseleyi bitirelim. Söz israfı yapmama konusunda ölümsüz Yunus, çağları delen sesiyle şöyle diyor: Onsuz sözün gör nedir, çok söz ayvan yüküdür. Arife bir söz yeter, tende cehver Gönüllerin pasını ger sileyim der isen. Şol sözü söylegil kim sözün hülasasıdır. Söz var kıla kaygıya şad, söz var eyler bilişi yâd, Eger horluk eger izzet her kişiye sözden gelir. Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı, Söz ola ağulu aşı. Bal ile yağ ede bir söz. Sözünü bilen kişinin yüzünü ağ ede bir söz, Sözünü pişirip diyenin işini sağ ede bir söz. Sözü uzatıp dolaştırmadan en keskin şekliyle, en kestirmeden söylemesini bilen Hak dostu, gönül eri, eren tipi büyük Yunus, söz israfı hakkındaki fikrini "Çok söz hayvan yüküdür" diyerek kestirmeden ifade etmiştir. Kutadgu Bilig sahibi Yusuf Has Hacip de söz israfı hakkında şöyle der: Sözüne dikkat et, başın gitmesin, dilini tut, dişin kırılmasın. Sen kendi selametini istiyorsan, ağzından yakışıksız bir söz çıkarma. Çok sözden fayda görmedim, amma söylemek de faydasız değil. Sözünü çok söyleme, sırasında ve az şöyle, binlerce söz düğümünü bir sözde çöz. Dili iyi gözet başın gözetilmiş olur, sözünü kısa kes ömrün uzun olur. İnsan iki şey ile kendini ihtiyarlamaktan kurtarır; Biri iyi iş biri iyi söz. Her sözü saklamayı da anlayış hoş görmez, insan lüzumlu olan sözü söyler, gizlemez. Benden sana gümüş ve altın kalsa, sen onları bu söze denk tutma. Söz israfının zararına bazı meşhurlar da dikkat çekmiş, sakınılması tavsiyesinde bulunmuşlardır. İşte onlardan birkaçı: Söylemediğim şeylerin hiçbiri bana zarar vermedi. (Calvin Coleridge) Susmak insanı ele vermeyen sadık bir arkadaştır. (Confucius) Konuşmak ihtiyaç olabilir, ama susmak bir san'attır. (Goethe) Gürültü ve acı sözler, haksızlığın işaretidir. (Victor Hugo) Gönül alıcı bir söz, kışı yaza çevirir. (Çin atasözü) Her bildiğini söyleme, her söylediğini bil. (Clavdius) Ne kadar çok söylersen karşındaki o kadar az hatırlar. Az söyle de kazancın çok olsun. (Fenelon) Asrın beyin yapıcısı, söz israfına şu vecize ile dikkat çeker: "Her söylediğin doğru olmalı, fakat her doğruyu demek doğru değildir." Demek sözün dinlenmeyeceği yerde söylenmesi, kayalıklar üzerine tohum ekilmesi gibi boşa gidecek bir nasihat, diğer ifadeyle söz israfı oluyor. Başlığını söz israfı diye attığımız yazıyı daha fazla uzatmadan. Yusuf Has Hâcip'in şu özlü deyişi ile noktalayalım: "Aman sözün aydın olsun öz olsun. Işık saçsın, bakan köre göz olsun." 2009/10/31 AŞIK-ı SaDıK ve MuHaBBeT![]() Muhammed İbn-i Said el Harezmî Zünnun Hazretleri'nin kendisine "muhabbet nedir?" diye sorulduğu zaman şöyle söylediğini işitmiş... Kim, bu Harezmî? Harezm, Hazar denizinin doğu kıyılarına denilen isimdir. O bölgeden olan bu âlim, Zünnun Hazretleri' nden duymuş. Bundan şunu da anlıyoruz ki, İslâm âlemi bir bütün. Ne kadar hoş birşey düşünebiliyor musunuz? Yani adam Buhara'dan kalkıyor Musul'a gidiyor. Oradaki arif zatla konuşuyor. Medine'ye geliyor, Mekke-i Mükerreme'ye geliyor, kalkıyor Yemen'e iniyor, oradaki âlimlerle konuşuyor. Kimisi Tarsus'ta, kimisi Antakya'da, kimisi Maraş'ta, kimi Urfa'da. Ama diyar diyar dolaşabiliyorlar. Çünkü her taraf İslam beldesi. Hangi âlimi nerede duymuşlarsa, gidiyor onun yanına. Bu Harezm şu andaki Özbekistan veyahut Türkmenistan. Ama Mısırlı Zünnun hazretlerini duymuş. Demek ki gitmiş oraya. Yani bizim çocuklarımızı tahsil görsün diye Kahire'ye, Mekke-i Mükerreme'ye gönderdiğimiz gibi. Bu şahıs; "Muhabbet nedir." diye sorulduğu zaman Zünnun'un şöyle cevap verdiğini duymuş: "En tuhibbe ma ahabballah." Muhabbet nedir? Tasavvufta çeşit çeşit terimler dolaşıyor ortada. Efendim marifet kelimesi dolaşıyor, irfan kelimesi dolaşıyor, arif kelimesi dolaşıyor. mahabbet kelimesi dolaşıyor, âşık kelimesi dolaşıyor, muhib kelimesi dolaşıyor, zahid kelimesi dolaşıyor, tarikat kelimesi dolaşıyor. Her ilmin çeşitli tabirleri var. Şöyle söyleyelim ki bir araba tamircisi mesela, "lokmayı getir" diyor. Sen şimdi buna hamurdan yapılmış, fırında pişmiş lokma tatlısını götürebilir misin? Onun lokma dediği başka. Vidayı sökme aleti. Terminolojisi öyle. "İngiliz anahtarını getir" diyor, "Kurbağacığı getir" diyor. Yani şimdi gidecek suyun içinde bir kurbağa mı yakalayacak? Hayır. Şöyle ağzı kurbağaya benzediği için o ismi almış bir alet demek. Tasavvufun da terminolojisi var. Yani tabiratı var. Sormuşlar: "Mahabbet nedir?" Mahabbetullah. Filanca adam muhabbet etmişler, filancaya. Nedir? Yani muhabbet, sevmek demektir. Herkes biliyor. Ama nasıl tarif edersiniz? Nasıl bir haldir bu? Hâli soruyor. Kelimeyi sormuyor. "Muhib olan insan, yani Allah aşıkı olan bir insan, âşık-ı sadık olan bir insan, nasıl olur?" demek istiyor. "Muhabbet nedir?" diye sorduğu bu. Bunu söyleyeceğiz. "En tehubbe ma habballah", Allah'ın sevdiğini sevmendir. Allah'ın sevdiği şeyi sevmektir. " Sen muhabbetten mi bahsediyorsun, Allah'ın sevdiğini sevmendir. Allah neyi seviyor? Cihadı seviyor. Kendi yolunda cihad edilmesini seviyor. Cihadda yaralanmak var, uykusuz kalmak var, hapse düşmek var, işkenceye uğramak var. öldürülmek var. Sevebiliyor musun? Allah oruçluyu seviyor. Orada aç kalmak var. Allah sabretmeyi seviyor. Sabretmek yerine sabır olmasa da kavuşma olsa da herşeyi yesek içsek daha iyi değil mi? Sabrı sevebiliyor musun? " Allah'ın sevdiklerini sevebilmendir. Muhabbetullah bu. Ben Allah'ı sevebiliyorum. Muhabbet ehliyim, ehli aşıkım, ehli muhabbetini. Dur bakalım! Şu sıfatlar varsa öylesin yoksa, Zünnun hazretlerine göre değilsin. "En tuhibbe ma ahabballah" Allah'ın sevdiğini sevmendir, "Ve tubğide ma abğadallah" Allah'ın sevdiğini sevmendir, Allah'ın kızdığına kızmandır. Allah zalimleri sevmiyor. Sen kâfiri niye seviyorsun? Allah yılbaşını sevmez, kâfirlere benzemeyi sevmez, sen niye onu yaparsın? Çam ağacını kâfirler gibi niye süslersin, dükkanının vitrinini niye süslersin, sevmez Allah. Kâfirleri sevmez, kafirlere benziyeni de sevmez. Kafirler gibi olmayın diye emirler var. Allah'ın kızdığına kızmak gerekiyor, içki içiyor adam, sarhoş, tamam içkiyi de sevmezsin, sarhoş olanı da sevmezsin. Sarhoş olana acırsın, kurtarmağa çalışırsın. Allah yalanı sevmez. Sen de yalan söylemeyeceksin. Yalanı sevmeyeceksin, yalancıyı sevmeyeceksin. Başka, istismarı sevmez, gösterişi sevmez, riyayı sevmez. Bizim işimiz gücümüz süslenmek, taranmak, gösterip, fiyaka, hava, herkesin meşguliyeti bu. Demek ki ölçü veriyor. Allah'ı seveni sevmendir, Allah'ın kızdığına kızmandır. "Ve tef alel hayre kullehu" tamamen hayır işlemendir. Bütün hayırları işlemendir. Hayır olan işleri işlemendir. Yaptığın işler hayır olacak. Hayır olarak neyi duyduysan onu yapacaksın. Peygamber Efendimiz SAV e birisi gelmiş "Rüya gördüm, rüyamda ben secde ettim. Arkamda ağaç vardı, o da secde etti, Ve şu tesbihatı söyledi" diye rüyayı anlatıyor Peygamberimize. Efendimiz bir secde ayeti okumuş, secde ayeti okununca secde etmek lazım, ondan sonra secdeye kapanmış; o rüyada, o sahabinin söylediği tesbihatı orda zikretmiş. Efendimiz, "benim ashabımdan birisi görmüş, ben Peygamberim ona uymam" demedi. Güzel olduğu için rüyanın salih rüya olmasından, rahmanî rüya olmasından dolayı, o rüyada o ağacın yaptığı teşbihi aynen oda hemen teşbih etti. "Ve terfada küllema yeşberu anillah" Allah'dan Allah'la meşgul olmaktan seni alıkoyan ne varsa onların hepsini reddetmek, istemiyorum bunları diye onlardan uzaklaşmak, onları kabul etmemek, reddetmek... Allah'ı sevmek bu! Seni Allah'dan ne alıkoyuyor? Çalgı mı, eğlence mi, keyif mi, iş mi, güç mü? Ne seni Allah'la meşgul olmaktan alıkoyuyorsa, bunların hepsini itmek, reddetmek. "Ve ella tehafetillahi levmete laim", Allah yolunda kınayanın kınamasından korkmamak. Sevgi budur. Kınayan kınasın, beğenmeyen beğenmesin, ben Allah istediği için böyle yaparım. İşte Allah, muhabbetiyle dolu insan. Bir daha özetleyelim; Allah'ın sevdiğini sevmek, kızdığına kızmak, tamamen hayırları yapmak ve Allah'dan meşgul eden ne varsa önünde, onların hepsini reddetmek ve kınayanın kınamasına Allah yolunda, hiç aldırmadan, korkmadan, yapması gereken vazifeleri yapmakta tereddüt etmemek Bütün bunlar, müminlere şefkatle beraber. Müminlere şefkatli olacak, Müşfik olacak, Merhametli olacak, sevecek, "Bu bir mümin " diyecek. Allah müminleri sevdiği için onlara karşı içinde sevgi olacak şefkati olacak. "Vel gilzeti alel kafirîn", yani kâfirlere karşı da "galîz" yani şiddetli olacak, sert olacak, "Müminlere müşfik"... Ayetten almış demek bu sözünü, mübarek Zünnun hazretleri. Müminlere yumuşak, kâfirlere sert olacak. Yapabiliyor muyuz? Tamamen tersini yapıyor millet. Turistlere karşı öyle yumuşak davranıyor ki, pabucunu yalayacak nerdeyse. Mümin kardeşine karşı ise olanca sertliğinde sert. Otur, kalk, çekil git.... Yani hiç bir sevgi işareti yok. Tamamen tersi. "Veittibai Resulillah", Yani Resullullah'a ittiba ederek, müminleri severek, kâfirlere sert tavır takınarak. "Sallalahu aleyhi veselleme fıd'din" dini konuda Rasullullah'a ittiba ederek gitmektir. Şimdi "muhabbet nedir?" diye sordular; muhabbetin sahibi olan bir insanın nasıl davranması gerektiğini anlatarak, seven insan böyle yapar, başkasını yapmaz. Başkasını yapıyorsa, sevgisi sahtedir veyahut gerçek muhib değildir veyahut palavracıdır, iddiacıdır demek. Bir daha okuyalım; muhabbet nedir?" Muhabbet; Allah'ın sevdiğini sevmendir, Allah'ın kızdığına kızmandır, tamamen hayrı işlemendir ve Allah'dan meşgul eden herşeyi reddetmendir. " Allah yolunda bir kınayanın kınamasından asla korkmamaktır. Müminlere şefkat göstererek, kâfirlere şiddet göstererek, dini konuda Resulullah'a tam ittiba ederek yaşamaktır. Yani, Allah âşık-ı bir insan. Bu ne demek? Allah onu seviyor da ondan. Allah sevmeden bir insan Allah'a âşık olamaz. Önce Allah sevecek, ondan sonra kişi Allah'a âşık olabilir. Yani
kendi kendine Allah âşıkı olamaz bir insan. Allah sevdikten sonra olur." "Aşk odu evvel düşer maşuka ondan aşıka Şev'agü bak kim, Şemi gör kim yanmadan yandırmadı pervane" Önce Allah sever bir kulu. Ondan sonra kulda muhabbetullah hâsıl olur. Onun için âşık-ı sadık olan bir insan, Allah'ın sevgili kulu, Allah'ın sevdiğini sever, kızdığına kızar, tamamen hayır İşleri yapar. Allah'dan meşgul eden herşeyden uzak durur. Ben filanca yere gitmem, ona gidince işimi yapamıyorum, cumayı kılamıyorum. Allah'dan alıkoyan herşeyden uzak durur. Allah yolunda bir kınayanın kınamasına hiç aldırmaz. Müminlere şefkatle severek, kâfirlere sert, cesur, kahraman, dini konularda tamamen Resulullah'a tabi olur. Prof.Dr. M. Esad ÇOŞAN 2009/10/22 Affedersiniz, soruyu anlayamadım. Ne sormuştunuz?![]() İnsanlar doğar, çocuk olur, genç olur, orta yaşa gelir, ihtiyarlar ve bir gün, sesli ya da sessizce çekip giderler. Hz. Âdem’den bu yana, kimler gelip, kimler gitmiştir. Gidenler iki şekilde hatırlanır. Ya “iyilikleriyle,” ya da “kötülükleriyle.” İyilere “rahmet” okunurken, kötülere “lânet” okunur. Bir üçüncü şık ise, ne yaşadığı ne yaşamadığı belli olmayan, bir müddet bu dünyayı işgal edip, sesiz sedasız göçerler ki, bunların arkasından kimse konuşmaz, çünkü kimse hatırlamaz. Öyle yaşamalı, öyle bir ahlak mirası bırakmalı ki, gittiğimiz zaman boşluğumuz hissedilebilmeli. Oturduğumuz yerden bile kalktığımızda bu eksiklik yaşanmalı. “Var mı böyle hatırladığınız biri” diye sormaya cesaret edemem. Sonra neden hep birini arayalım da, o aranan biri, biz kendimiz olmayalım. Hah işte bu soruyu sormak lazım asıl. Evet; “Neden gittiği zaman boşluğu hissedilen biz kendimiz olmayalım”? Gerçi bizde gelenektir, yapmadığımız, uymadığımız, düşünmediğimiz şeyleri başkalarına nasihat olarak, vaaz olarak anlatmayı pek severiz. Sarhoş bile o sarhoş haliyle, içkinin ne kadar kötü olduğunu anlata anlata bitiremez. Ne kadar berbat olduğunu saatlerce yarım yamalak anlatır ama ertesi gün içmeye devam eder. Nasihat ettiğimiz, vaaz verdiğimiz, yol gösterdiğimiz, yönlendirdiğimiz, yönetmeye çalıştığımız insanlardan istediklerimizi kendimiz yapmayız. Bu önemli bir hastalıktır. Karşımızdakilerin veya sorumluluğumuz altındaki kişilerin her bakımdan donanımlı hale gelmesini arzularken, kendimiz aynı donanıma sahip olmayı hiç düşünmeyiz. İstisnalar hariç, bu memlekette ne kadar çok yazan, okuyan, araştıran, konuşan var ve hepsinin de faydası saman alevi olup unutuluyorsa, kabahat alıcılarda değil, vericilerde demektir. Kişilik sahibi olmak, kimlik sahibi olmak, insanın kendisinden kaçmadan kendisi olmak, kendi gerçeğini kabul etmiş olmak, kendisine karşı sorumluluklarını bilmek; “en büyük hükümdarlık,” “en büyük padişahlık,” “en büyük komutanlık” ve “en büyük erdemdir.” İşte bunu becerebilenler, gittiklerinde boşluklarını hissettirenlerdir. “İyi güzel de, bunu nasıl yapacağız” diye sorsanız ya da sorulmuş gibi kabul etsek, neler söyleyebiliriz ona bakalım. Aslında reçete çok basit. Yüce Rabbim, insanın fıtratını öyle bir yaratmış ki, bir insanın kötülük adına sergileyebileceği ne kadar eylem ve düşünce varsa, yine insanın kendisine reddettirmiş. İnsanoğlunun yapacağı her türlü sözlü ve fiili kötülüğü reddeden ilk organlarımız, göz, kulak ve beden dilimizi oluşturan diğer uzuvlarımız olmaktadır. Mesela, akıl gibi dünyada eşi benzeri bulunmayan ve sadece insana verilen sınırsız bir nimeti, yine insan kendi kendine devre dışı bıraktığında kötülük yapabiliyor, art niyetli olabiliyor ve insana yakışmayan tavırlar sergileyebiliyor. Yukarıda da ifade etmeye çalıştığım gibi bu işin çözümü basit. Birinci yol: Hangi hal ve şerait içerisinde olursa olsun, “benlikten ve bencillikten” uzak durmak gerekir. Bütün belaların başı, “benliğe” teslim olmak, bütün huzurları başı da teslim olmamaktır. İkinci yol: Aynanın karşısına geçip; “Nereden geldim, nereye gidiyorum, benden şu an kaç kişi memnun ve ben bugüne kadar hayırlı ne iş yaptım, aileme, komşuma, memleketime nasıl bir hizmette bulundum” sorusunu sormak, ama “mazeretlere” sığınmadan sormak. Şimdilik bu iki yol yeter. Gelecek taleplere göre diğer yolları da söylerim. “Peki, bütün bunları ben yapabiliyor muyum?” Affedersiniz, soruyu anlayamadım. Ne sormuştunuz? Hüseyin Öztürk Yüreği güzel, Sevgili GüLer Kardeşim'e değerli katkılarından dolayı en kalbi sevgi, saygı ve hürmetlerimi sunuyorum. 2009/10/15 Ey GöNüL TıLSıMLı BiR DeFiNeSiN SeN.![]()
Ey gönül, hayat süprizlerle doludur. Kimi
zaman saadeti kaybetmenin hasretiyle kavrulurken, kimi zaman da ummadığın bir saadetin tebessümüyle sürur
bulursun. Çektiğin
ıstıraplar, elemler ve tarifsiz kederlere sabretmenin ateşiyle pişer, bir zaman sonra o ateşte lezzet bulursunun.
2009/10/11 NeFSiNLe aKLıN aRaSıNDa KaLDıN Mı HiÇ ?..![]() Nefsinle aklın arasında kaldın mı hiç? Evetle hayır arasında; Varla yok arasında... Nefsinle aklın arasında kaldın mı hiç? Söylemekle söylememek arasında; Söylemenin " Pişman" lığı Söylememenin "Keşke"si kıskacında. Nefsinle aklın arasında kaldın mı hiç?
Sabretmekle yapmak arasında Mükafatla ceza kıskacında... Nefsinle aklın arasında kaldın mı hiç? Olduğunla olmak istediğin arasında İçindeki senle karşında duran sen kıskacında... Nefsinle aklın arasında kaldın mı hiç? Çalışmakla çalışmamak arasında Rahatlıkla rahatsızlık kıskacında... Nefsinle aklın arasında kaldın mı hiç?
Annenle baban arasında Doğruyla yanlış kıskacında... Nefsinle aklın arasında kaldın mı hiç? Yani kalbinle aklın arasında Yüreğine karşı mantığınla... Sevginle yüreğin; Doğrularla aklın... Nefsinle aklın arasında kaldın mı hiç? Nefsin aklı yönettiği Aklın nefse söz geçiremediği şu zamanda... Sen aklınla nefsini yenebildin mi hiç? Ya da nefsini ikna edebildin mi? Nefsinle aklın arasında kaldıysan benim gibi Sen de dinle Rabb'imizin öğütlerini: "Ey insan! Sana gelen her iyilik Allah'tandır. Başına gelen her fenalık ise nefsindendir.... " Nisa suresi 79.ayet. ***...Nefsinle Aklın Arasında Kaldın Mı Hiç ?..***Yüreği güzel, Sevgili Aysel'e değerli katkılarından dolayı en kalbi sevgi, saygı ve hürmetlerimi sunuyorum. 2009/10/6 YaŞaMa SeViNCi![]() Hayatta bu
kadar mutlu olmayı gerektiren şeyler varken üzülmek niye, Bir düşünün
sizi mutlu edebilecek ne kadar çok Hayatınızın anlamını, ölümden dönen bir insana sorun ya da ölmeyi bekleyen yaşamdan hiçbir umudu olmayan bir insana sorun. O zaman düşünün !! Değer mi üzülmeye bu güzelim hayatı doya doya yaşamak varken. Artık üzülmeyi bırakın ve GÜLÜN !!!! Sevgiyle Kalın... HaYaT ÇeTeLe TuTMaK DeĞiLDiR...![]()
Hayat çetele tutmak değildir... Hayat; Seni kaç
kişinin aradığı, kiminle beraber olduğun veya olacağın demek de
değildir. Kimi
öptüğün, hangi
sporu yaptığın, Hayat, ayakkabıların, saçın, derinin rengi de değildir. Nerede yaşadığın veya hangi okula gittiğin de değildir. Aslında hayat; notlar, para, giysiler, girmeyi başardığın ya da başaramadığın okullar
da değildir. Charles
Eguone G-ü-V-e-N![]() '' Güven '' çok ince bir çizgidir. İngiltere de yargıçların maaşı yoktur. Onun yerine ihtiyaçları oldukça kullandıkları kredisi sınırsız çek defterleri vardır. İngiliz hükümeti hakimlerine o kadar çok güveniyor yani. Bir gün hakimin biri bir bankaya gidip 1.000.000 poundluk bir çek bozdurmak istediğini söylemiş. Tabii ortalık birbirine girmiş. Banka yöneticileri en üst makamdan onay almadan bu kadar parayı veremeyeceklerini söyleyip hemen İçişleri Bakanlığını Adalet Bakanlığını Başbakanlığa filan telefon etmişler. Ancak aradıkları heryerden gelen gelen cevap aynıymış: ÖDEYİN. Gel gelelim bankada o kadar nakit yokmuş. Hakimden ertesi gün gelmesi rica edilmiş. Ertesi gün para bir bavul içinde hazırmış. Aradan bir kaç gün geçmiş. Hakim çıka gelmiş. Parayı bankaya geri vermek istiyormuş. Banka yönetimi şaşırıp kalmış. Hemen Adalet Bakanlığını aramışlar. Derhal bakanlık müfettişleri devreye girmiş ve hakime hareketinin sebebini sormuşlar. hakim '' Kraliçe'nin hükümeti bize gerçekten bu kadar güveniyor mu? onu sınadım'' cevabını vermiş. Raporlar bakanlığa iletilmiş ve aynı gün hakim azledilmiş. Adalet Bakanlığının yazıda gerekçeyi şöyle açıklamış: ''Kraliçe hükümetinin saygın bir hakimi devletine güvenmiyor onu sınıyorsa. Devlet ona asla güvenmez.” '' GÜVEN'' çok ince bir çizgidir. Onu kalınlaştırarak kırılmasını engelleyen tek şey '' İKİ TARAFLI '' olmasıdır. 2009/9/28 HiKMeT DeRYaSıNDaN DaMLaLaREskiden padişahlar önemli konularda karar verecekleri zaman akıllı kimselerle meşveret ederler, onlara danışmadan hiçbir işe başlamazlardı. Böyle tecrübeli zatların görüşlerini ve fikirlerini mutlaka nazar-ı dikkate alırlardı. Hükümdarlar bu meseleye o kadar önem verirlerdi ki, içlerinden bazıları sırf bu maksatla yüz veya iki yüz mil yol giderdi. Onlar, akıllı birini bulup danışmak için yolculuğun bütün zorluklarına, her türlü sıkıntılarına katlanırlardı. Karşılaştıkları; ilim, hikmet ve fazilet sahibi kimselerin sözlerini dinleyerek ezberlerlerdi. Adaletiyle büyük bir şöhret kazanan Âdil Nûşirevan tahta çıkınca, daha sonra gelecek insanların faydalanması için bu işi belli bir kurala bağlamak istedi. Verdiği bir emir üzerine devrin bilginleri toplandı. İçlerinden yirmi üç bilgini seçtiler. Onlara dediler ki: Sizin her biriniz birer söz söylesin. Onlardan hem biz yararlanalım hem de bunlar gelecek nesillere yadigâr olarak kalsın. Yirmi üç bilgi Nûşirevan’ın meclisinde toplandı. Her biri hikmet üzerine bir söz söyledi. Bunların sayısı tabiiki yirmi üçü buldu. Belirtmek gerekir ki insanlar için iki durum söz konusudur: Ya yüce Allah’a ibadet etmek veya nefsanî arzulara uymak. İnsanların, her iki halde de bu hikmetlerden uzak kalması mümkün değildir. Nûşirevan’ın emriyle bu yirmi üç hikmeti altın suyu ile yazdılar. Bir altın sandığa koydular. Altın bir kilitle kilitlediler. Çünkü önemli bir mesele ortaya çıktığı zaman bu hikmetleri gözden geçiriyorlar, işlerini ona göre bir sonuca bağlıyorlardı. Nitekim Rasûl-i Ekrem Efendimiz de şöyle buyurmuştu: “İhtiyarların meclisinde bulununuz, akıllılar ile beraber olup sözlerini dinleyiniz.” Birinci Hikmet Kendinizi tanıyınız, yani haddinizi biliniz. İlim ve edep öğrenmekten utanmayınız. Ömrünüzü cehalet içinde zayi etmeyiniz. Uzakta bile olsa ilim ve edep talebinden vazgeçmeyiniz. Hiçbir malı ilimden daha büyük ve daha değerli saymayınız. Âhiret yolculuğu için hazırlık yapınız. Âhireti, dünya hayatı için satmayınız. Söylenmemiş sözleri söylemeyiniz. Aranmamış şeyi aramayınız. İkinci Hikmet Akıllıların nasihatlerini küçümsemeyiniz. İşlerinizde acele etmeyiniz. Vaktinizi tembellikle geçirmeyiniz. İşi ehline teslim ediniz. Belâ sebebi olacak şeylere karşı ihtiyatlı hareket ediniz. Yapacağınız işin başını ve sonunu düşünüp ona göre plan çiziniz. Her konuda meşvereti esas alınız. Denenmişi denemeyiniz. Yaşlıların sözünü “büyük sözü” biliniz. Üçüncü Hikmet İnsan incitmemeyi âdet haline getiriniz. Gönül kırıcı olmayınız. Zahidâne bir hayatı tercih ediniz. Kanaatin en büyük zenginlik olduğunu hiçbir zaman akıldan çıkarmayınız. Ömrünüzü bir günden ibaret kabul ediniz. Dünyayı, âhiretin tarlası biliniz. Sağlığın kıymetini daima göz önünde bulundurunuz. Kimsenin derdinden, üzüntüsünden dolayı sevinmeyiniz. Kırılan, dökülen şeyler için kederlenmeyiniz, onlar için esef etmeyiniz. Dördüncü Hikmet Dert ve bela sahiplerinden ibret alınız. Vaktinde meydana gelen zararı ve ziyanı, zamansız ortaya çıkan faydadan daha iyi biliniz. Her zaman ve her yerde insanların yüzüne gülümseyiniz. Kimseye hiddet ve şiddet göstermeyiniz. Dost-düşman herkese yumuşak davranınız. Ayağınızı yorganınızdan dışarı çıkarmayınız, yani haddinizi biliniz. Beşinci Hikmet İşleri kendi endâzesiyle ölçünüz. Yani haddinizi tecavüz etmeyiniz. Kendi elinizle koymadığınız bir şeyi bulunduğu yerden kaldırmayınız. İnsanlardan ihsanı esirgemeyiniz. İnsanın, ihsanın kulu olduğunu unutmayınız. Elinizi ve dilinizi daima koruyunuz. Makbul olmayan şeylerden uzak durunuz. Kötü arkadaşlarla düşüp kalkmayınız. Altıncı Hikmet Hırsızlara ve haydutlara ihsanda bulunmayınız. Fena arkadaşlardan sakınınız. Arkadaşsız yola çıkmayınız. Karaktersiz kimselerle yolculuk etmeyiniz. Kimsenin arazisine ağaç dikmeyiniz. Yedinci Hikmet Tozlu yere, yani çorak toprağa tohum atmayınız. Cahil ve âdi kimselerle ülfet etmeyiniz. Sonradan görmüş kimselerden borç almayınız. Soyu-sopu bozuk adamlardan kız istemeyiniz. Meziyetsiz ve değersiz kimselerle oturmayınız. Âlemin kölesiyle ve bendesiyle ülfet ve ünsiyet etmeyiniz. Allah’tan korkmayanlardan siz de korkunuz. Sekizinci Hikmet Malınızı kendinize feda ediniz. Ahmağa, sarhoşa ve deliye öğüt vermeyiniz. Nasihati, kabul edecek kimseye ediniz. Kendi nasihatinizi aziz tutunuz. Yemeği gizli yemeyiniz. Elinizin altındakilere merhamet ediniz. Kimsenin ekmeğine göz dikmeyiniz, yani malına ve ekmeğine haset etmeyiniz. Zira haset çok kötü bir huydur. Dokuzuncu Hikmet Karnı aç olanların karşısında yemek yemeyiniz. Kendi ekmeğinizi açlardan esirgemeyiniz. Yabancı kadını evinize almayınız. Dünya devleti için kibirlenmeyiniz. Kadınların hilesinden emin olmayınız. Zira onlar hakkında, bu konuyla ilgili âyet nazil olmuştur. Onuncu Hikmet Halkın eşyasına, onların sahiplerinden daha fazla dikkat ediniz. Kimsenin evinde kahyalık etmeyiniz. Yani alma-verme, yeme-içme gibi konularda teklifsizce hareket etmeyiniz. Alçak ve soysuz kimsenin evinize girmesine izin vermeyiniz. İhtiyarların sözünü hor tutmayınız, yani muteber biliniz. Karı-koca arasına girmeyiniz, yani karı-koca arasında soğukluk meydana getirmeyiniz. On Birinci Hikmet Gururlu adamlardan uzak durunuz. Devlet sahibine kin tutmayınız. Kadın-erkek, hiç kimseye hakaret gözüyle bakmayınız. On İkinci Hikmet Misafiri aziz tutunuz. Gerekli hürmeti ve saygıyı gösteriniz. Halkın malına tama’ etmeyiniz. Ana-babanın hakkını koruyunuz. Düşmanlarınızdan in’amı ve ihsanı kesmeyiniz. Yemininize sadık kalınız. Verdiğiniz sözü mutlaka yerine getiriniz. Davet edilmeyen yere gitmeyiniz. Elinizden geldiği kadar iyilik yapmaya çalışınız. On Üçüncü Hikmet Kimin ilmi fazlaysa, onu büyük biliniz. İlim öğrenmekten utanan kimseyi “adam” kabul etmeyiniz. Vücudun sağlığının ve selametinin, dili korumakla mümkün olabileceğini akıldan çıkarmayınız. Kurtuluşun doğrulukta olduğunu unutmayınız. Dinlenmeyen ve makbul olmayan sözü söylemeyiniz. On Dördüncü Hikmet Dilinizi kötü söz söylemeye alıştırmayınız. Lüzumsuz sözlere kulak vermeyiniz. Padişahların gıybetini yapmayınız, yani arkalarından lakırdı etmeyiniz. Söylediklerinizle amel ediniz. On Beşinci Hikmet İyi insanları ziyaret ediniz. Dindar ve zahitlerle muhabbet ediniz. Ölüleri hayırla anınız. Dost-düşman kimseden nasihati esirgemeyiniz. Babanızın vefatından sonra ona ait iyi işleri devam ettiriniz. İlim öğrenme konusunda ısrarlı olunuz. Bilmediğiniz bir şeyi söylemeyiniz. On Altıncı Hikmet Herkesin sözüne güvenmeyiniz. İyi sözü, kimden duyarsanız duyun kabul ediniz. Yalan-yanlış şeylere yemin etmeyiniz. Âhireti dünyadan fazla düşününüz. Yetimin malına göz dikmeyiniz ve arzularınızı terk ediniz. Gençlik yıllarında ihtiyarlığı düşünüp yaşlılık halindeki gerekli olacak erzakı ve eşyayı bir an önce hazırlayınız. On Yedinci Hikmet Kışın işini yaza bırakmayınız. Bugünün işini yarına ertelemeyiniz. Hastalık belirtisi görülmeden ilaç kullanmayınız. Hâzık hekim söylemeden onun bunun sözüyle hareket etmeyiniz. İşlerinizi akılla ve tedbirle görünüz. On Sekizinci Hikmet Cömertliği kendinize düstur edininiz. Cimrilikten uzak durunuz. Âkil olmayan kimselerle sohbet ve ülfet etmeyiniz. Alçaklarla muhabbette bulunmayınız. Ne taleb ediyorsanız, cömert kimseden isteyiniz. Borçlu olduğunuz kimseler şiddet göstermeyiniz. On Dokuzuncu Hikmet Çocuklarınıza sanat öğretiniz. Bir yerde gizli konuşulan şeyleri dinlemeyiniz. Yirminci Hikmet Büyük zatların huzurunda gözlerinizi muhafaza ediniz. Yani sağa-sola, öteye-beriye bakmayınız. Sözünüzü kendi endazesine göre söyleyiniz. Yani haddinizi aşmayınız. Yirmi Birinci Hikmet Vefalı arkadaşlarla dostluk bağını kesmeyiniz. Devlet ve nimet vaktinde dostlarınızı unutmayınız. Böyle yaparsanız mihnet ve meşakkat zamanlarında onlardan fayda görürsünüz. İşlerin neticesini iyi düşününüz. Yirmi İkinci Hikmet Bela gelince sabrediniz. Darlık vaktinde genişliği ve bolluğu bekleyiniz. Genişlikte darlıktan korkunuz. Verdiğiniz sözde durunuz. Ümitlilerin ümitlerini kırmayınız. Bir kere görmekle herkese kapılmayınız. İnsanların kusurlarını aramayınız. Yirmi Üçüncü Hikmet Kendi yükünüzü başkasına yükletmeyiniz. Menfaatsiz dosttan uzak durunuz. Kötü huylularla dost olmayınız. Doğru sözü, yerden gökten daha büyük tutunuz. Allah’a tövbe etmeyi, işlerin en iyisi ve en yücesi biliniz. 2009/9/23 AnLaYaNa AnLaMLı SöZLeR. İnSaN SeVGiSi KaDaR İNSaNDıR...![]()
İnsan Sevgİsİ Kadar İnsandır
2009/9/19 Tanıştığımız ”her insan”… Hiç bir karşılaşma tesadüf değildir…![]() Tanıştığımız ”her insan”… Hiç bir hissediş, düşünüş, bakış, algılayış, seziş de öyle… Hatta bunların
tersi de tesadüf değil…
Yüreği güzel, sevgili SemaNur'a değerli katkılarından dolayı en kalbi sevgi, saygı ve hürmetlerimi sunuyorum. 2009/9/16 AnLaŞıLaMaMaK AnLaŞıLıR BiR DuRuMDuR.Kimseler anlamasın beni!
Aşk,
ayrılığa düştüğünden beri kazanılmış sınavları görmeyen benliğimiz, kaybolmuş
aşkların izinde sarsıntılı yürüyüşler yapıyor. Pencerelere perdeleri çekerek
sokakları yalnızlaştıran insan, aşk adını verdiği kendi yalnızlığının derin
kuyularında uzanacak elleri bekleyen çaresizliğe teslim olurken, içeride
soluduğu hava, kendini esir ettiği dört duvar ve masasının üzerinde su vermeye
bile gerek duymayacağı naylondan sunî çiçeklerle günbegün solgunlaşıp,
baharlarda kendine gülümseyen papatyalardan da mahrum kalıyor. Her yitirilen
sevdanın ardında derinleşen boşluk girdabında acı çeken masum duygular, yeni
bir günü aydınlatacak kızıl bir güneşin getireceği yeni müjdelerinde olmadığını
düşünüyor. Arabesk fanteziler üzerine acılı hayatlar kurgulayan gençlik, çözüm
bulmak yerine sorunlarını daha da kalabalıklaştırıyor. Hem de mutsuzlaştıkça,
mutlu olduğunu zannederek büyük bir yanılgı bataklığına saplanıyor. Beni kimseler anlamasın! Çölleşen
ruhumun bağrından fışkırıp avuçlarımda biriken masum damlacıklarım. Ey
benliğimi kirlerinden arındıran bengisu pınarlarım! “Gözyaşlarım, sizi bana en
iyi ne anlatır? Yazdığım şiirlere, sığındığım cümlelere, yaşadığım sokaklara
yabancılaşan aynadaki yüzüm mü? Bütün beklentilerimin içinde yer edinen
sınırsız korkularım ve sonsuz ümidim mi? Kayıp adreslerde sahiplerini
bulamadan geriye dönen pulsuz mektuplarım mı? Nisanı ve kırkikindi yağmurlarını
bekleyen susuz kalmış hazanım mı? Güneşe, gökkuşağının el değmemiş dallarından
rengârenk elbiseler giydiren vakitsiz bulutlarım mı? Hiçbir zaman acımı
hissettiremediğim veda sözcüklerimi? Geceyi derin uykusundan aniden uyandıran
ölüm suskunluğumu? Ölümün hep unutulduğu bir yaşama uğraşımı? Ey vakitsiz
sıkıntılarıma derman olan göz pınarlarım. Sahi, rahatlatır mısınız? Yaşama
hüzünden ve gamdan yeni kaleler mi kurarsınız? Vedasız kanatlanan, ölümün
kıyılarına habersiz düşen bir martının dalgalara bıraktığı matemlerden habersiz
misiniz? Sessiz misiniz? Mavi misiniz? Beni kimseler anlamasın! Ey Rabbim!
Gözyaşlarımda umutlarımı büyüten kalbimin tek sahibi! Beni kimseler anlamasın! Nurdal DURMUŞ ZaMaN YoLCuLuĞuNDa İnSaN...![]() Zaman Yolculuğunda İnsan... YüK ÇeKeN YüKSeLiR / OLGuNLaŞıR.![]() Dinimiz, almayı değil vermeyi emretmektedir.
İnsanların sıkıntılarına katlanmak, kahırlarını çekmek, yardımlarına koşmak,
müşkillerini halletmek, hep vermektir yani fedakârlıkta bulunmaktır. Zaten
dinimizde esas olan, nazlanmak değil, naz çekmek yani yük çekmektir. İnsanların
yükünü çeken, olgunlaşır, istifade etmeye başlar. Yükselen, olgunlaşan
insanlar, hep vererek yükselmiş ve olgunlaşmışlardır. Bu sebeple insan, hayatta
iken kendini vermeye alıştırmalıdır. Hadis-i şerifte; (Şu üç şey için yemin
ederim: Sadaka vermekle asla mal eksilmez. Öyle ise sadaka verin! Zulüm gördüğü
şahsı, Allah rızası için affeden, dünya ve ahirette aziz olur. Öyle ise
affedin! İsteme kapısını açana da, Allah fakirlik kapısını açar) buyurulmuştur. Osman ÜNLÜ 2009/9/13 KeNDiMi ARıYoRuM GöReN VaR Mı?![]() KALPLERİMİZ
ÇOK GENİŞTİ. İÇİNİ HEP BEN’LERLE DOLDURDUK. SANKİ BEN’LER KALPLERİMİZİ DAHA DA
GENİŞLETTİ. KALPLERİMİZ GENİŞLEDİ GENİŞLEMESİNE AMA İÇİNDE O KADAR ÇOK BEN
VARDI Kİ SEN’LERE YER KALMADI. KALPLERİMİZİ BEN’LERDEN SEN’LERE AÇMAYI
BAŞARAMADIK. BUNU BAŞARMANIN BELKİ DE TEK YOLU VARDI… BEN’İ ÖLDÜRMEK.
Hoştur bana senden gelen,
Ya gonca gül, yahut diken Ya hayattır yahut kefen, Nârın da hoş, nurun da hoş, Kahrın da hoş, lütfun da hoş. Gelse celalinden cefa Yahut cemalinden vefa İkisi de cana safa Nârın da hoş, nurun da hoş, Kahrın da hoş lütfun da hoş” Ne mutlu SEN’ini bulabilene… Meryem UÇAR
DİPNOT
2009/9/12 ANı YaŞaMaK![]() Ânı yaşamak... Zamana yenik düşmeyen hislerle dolup taşmak... Sonsuzluğun kıyılarına vuran aşkı duyumsamak...
Mustafa DEMİRCİ 2009/9/9 SiZ HiÇ GeRÇeK MüSLüMaN GöRDüNüZ Mü?![]() MÜSLÜMAN olmak bir
nimettir. Bir ayrıcalıktır. Ama aynı zamanda bir külfettir. Sorumluluktur. Görev yüklenmektir. Örnek
olmaktır. Son vahyi temsil etmektir. Muhammedi bir ahlakla ahlaklanmaktır.
Allah'ın ahlakıyla ahlaklanmaktır. Toleranslı olmaktır. Başkasının hatasını çok görmemektir. Çok olan hatasını abartmamaktır. Öz çocuğuna gösterdiği toleransı başkasının evladına da göstermektir. Beyefendi olmaktır. Kaba, haşin, sert ve incitici olmamaktır. Gerektiğinde bir gül kadar narin ve nazik ve yine gerektiğinde bir cam vazo kadar kırılgan olmaktır. Bencil olmamaktır. Her şeyi kendisine yontanın ahlakı, Makyavelist, egoist ve çıkarcı bir çizgi çizer. Bu çizgi Müslüman'la aynı karede buluşamaz. Nefsin bencil arzularına gem vuramayan Müslüman, Kuran'ın deyimiyle "şeytanına kelepçelenmiştir". Anlayışlı olmaktır. En basit örneğiyle, otobüste seyahat ederken, uçakta yolculuk yaparken kahkahayla gülmemeli, bağırmamalı, başkasını rahatsız etmemeli, etrafa nefret hissi vermemeli, başkasını tiksindirecek hiçbir tavır içinde olmamalıdır. Adil olmaktır. Müslüman kendisi için istediğini başkasına da istemelidir. Kendisine uygun görmediğini başkasına reva görmemelidir. Hz. Ömer adaletini gözetmektir. Yanlış yapan, dolandırıcılık yapan kendi öz evladı bile olsa özel muamele gösterilmemelidir. Ayrıcalık tanınmamalıdır. Düşmanın da hukukunu gözetmektir. Sevmediğini, tutmadığını, düşman gördüğünü meşru-gayri meşru her yolla sindirmemelidir. Düşmanı kendisinden emin olmayan Müslüman, El-Emin olan peygamberi temsil edemez. Müslüman, düşmanına karşı da adil olmalıdır. Onun hukukunu korumalıdır. Haram kazanmamaktır. Helal düşünmek, helal kazanmak, helal harcamak ticarette kuşanılması gereken İslam ahlakıdır. Müslüman, kamuya, devlete veya garibana ait malı hile ve hurda yolla ucuza mal edemez. Ederse bu haram kazanç olur. Herhangi bir ihalede, mal alışverişinde, daha iyi ve temiz iş yapan insanların önünü kesmek için plan ve program yapamaz. Sorumluluktur. Makamın hakkını vermektir. Makam, mevki ve sorumluluğu başkasının haksız kazancına merdiven yapmamaktır. Belki din, idarecilerin miras bırakmasına engel olmuyor ama bunu sınırlayacak işaretler verip işi vicdana bırakıyor. Hz. Peygamber miras bırakmamıştır. "Peygamberler miras bırakamazlar" diyerek idareciler ile sermaye ve mal biriktirme arasına (mücbir olmayan-şart olmayan) perde germiştir. Temizliktir. İlk emirlerden biri "elbiseni temizle" olan bir dinin mensupları dışlarını, içlerini, kafalarını, hınçlarını, bencilliklerini, niyetlerini temizlemeliler. Şehirlerini, köylerini, evlerini, bahçelerini temizlemeliler. Bu kadar basit şeyler önemli mi? Evet hem de çok önemli. Çünkü dış görüntümüz, iç görüntümüzü ele veriyor. Şehirleşmemizde, altyapımızda ileri ülkeleri geçebiliyor muyuz? Hayır, çok gerideyiz. Peki niye, eksikliğimiz nerede! Onlardan daha az zeki değiliz herhalde. Halkla eşit şartları paylaşmaktır. Halkı yoksul olan Müslüman idareciler lüks, şatafat ve debdebe içinde yaşamaz. Yaşarsa zalim bir idareci olmuş olur. Hz. Ömer, Mısır'a vali yaptığı Hz. Amr bin As'ın yaptırdığı görkemli köşkü yıktırmıştır. Bir adama tokat atan eski kabile reisi Cebele'ye kısas uygulamak istemiş ve gariban köylünün Cebele'ye tokat atmasını emretmiştir.
2009/9/8 SoRDuM... DeDi...![]() ***...Sordum...*** sordum, niçin nazlısınız? dedi; bu, tedbir almaktır şair: selvî Yüreği güzel, sevgili Aysel'e değerli katkılarından dolayı en kalbi sevgi, saygı ve hürmetlerimi sunuyorum. 2009/9/7 BİZE İYİLİK YARAŞIR
VAR MISINIZ? ÖMRÜMÜZ RAMAZAN AHİRETİMİZ BAYRAM OLSUN...
|
|
|