RıZa BeRKaN 的个人资料r.B.g. / " Sevgi, saygı ...照片日志列表更多 工具 帮助

日志


2009/11/7

İSRaF-ı KeLaM / SöZ iSRaFı


İsraf denince, eşya ve zaman gibi elde edilmesi güç şeylerin lüzumsuz harcanması akla gelir; Ekmek israfı, elektrik israfı, su israfı, giyim eşyası israfı gibi... Fakat söz israfı pek aklımıza gelmez.

İsraf, saçıp savurmak, yerli yersiz harcamak, eldeki nimetin kadrini bilmez bir şekilde sarfetmek olduğuna göre, elbette konuşmak nimetinin meyvesi olan sözün de israfı olur.

Konuşabilmek melekesi insana mahsus kıymetli bir nimettir. Ağız, dil, ses ve gırtlağa sahip bulunan diğer canlılara verilmeyen "beyan, ifade etme, konuşma" nimetini insana veren kudret, tabii ki, o nimetin nasıl kullanılması gerektiğini de tayin ve tespit eylemiştir.

Bu meselenin, biri dinî ve ahlakî; diğeri edebî olmak üzere iki yönü vardır. Bu yazıda meselenin dinî ve ahlakî yönünü ele alacağız.

Her şeyde olduğu gibi sözde olan israf da dinimizde ve kültürümüzde hoş görülmemiş, önlenmesi için tedbirler alınmıştır. Hangi sözlerin israf sayıldığı hususunu ileriye bırakarak, niçin sözde israf olur sualiyle meseleye ışık tutmaya çalışalım.

Kur'ân-ı Kerim'de, insanın elinden, dilinden, gözünden ve kulağından, hatta kalbinden ve hayalinden geçen her türlü fiil veya tasavvur disiplin altına alınmış faydalı olacak şekilde hükme bağlanmıştır. Bu mükemmel insan anlayışı içinde, ferdin hiçbir davranışı ölçüsüz, başıboş bırakılmamıştır.

İslam bir ölçü ve uyumlar manzumesi olduğuna göre, insanın ağzından çıkan kelamın da bazı esaslar ile tanzim edilmesi icap eder. Kısaca söz israfı diye adlandırdığımız ve mesuliyeti olan tekellüm/muhavere, dinin üç esasından biri olan "ahlâk"ın temelini oluşturur.

Meseleye ayet ve hadislerden bir kaçıyla ışık tutup, kültürümüzde nasıl makes bulduğunu görmeye çalışalım. Kur'an'da mealen şöyle buyruluyor:"O bir söz söylemeye dursun, mutlaka yanında hazır bir gözcü vardır." Buradan anlaşılabileceği gibi, insanın ağzından çıkan her sözü, anında teyp bandına kaydedilircesine, zabtedildiğini anlıyoruz.

Hz. Peygamber (s.a.v.)’den söz sarfına dair pek çok hadis rivayet edilmiştir.

Bunlardan bazıları şu mealdedir: "Mümin, diğer müminlerin elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir." "İki çeneniz arası ile iki apış arasını koruyacağınıza garanti veriniz ben de size Cennet garantisini vereyim." "ALLAH'a ve ahiret gününe inanan komşusuna ikram etsin, misafirine ikram etsin. Ya hayır söylesin yahut sussun" "Lüzumsuz sözleri bırakmak, insanın İslamî güzellikleri arasında sayılır."

Bu hadisleri çoğaltmak mümkündür. Ayet ve hadislerden anlaşılan şudur ki, kişi hayırlı, faydalı, lüzumlu olan konularda konuşmalı, boş yere gereksiz ve abes sözlerden kaçınmalıdır.

İslam büyüklerinin bu ilahî tavsiyeye titizlikle uydukları görülür. Boş söz konuşurum endişesiyle, Hz. Ebubekir (ra)'in ağzında çakıl taşı bulundurduğu ve ancak gerektiği yerde ağzından taşı çıkararak konuştuğu naklediliyor. İmam-ı Ahmet, ölüm anı yaklaştığı sırada, inleyişlerinin yazıldığını duymuş ve ruhunu teslim edene kadar inlememiş, susmuştur. Meseleyi bu kadar dikkatle ele almışlar, vakit ve sözlerini israf etmemeye çalışmışlardır.

İslam’ın, konuşma âdâbı ve söz disiplinine genişçe yer verdiğini görüyoruz. Kişinin ağzından çıkan sözler, evsafına göre tasnif edilmiş, isimlendirilmiş ve uygun olmayanlarından sakınılması tavsiye edilmiştir. Aşağıda sadece isimlerini saymakla yetineceğimiz, fakat her biri ayrı bir mevzu teşkil edecek kelâmları konuşmak, "söz israfı" olacağı için, bunlardan sakınmak imanlı olmanın gereğidir.

Dinimizce yasaklanmış olan sözler kısaca şunlardır: Küfür sözleri, yalan, gıybet, iftira, istihza etmek (alay etmek), mâlâyani (boş ve faydasız) konuşmak, cidal, husumet sözleri konuşmak, kelamda tasannu (ağzını eğe büke) konuşma, dedikodu ve koğuculuk, iki dilli ve iki yüzlülük, lanet etmek, kötü söz ve küfürleşme, şehveti tahrik edici sözler, başkasının sırrını yaymak.

Yukarıda İslamî ahlaka sahip kişilerin söz disiplinine kısaca temas ettik. İslâm ahlakı ile terbiye olup yetişmiş ve bunu hayatına tatbik etmiş atalarımızın birçok sözünde gevezelik ve boş sözler kınanmıştır.

Türkçe'de söz kelimesi ciddi konuşmalar, dinlenebilir özelliğe sahip kelamlar için kullanılmıştır. Söz bir kelimeye değil, bir mânâ bir hüküm ifade eden cümleye de denmiştir."Atasözü" deyişinde de bu mânâ vardır. Deyimlerimizde de söz, ciddiyet ifade eder. Mesela, söz vermek, sözünde durmak, sözüne güvenilmek, sözünün eri olmak... Bu deyimlerden bir kaçıdır. Söz ile ilgili ata yâdigarı şu darb-ı mesellerde de İslâmî bir terbiye kokmaktadır. "Tatlı söz yılanı deliğinden çıkarır. Anlayana bir söz yeter. Söz gümüş ise sükût altındır."

Yerli yersiz konuşan, boş şeylere dalıp gidenlerin ağzından çıkanlara ise "laf/lakırtı" denmiştir. Mesela, laf atmak, lafını bilmemek, lafını esirgememek. Laftan anlamaz olmak, laf lafı açmak... Deyimleri söz israfına işaret etmektedir. "Laf ile peynir gemisi yürümez." sözünde de, kuru ve boş kelam ile bir yere varılamayacağı ve bunun söz israfı olacağı vurgulanmıştır.

Sözü uzatmadan, söz ustalarının bu konuda söylediklerinden bir kaçını nakledip meseleyi bitirelim. Söz israfı yapmama konusunda ölümsüz Yunus, çağları delen sesiyle şöyle diyor:

Onsuz sözün gör nedir, çok söz ayvan yüküdür.

Arife bir söz yeter, tende cehver

Gönüllerin pasını ger sileyim der isen.

Şol sözü söylegil kim sözün hülasasıdır.

Söz var kıla kaygıya şad, söz var eyler bilişi yâd,

Eger horluk eger izzet her kişiye sözden gelir.

Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı,

Söz ola ağulu aşı. Bal ile yağ ede bir söz.

Sözünü bilen kişinin yüzünü ağ ede bir söz,

Sözünü pişirip diyenin işini sağ ede bir söz.

Sözü uzatıp dolaştırmadan en keskin şekliyle, en kestirmeden söylemesini bilen Hak dostu, gönül eri, eren tipi büyük Yunus, söz israfı hakkındaki fikrini "Çok söz hayvan yüküdür" diyerek kestirmeden ifade etmiştir.

Kutadgu Bilig sahibi Yusuf Has Hacip de söz israfı hakkında şöyle der:

Sözüne dikkat et, başın gitmesin, dilini tut, dişin kırılmasın.

Sen kendi selametini istiyorsan, ağzından yakışıksız bir söz çıkarma.

Çok sözden fayda görmedim, amma söylemek de faydasız değil.

Sözünü çok söyleme, sırasında ve az şöyle, binlerce söz düğümünü bir sözde çöz.

Dili iyi gözet başın gözetilmiş olur, sözünü kısa kes ömrün uzun olur.

İnsan iki şey ile kendini ihtiyarlamaktan kurtarır; Biri iyi iş biri iyi söz.

Her sözü saklamayı da anlayış hoş görmez, insan lüzumlu olan sözü söyler, gizlemez.

Benden sana gümüş ve altın kalsa, sen onları bu söze denk tutma.

Söz israfının zararına bazı meşhurlar da dikkat çekmiş, sakınılması tavsiyesinde bulunmuşlardır. İşte onlardan birkaçı:

Söylemediğim şeylerin hiçbiri bana zarar vermedi. (Calvin Coleridge)

Susmak insanı ele vermeyen sadık bir arkadaştır. (Confucius)

Konuşmak ihtiyaç olabilir, ama susmak bir san'attır. (Goethe)

Gürültü ve acı sözler, haksızlığın işaretidir. (Victor Hugo)

Gönül alıcı bir söz, kışı yaza çevirir. (Çin atasözü)

Her bildiğini söyleme, her söylediğini bil. (Clavdius)

Ne kadar çok söylersen karşındaki o kadar az hatırlar. Az söyle de kazancın çok olsun. (Fenelon)

Asrın beyin yapıcısı, söz israfına şu vecize ile dikkat çeker:

"Her söylediğin doğru olmalı, fakat her doğruyu demek doğru değildir."

Demek sözün dinlenmeyeceği yerde söylenmesi, kayalıklar üzerine tohum ekilmesi gibi boşa gidecek bir nasihat, diğer ifadeyle söz israfı oluyor.

Başlığını söz israfı diye attığımız yazıyı daha fazla uzatmadan. Yusuf Has Hâcip'in şu özlü deyişi ile noktalayalım:

"Aman sözün aydın olsun öz olsun.

Işık saçsın, bakan köre göz olsun."

BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.
2009/10/31

AŞIK-ı SaDıK ve MuHaBBeT



Muhammed İbn-i Said el Harezmî Zünnun Hazretleri'nin kendisine "muhabbet nedir?" diye sorulduğu zaman şöyle söylediğini işitmiş... Kim, bu Harezmî? Harezm, Hazar denizinin doğu kıyılarına denilen isimdir. O bölgeden olan bu âlim, Zünnun Hazretleri' nden duymuş. Bundan şunu da anlıyoruz ki, İslâm âlemi bir bütün. Ne kadar hoş birşey düşünebiliyor musunuz? Yani adam Buhara'dan kalkıyor Musul'a gidiyor. Oradaki arif zatla konuşuyor. Medine'ye geliyor, Mekke-i Mükerreme'ye geliyor, kalkıyor Yemen'e iniyor, oradaki âlimlerle konuşuyor. Kimisi Tarsus'ta, kimisi Antakya'da, kimisi Maraş'ta, kimi Urfa'da. Ama diyar diyar dolaşabiliyorlar. Çünkü her taraf İslam beldesi.  Hangi âlimi nerede duymuşlarsa, gidiyor onun yanına. Bu Harezm şu andaki Özbekistan veyahut Türkmenistan.  Ama Mısırlı Zünnun hazretlerini duymuş. Demek ki gitmiş oraya. Yani bizim çocuklarımızı tahsil görsün diye Kahire'ye, Mekke-i Mükerreme'ye gönderdiğimiz gibi. Bu şahıs; "Muhabbet nedir." diye sorulduğu zaman Zünnun'un şöyle cevap verdiğini duymuş:

"En tuhibbe ma ahabballah." Muhabbet nedir?

Tasavvufta çeşit çeşit terimler dolaşıyor ortada. Efendim marifet kelimesi dolaşıyor, irfan kelimesi dolaşıyor, arif kelimesi dolaşıyor. mahabbet kelimesi dolaşıyor, âşık kelimesi dolaşıyor, muhib kelimesi dolaşıyor, zahid kelimesi dolaşıyor, tarikat kelimesi dolaşıyor. Her ilmin çeşitli tabirleri var. Şöyle söyleyelim ki bir araba tamircisi mesela, "lokmayı getir" diyor. Sen şimdi buna hamurdan yapılmış, fırında pişmiş lokma tatlısını götürebilir misin? Onun lokma dediği başka. Vidayı sökme aleti. Terminolojisi öyle. "İngiliz anahtarını getir" diyor, "Kurbağacığı getir" diyor. Yani şimdi gidecek suyun içinde bir kurbağa mı yakalayacak? Hayır. Şöyle ağzı kurbağaya benzediği için o ismi almış bir alet demek. Tasavvufun da terminolojisi var. Yani tabiratı var. Sormuşlar: "Mahabbet nedir?"

Mahabbetullah. Filanca adam muhabbet etmişler, filancaya. Nedir? Yani muhabbet, sevmek demektir. Herkes biliyor. Ama nasıl tarif edersiniz? Nasıl bir haldir bu? Hâli soruyor. Kelimeyi sormuyor. "Muhib olan insan, yani Allah aşıkı olan bir insan, âşık-ı sadık olan bir insan, nasıl olur?" demek istiyor. "Muhabbet nedir?" diye sorduğu bu. Bunu söyleyeceğiz. "En tehubbe ma habballah", Allah'ın sevdiğini sevmendir. Allah'ın sevdiği şeyi sevmektir.

" Sen muhabbetten mi bahsediyorsun, Allah'ın sevdiğini sevmendir. Allah neyi seviyor? Cihadı seviyor. Kendi yolunda cihad edilmesini seviyor. Cihadda yaralanmak var, uykusuz kalmak var, hapse düşmek var, işkenceye uğramak var. öldürülmek var. Sevebiliyor musun? Allah oruçluyu seviyor. Orada aç kalmak var.

Allah sabretmeyi seviyor. Sabretmek yerine sabır olmasa da kavuşma olsa da herşeyi yesek içsek daha iyi değil mi? Sabrı sevebiliyor musun? " 

Allah'ın sevdiklerini sevebilmendir. Muhabbetullah bu. Ben Allah'ı sevebiliyorum. Muhabbet ehliyim, ehli aşıkım, ehli muhabbetini. Dur bakalım! Şu sıfatlar varsa öylesin yoksa, Zünnun hazretlerine göre değilsin. "En tuhibbe ma ahabballah" Allah'ın sevdiğini sevmendir, "Ve tubğide ma abğadallah" Allah'ın sevdiğini sevmendir, Allah'ın kızdığına kızmandır. Allah zalimleri sevmiyor. Sen kâfiri niye seviyorsun? Allah yılbaşını sevmez, kâfirlere benzemeyi sevmez, sen niye onu yaparsın? Çam ağacını kâfirler gibi niye süslersin, dükkanının vitrinini niye süslersin, sevmez Allah. Kâfirleri sevmez, kafirlere benziyeni de sevmez. Kafirler gibi olmayın diye emirler var.

Allah'ın kızdığına kızmak gerekiyor, içki içiyor adam, sarhoş, tamam içkiyi de sevmezsin, sarhoş olanı da sevmezsin. Sarhoş olana acırsın, kurtarmağa çalışırsın. Allah yalanı sevmez. Sen de yalan söylemeyeceksin. Yalanı sevmeyeceksin, yalancıyı sevmeyeceksin. Başka, istismarı sevmez, gösterişi sevmez, riyayı sevmez. Bizim işimiz gücümüz süslenmek, taranmak, gösterip, fiyaka, hava, herkesin meşguliyeti bu. Demek ki ölçü veriyor. Allah'ı seveni sevmendir, Allah'ın kızdığına kızmandır. "Ve tef alel hayre kullehu" tamamen hayır işlemendir. Bütün hayırları işlemendir. Hayır olan işleri işlemendir. Yaptığın işler hayır olacak. Hayır olarak neyi duyduysan onu yapacaksın. Peygamber Efendimiz SAV e birisi gelmiş "Rüya gördüm, rüyamda ben secde ettim. Arkamda ağaç vardı, o da secde etti, Ve şu tesbihatı söyledi" diye rüyayı anlatıyor Peygamberimize.

Efendimiz bir secde ayeti okumuş, secde ayeti okununca secde etmek lazım, ondan sonra secdeye kapanmış; o rüyada, o sahabinin söylediği tesbihatı orda zikretmiş. Efendimiz, "benim ashabımdan birisi görmüş, ben Peygamberim ona uymam" demedi. Güzel olduğu için rüyanın salih rüya olmasından, rahmanî rüya olmasından dolayı, o rüyada o ağacın yaptığı teşbihi aynen oda hemen teşbih etti.

"Ve terfada küllema yeşberu anillah" Allah'dan Allah'la meşgul olmaktan seni alıkoyan ne varsa onların hepsini reddetmek, istemiyorum bunları diye onlardan uzaklaşmak, onları kabul etmemek, reddetmek... Allah'ı sevmek bu! Seni Allah'dan ne alıkoyuyor? Çalgı mı, eğlence mi, keyif mi, iş mi, güç mü? Ne seni Allah'la meşgul olmaktan alıkoyuyorsa, bunların hepsini itmek, reddetmek.

"Ve ella tehafetillahi levmete laim", Allah yolunda kınayanın kınamasından korkmamak. Sevgi budur. Kınayan kınasın, beğenmeyen beğenmesin, ben Allah istediği için böyle yaparım.

İşte Allah, muhabbetiyle dolu insan. Bir daha özetleyelim; Allah'ın sevdiğini sevmek, kızdığına kızmak, tamamen hayırları yapmak ve Allah'dan meşgul eden ne varsa önünde, onların hepsini reddetmek ve kınayanın kınamasına Allah yolunda, hiç aldırmadan, korkmadan, yapması gereken vazifeleri yapmakta tereddüt etmemek Bütün bunlar, müminlere şefkatle beraber. Müminlere şefkatli olacak, Müşfik olacak, Merhametli olacak, sevecek, "Bu bir mümin " diyecek. Allah müminleri sevdiği için onlara karşı içinde sevgi olacak şefkati olacak. "Vel gilzeti alel kafirîn", yani kâfirlere karşı da "galîz" yani şiddetli olacak, sert olacak, "Müminlere müşfik"... Ayetten almış demek bu sözünü, mübarek Zünnun hazretleri. Müminlere yumuşak, kâfirlere sert olacak. Yapabiliyor muyuz? Tamamen tersini yapıyor millet. Turistlere karşı öyle yumuşak davranıyor ki, pabucunu yalayacak nerdeyse. Mümin kardeşine karşı ise olanca sertliğinde sert. Otur, kalk, çekil git.... Yani hiç bir sevgi işareti yok. Tamamen tersi. "Veittibai Resulillah", Yani Resullullah'a ittiba ederek, müminleri severek, kâfirlere sert tavır takınarak. "Sallalahu aleyhi veselleme fıd'din" dini konuda Rasullullah'a ittiba ederek gitmektir.

Şimdi "muhabbet nedir?" diye sordular; muhabbetin sahibi olan bir insanın nasıl davranması gerektiğini anlatarak, seven insan böyle yapar, başkasını yapmaz. Başkasını yapıyorsa, sevgisi sahtedir veyahut gerçek muhib değildir veyahut palavracıdır, iddiacıdır demek. Bir daha okuyalım; muhabbet nedir?" Muhabbet; Allah'ın sevdiğini sevmendir, Allah'ın kızdığına kızmandır, tamamen hayrı işlemendir ve Allah'dan meşgul eden herşeyi reddetmendir.

" Allah yolunda bir kınayanın kınamasından asla korkmamaktır. Müminlere şefkat göstererek, kâfirlere şiddet göstererek, dini konuda Resulullah'a tam ittiba ederek yaşamaktır. Yani, Allah âşık-ı bir insan. Bu ne demek? Allah onu seviyor da ondan. Allah sevmeden bir insan Allah'a âşık olamaz.

Önce Allah sevecek, ondan sonra kişi Allah'a âşık olabilir. Yani kendi kendine Allah âşıkı olamaz bir insan. Allah sevdikten sonra olur."

"Aşk odu evvel düşer maşuka ondan aşıka

Şev'agü bak kim, Şemi gör kim yanmadan yandırmadı pervane"

Önce Allah sever bir kulu. Ondan sonra kulda muhabbetullah hâsıl olur. Onun için âşık-ı sadık olan bir insan, Allah'ın sevgili kulu, Allah'ın sevdiğini sever, kızdığına kızar, tamamen hayır İşleri yapar. Allah'dan meşgul eden herşeyden uzak durur. Ben filanca yere gitmem, ona gidince işimi yapamıyorum, cumayı kılamıyorum. Allah'dan alıkoyan herşeyden uzak durur. Allah yolunda bir kınayanın kınamasına hiç aldırmaz. Müminlere şefkatle severek, kâfirlere sert, cesur, kahraman, dini konularda tamamen Resulullah'a tabi olur.

Prof.Dr. M. Esad ÇOŞAN

BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.

2009/10/22

Affedersiniz, soruyu anlayamadım. Ne sormuştunuz?


İnsanlar doğar, çocuk olur, genç olur, orta yaşa gelir, ihtiyarlar ve bir gün, sesli ya da sessizce çekip giderler. Hz. Âdem’den bu yana, kimler gelip, kimler gitmiştir.

Gidenler iki şekilde hatırlanır. Ya “iyilikleriyle,” ya da “kötülükleriyle.” İyilere “rahmet” okunurken, kötülere “lânet” okunur.

Bir üçüncü şık ise, ne yaşadığı ne yaşamadığı belli olmayan, bir müddet bu dünyayı işgal edip, sesiz sedasız göçerler ki, bunların arkasından kimse konuşmaz, çünkü kimse hatırlamaz.

Öyle yaşamalı, öyle bir ahlak mirası bırakmalı ki, gittiğimiz zaman boşluğumuz hissedilebilmeli. Oturduğumuz yerden bile kalktığımızda bu eksiklik yaşanmalı.

“Var mı böyle hatırladığınız biri” diye sormaya cesaret edemem. Sonra neden hep birini arayalım da, o aranan biri, biz kendimiz olmayalım.

Hah işte bu soruyu sormak lazım asıl. Evet; “Neden gittiği zaman boşluğu hissedilen biz kendimiz olmayalım”?

Gerçi bizde gelenektir, yapmadığımız, uymadığımız, düşünmediğimiz şeyleri başkalarına nasihat olarak, vaaz olarak anlatmayı pek severiz.

Sarhoş bile o sarhoş haliyle, içkinin ne kadar kötü olduğunu anlata anlata bitiremez. Ne kadar berbat olduğunu saatlerce yarım yamalak anlatır ama ertesi gün içmeye devam eder.

Nasihat ettiğimiz, vaaz verdiğimiz, yol gösterdiğimiz, yönlendirdiğimiz, yönetmeye çalıştığımız insanlardan istediklerimizi kendimiz yapmayız.

Bu önemli bir hastalıktır. Karşımızdakilerin veya sorumluluğumuz altındaki kişilerin her bakımdan donanımlı hale gelmesini arzularken, kendimiz aynı donanıma sahip olmayı hiç düşünmeyiz.

İstisnalar hariç, bu memlekette ne kadar çok yazan, okuyan, araştıran, konuşan var ve hepsinin de faydası saman alevi olup unutuluyorsa, kabahat alıcılarda değil, vericilerde demektir.

Kişilik sahibi olmak, kimlik sahibi olmak, insanın kendisinden kaçmadan kendisi olmak, kendi gerçeğini kabul etmiş olmak, kendisine karşı sorumluluklarını bilmek; “en büyük hükümdarlık,” “en büyük padişahlık,” “en büyük komutanlık” ve “en büyük erdemdir.”

İşte bunu becerebilenler, gittiklerinde boşluklarını hissettirenlerdir.

“İyi güzel de, bunu nasıl yapacağız” diye sorsanız ya da sorulmuş gibi kabul etsek, neler söyleyebiliriz ona bakalım. Aslında reçete çok basit.

Yüce Rabbim, insanın fıtratını öyle bir yaratmış ki, bir insanın kötülük adına sergileyebileceği ne kadar eylem ve düşünce varsa, yine insanın kendisine reddettirmiş.

İnsanoğlunun yapacağı her türlü sözlü ve fiili kötülüğü reddeden ilk organlarımız, göz, kulak ve beden dilimizi oluşturan diğer uzuvlarımız olmaktadır.

Mesela, akıl gibi dünyada eşi benzeri bulunmayan ve sadece insana verilen sınırsız bir nimeti, yine insan kendi kendine devre dışı bıraktığında kötülük yapabiliyor, art niyetli olabiliyor ve insana yakışmayan tavırlar sergileyebiliyor.

Yukarıda da ifade etmeye çalıştığım gibi bu işin çözümü basit.

Birinci yol:

Hangi hal ve şerait içerisinde olursa olsun, “benlikten ve bencillikten” uzak durmak gerekir. Bütün belaların başı, “benliğe” teslim olmak, bütün huzurları başı da teslim olmamaktır.

İkinci yol:

Aynanın karşısına geçip; “Nereden geldim, nereye gidiyorum, benden şu an kaç kişi memnun ve ben bugüne kadar hayırlı ne iş yaptım, aileme, komşuma, memleketime nasıl bir hizmette bulundum” sorusunu sormak, ama “mazeretlere” sığınmadan sormak.

Şimdilik bu iki yol yeter. Gelecek taleplere göre diğer yolları da söylerim. “Peki, bütün bunları ben yapabiliyor muyum?”

Affedersiniz, soruyu anlayamadım. Ne sormuştunuz?

Hüseyin Öztürk

Yüreği güzel, Sevgili GüLer Kardeşim'e değerli katkılarından dolayı en kalbi sevgi, saygı ve hürmetlerimi sunuyorum.
:100011: /

BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.

2009/10/15

Ey GöNüL TıLSıMLı BiR DeFiNeSiN SeN.



Ey gönül, hayat süprizlerle doludur. Kimi zaman saadeti kaybetmenin hasretiyle kavrulurken, kimi zaman da ummadığın bir saadetin tebessümüyle sürur bulursun. Çektiğin ıstıraplar, elemler ve tarifsiz kederlere sabretmenin ateşiyle pişer, bir zaman sonra o ateşte lezzet bulursunun.

Bu yüzden ey gönül, ate
şten korkma! Sabrın sineleri yakan o lahuti ateşinde piş ki, lezzet bulasın. İşte ey gönül, çoğu bela ve musibetlerin değişmez kaderimiz olması, bütün çabalarımıza rağmen korku ve endişenin o muziç çemberi içinde sabra mahkûm edilişimiz, bu diyarda hep böyle mahzun kalışımız hep bundan: Güneş yakacak, meyveler sabırla olgunlaşacak...

Tohum topra
ğın derinliklerinde sabra mahkûm; sen dünya denen şu çileler, elemler, ayrılıklar, hasretler yurdunda... Tohum, bir müddet toprağın karanlıklarında kalmaya tahammül edecek. Çürüyecek; çürürken, canını toprağa katarken sabredecek, sabrın acısına katlanacak, sonra filiz verecek, hasretini çektiği gün ışığına kavuşacak, bir ağaç olacak, gökyüzünü kucaklayacak.

Sen de öylesin ey gönül!
Sen de korkunun, endi
şelerin, elemlerin zindanında kalmaya tahammül et. Acılara katlanmanın, nice nimetlere hasret yaşamanın ateşinde pişecek, lezzet bulacaksın. Hayat bulmak, hayat vermek için...

Ey gönül, acılara sabret. Çünkü onlar seni kahretmek için de
ğil; sınamak, terbiye etmek, kemale erdirmek için gelirler; Hem de geçicidirler, ebediyen kalmayacaklar. İmana ve ümide sarıl. Bil ki hiçbir gece ebedi değil; her karanlığın sonunda bir fecir saklı.

Âlemlerin Rabbi'ne(c.c.) ,kalbin sahibine kulak ver ey gönül. Sabrı ö
ğren, gayesini anla. Ne olur, gözlerin yaşarsa da, dilin ancak Rabbi'nin razı olduğu söz söylesin. Bu yaşlara katlanmayı bil ey gönül, varacağın menzil hatırına. Düşün ey gönlüm, onları sana yönelteni düşün... Bu kutsi çileleri Tanrı misafirleri olarak ağırla. Müminlerin o sözüne bütün ruhunla katıl. Bunu diline vird et, aradığın her teselli onda saklı: ' Onlar ki... Onlara bir musibet isabet ettiği zaman şöyle derler: Biz Allah'a aidiz ve elbette sonunda O'na döneceğiz. ' (Bakara süresi 156)

Ve Peygamberini, Peygamberleri dü
şün. Sabır onların ahlakı. Bak, Yusuf'undan ayrı düşen gözü yaşlı Yakup Peygamber nasıl sabretmiş. Hz. Eyyub (a.s.) sabır ateşinde nasıl yanmış. Ve o sevgililer sevgilisi ve O'nun mübarek sahabileri... Hüzün yıllarında, Şibi muhasarasında, Taif’te, Tebük’te, Bedir'de, Uhud'da, Hendek savaşında sabır şerbetini nasıl yudum yudum içtiler. Bir adım sapmadan, kalplerini sahibinden bir an ayırmadan nasıl ışıdılar, nasıl ışık verdiler... Sakın sende yolundan şaşma ey gönül; itaat et. İtaatında sabır ve sebat et. Zira bu yol sabırdan ibaret.

Sabrın zıddı aceledir. Acelenin meyvesi ise pi
şmanlıktır, üzüntüdür ey gönül. Öyleyse çabalarının, amellerinin mükaatını beklerken ne olur acele etme. Sabrın özündeki tevekkülü gör, her şeyin sahibine dayanmayı öğren. Beklediğin ilahi yardım yalnızca sabrın sonunda gelecek ey gönlüm. Ama sakın tuzağa düşme; tedbirsiz sabır, çalışmadan yapılan tevekküle benzer. Önce tedbirine, tedavine sarıl, sonra sabret. Hiçbir müsibete ağır ve çekilmez gözüyle bakma.

Evet, sabır acıdır ey gönlüm. Bunu en iyi sen bilirsin. Gelecekten ümidi, beklentisi olmayan bir yürek bu acıya tahammül edemez, bunu da bilirsin. Hangi ümit diye sorma bana, bütün ümitler imanında saklı.
İmanın var, demek ki ümidin var. Gideceğin yer, göreceğin cemal var. Senin menzilin var. Seni hasretle bekleyen cennet ehli var. Sana kucak açmış ebediyyet var.

Şimdi sus gönlüm. Sus ve teslim ol. Fani umutlarla tükenmekten vazgeç. Dünya buna değmeyecek kadar kısa. Sabır zamanı kısa. Bir şimşek ışığının parıltısı kadar kısa.

Unutma ey gönül, burası dünya.. Sefası da fani, cefası da... Fakat ebediyyet var, ebedi vatan. Orada nankörler için hazırlanmı
ş bir ateş mahzeni var ki, orada sabah olmayacak, horozlar da ötmeyecek. Orada sabretmek imkânsız.

Öyleyse nankör olmaktan kork ve ey gönlüm, geçici elemlere ve imtihanlara sabret. Bilirim bu dünya bir imtihan yurdu, bir zindan. Ama duvarlarında daima ümide, kurtulu
şa, selamete açık iman ve ümit pencereleri var. Bu pencerelerden mesut geleceğini gör. Sen ki narin kanatlı bir kelebeksin. İlahi takdirin imtihanını minicik gövden de bulmuşsun. İlahi mukadderatın göklerinden gelen kaza oklarına hedefsin. Göklerin ve yerin yüklenmekten sakındığı ' emanet' omuzlarında. Bazen belin bükülecek, dizlerin dermansız kalacak. Ama sakın sabrın tükenmesin ey gönlüm, ruhunu ebediyete taşıyorsun.

Sabret gönül,
şurada karşı kıyıya ne kaldı? Bu dünya zindanına muvakkaten mahkûmsun, şükret ki müebbeden değil! ...

Sabret gönlüm yol çok uzun de
ğil, az kaldı...

BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.

2009/10/11

NeFSiNLe aKLıN aRaSıNDa KaLDıN Mı HiÇ ?..



Nefsinle aklın arasında kaldın mı hiç?
Evetle hayır arasında;
Varla yok arasında...

Nefsinle aklın arasında kaldın mı hiç?
Söylemekle söylememek arasında;
Söylemenin " Pişman" lığı
Söylememenin "Keşke"si kıskacında.

Nefsinle aklın arasında kaldın mı hiç?
Sabretmekle yapmak arasında
Mükafatla ceza kıskacında...

Nefsinle aklın arasında kaldın mı hiç?
Olduğunla olmak istediğin arasında
İçindeki senle karşında duran sen kıskacında...

Nefsinle aklın arasında kaldın mı hiç?
Çalışmakla çalışmamak arasında
Rahatlıkla rahatsızlık kıskacında...

Nefsinle aklın arasında kaldın mı hiç?
Annenle baban arasında
Doğruyla yanlış kıskacında...

Nefsinle aklın arasında kaldın mı hiç?
Yani kalbinle aklın arasında
Yüreğine karşı mantığınla...
Sevginle yüreğin;
Doğrularla aklın...

Nefsinle aklın arasında kaldın mı hiç?
Nefsin aklı yönettiği
Aklın nefse söz geçiremediği şu zamanda...

Sen aklınla nefsini yenebildin mi hiç?
Ya da nefsini ikna edebildin mi?

Nefsinle aklın arasında kaldıysan benim gibi
Sen de dinle Rabb'imizin öğütlerini:

"Ey insan!
Sana gelen her iyilik Allah'tandır.
Başına gelen her fenalık ise nefsindendir.... "
Nisa suresi 79.ayet.

Image and video hosting by TinyPic

***...Nefsinle Aklın Arasında Kaldın Mı Hiç ?..***

Yüreği güzel, Sevgili Aysel'e değerli katkılarından dolayı en kalbi sevgi, saygı ve hürmetlerimi sunuyorum.
:100011: /

BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.

2009/10/6

YaŞaMa SeViNCi



Hayatta bu kadar mutlu olmayı gerektiren şeyler varken üzülmek niye,
kendimize eziyet çektirmek niye.

Bir düşünün sizi mutlu edebilecek ne kadar çok
şey var. Bir bebeğin gülüşü, sevdiğiniz insanın sizi sımsıkı sarması annenizin
şefkatli kucağı daha yüzlerce küçük olay sizi mutlu edebiliyor. Hayatı sevin, her dakikanızı, her saniyenizi doya doya yaşayın; Çünkü hayat ulaşılmak istenen bir yoldur ve Bu yolun uzunluğu hiç bilinmez , siz bu yolda ilerlersiniz. Karşınıza bir engel çıkar , siz bu engeli aşıp yolunuza devam edersiniz, ya da, bu engeli aşamazsınız ve bu sizin yolunuzun sonu olur yani ÖLÜM.

Hayatınızın anlamını, ölümden dönen bir insana sorun ya da ölmeyi bekleyen yaşamdan hiçbir umudu olmayan bir insana sorun. O zaman düşünün !! Değer mi üzülmeye bu güzelim hayatı doya doya yaşamak varken. Artık üzülmeyi bırakın ve GÜLÜN !!!! Sevgiyle Kalın...

BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.

HaYaT ÇeTeLe TuTMaK DeĞiLDiR...


 

Hayat çetele tutmak değildir...

Hayat; Seni kaç kişinin aradığı, kiminle beraber olduğun veya olacağın demek de değildir. Kimi öptüğün, hangi sporu yaptığın,

Hayat, ayakkabıların, saçın, derinin rengi de değildir. Nerede yaşadığın veya hangi okula gittiğin de değildir.

Aslında hayat; notlar, para, giysiler, girmeyi başardığın ya da başaramadığın okullar da değildir.
Hayat; Kimi sevdiğin ve kimi incittiğindir. Kendin için neler hissettiğindir. Güven, mutluluk, şefkattir. Arkadaşlarına destek olmak ve nefretin yerine sevgiyi koymaktır.
Hayat; Kıskançlığı yenmek, önemsemeyi öğrenmek ve güven geliştirmektir. Ne dediğin ve ne demek istediğindir. İnsanların sahip olduklarını değil, kendilerini olduğu gibi görmektir.
Her şeyden önemlisi hayatı, başkalarının hayatını olumlu yönde etkilemek için kullanmayı seçmektir.
İşte hayat bu seçimden ibarettir. İnsanların en acizi dost edinemeyen, ondan daha acizi ise dost kaybedendir.

Charles Eguone

BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.

G-ü-V-e-N



'' Güven '' çok ince bir çizgidir. İngiltere de yargıçların maaşı yoktur. Onun yerine ihtiyaçları oldukça kullandıkları kredisi sınırsız çek defterleri vardır. İngiliz hükümeti hakimlerine o kadar çok güveniyor yani. Bir gün hakimin biri bir bankaya gidip 1.000.000 poundluk bir çek bozdurmak istediğini söylemiş. Tabii ortalık birbirine girmiş. Banka yöneticileri en üst makamdan onay almadan bu kadar parayı veremeyeceklerini söyleyip hemen İçişleri Bakanlığını Adalet Bakanlığını Başbakanlığa filan telefon etmişler. Ancak aradıkları heryerden gelen gelen cevap aynıymış: ÖDEYİN. Gel gelelim bankada o kadar nakit yokmuş. Hakimden ertesi gün gelmesi rica edilmiş. Ertesi gün para bir bavul içinde hazırmış. Aradan bir kaç gün geçmiş. Hakim çıka gelmiş. Parayı bankaya geri vermek istiyormuş. Banka yönetimi şaşırıp kalmış. Hemen Adalet Bakanlığını aramışlar. Derhal bakanlık müfettişleri devreye girmiş ve hakime hareketinin sebebini sormuşlar. hakim '' Kraliçe'nin hükümeti bize gerçekten bu kadar güveniyor mu? onu sınadım'' cevabını vermiş. Raporlar bakanlığa iletilmiş ve aynı gün hakim azledilmiş. Adalet Bakanlığının yazıda gerekçeyi şöyle açıklamış: ''Kraliçe hükümetinin saygın bir hakimi devletine güvenmiyor onu sınıyorsa. Devlet ona asla güvenmez.”  '' GÜVEN'' çok ince bir çizgidir. Onu kalınlaştırarak kırılmasını engelleyen tek şey '' İKİ TARAFLI '' olmasıdır.

BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.

2009/9/28

HiKMeT DeRYaSıNDaN DaMLaLaR



Eskiden padişahlar önemli konularda karar verecekleri zaman akıllı kimselerle meşveret ederler, onlara danışmadan hiçbir işe başlamazlardı. Böyle tecrübeli zatların görüşlerini ve fikirlerini mutlaka nazar-ı dikkate alırlardı. Hükümdarlar bu meseleye o kadar önem verirlerdi ki, içlerinden bazıları sırf bu maksatla yüz veya iki yüz mil yol giderdi. Onlar, akıllı birini bulup danışmak için yolculuğun bütün zorluklarına, her türlü sıkıntılarına katlanırlardı. Karşılaştıkları; ilim, hikmet ve fazilet sahibi kimselerin sözlerini dinleyerek ezberlerlerdi.

Adaletiyle büyük bir şöhret kazanan Âdil Nûşirevan tahta çıkınca, daha sonra gelecek insanların faydalanması için bu işi belli bir kurala bağlamak istedi. Verdiği bir emir üzerine devrin bilginleri toplandı. İçlerinden yirmi üç bilgini seçtiler. Onlara dediler ki: Sizin her biriniz birer söz söylesin. Onlardan hem biz yararlanalım hem de bunlar gelecek nesillere yadigâr olarak kalsın.

Yirmi üç bilgi Nûşirevan’ın meclisinde toplandı. Her biri hikmet üzerine bir söz söyledi. Bunların sayısı tabiiki yirmi üçü buldu. Belirtmek gerekir ki insanlar için iki durum söz konusudur: Ya yüce Allah’a ibadet etmek veya nefsanî arzulara uymak. İnsanların, her iki halde de bu hikmetlerden uzak kalması mümkün değildir. Nûşirevan’ın emriyle bu yirmi üç hikmeti altın suyu ile yazdılar. Bir altın sandığa koydular. Altın bir kilitle kilitlediler. Çünkü önemli bir mesele ortaya çıktığı zaman bu hikmetleri gözden geçiriyorlar, işlerini ona göre bir sonuca bağlıyorlardı. Nitekim Rasûl-i Ekrem Efendimiz de şöyle buyurmuştu: “İhtiyarların meclisinde bulununuz, akıllılar ile beraber olup sözlerini dinleyiniz.”



Birinci Hikmet
Kendinizi tanıyınız, yani haddinizi biliniz. İlim ve edep öğrenmekten utanmayınız. Ömrünüzü cehalet içinde zayi etmeyiniz. Uzakta bile olsa ilim ve edep talebinden vazgeçmeyiniz. Hiçbir malı ilimden daha büyük ve daha değerli saymayınız. Âhiret yolculuğu için hazırlık yapınız. Âhireti, dünya hayatı için satmayınız. Söylenmemiş sözleri söylemeyiniz. Aranmamış şeyi aramayınız.

İkinci Hikmet
Akıllıların nasihatlerini küçümsemeyiniz. İşlerinizde acele etmeyiniz. Vaktinizi tembellikle geçirmeyiniz. İşi ehline teslim ediniz. Belâ sebebi olacak şeylere karşı ihtiyatlı hareket ediniz. Yapacağınız işin başını ve sonunu düşünüp ona göre plan çiziniz. Her konuda meşvereti esas alınız. Denenmişi denemeyiniz. Yaşlıların sözünü “büyük sözü” biliniz.

Üçüncü Hikmet
İnsan incitmemeyi âdet haline getiriniz. Gönül kırıcı olmayınız. Zahidâne bir hayatı tercih ediniz. Kanaatin en büyük zenginlik olduğunu hiçbir zaman akıldan çıkarmayınız. Ömrünüzü bir günden ibaret kabul ediniz. Dünyayı, âhiretin tarlası biliniz. Sağlığın kıymetini daima göz önünde bulundurunuz. Kimsenin derdinden, üzüntüsünden dolayı sevinmeyiniz. Kırılan, dökülen şeyler için kederlenmeyiniz, onlar için esef etmeyiniz.

Dördüncü Hikmet
Dert ve bela sahiplerinden ibret alınız. Vaktinde meydana gelen zararı ve ziyanı, zamansız ortaya çıkan faydadan daha iyi biliniz. Her zaman ve her yerde insanların yüzüne gülümseyiniz. Kimseye hiddet ve şiddet göstermeyiniz. Dost-düşman herkese yumuşak davranınız. Ayağınızı yorganınızdan dışarı çıkarmayınız, yani haddinizi biliniz.

Beşinci Hikmet
İşleri kendi endâzesiyle ölçünüz. Yani haddinizi tecavüz etmeyiniz. Kendi elinizle koymadığınız bir şeyi bulunduğu yerden kaldırmayınız. İnsanlardan ihsanı esirgemeyiniz. İnsanın, ihsanın kulu olduğunu unutmayınız. Elinizi ve dilinizi daima koruyunuz. Makbul olmayan şeylerden uzak durunuz. Kötü arkadaşlarla düşüp kalkmayınız.

Altıncı Hikmet
Hırsızlara ve haydutlara ihsanda bulunmayınız. Fena arkadaşlardan sakınınız. Arkadaşsız yola çıkmayınız. Karaktersiz kimselerle yolculuk etmeyiniz. Kimsenin arazisine ağaç dikmeyiniz.

Yedinci Hikmet
Tozlu yere, yani çorak toprağa tohum atmayınız. Cahil ve âdi kimselerle ülfet etmeyiniz. Sonradan görmüş kimselerden borç almayınız. Soyu-sopu bozuk adamlardan kız istemeyiniz. Meziyetsiz ve değersiz kimselerle oturmayınız. Âlemin kölesiyle ve bendesiyle ülfet ve ünsiyet etmeyiniz. Allah’tan korkmayanlardan siz de korkunuz.

Sekizinci Hikmet
Malınızı kendinize feda ediniz. Ahmağa, sarhoşa ve deliye öğüt vermeyiniz. Nasihati, kabul edecek kimseye ediniz. Kendi nasihatinizi aziz tutunuz. Yemeği gizli yemeyiniz. Elinizin altındakilere merhamet ediniz. Kimsenin ekmeğine göz dikmeyiniz, yani malına ve ekmeğine haset etmeyiniz. Zira haset çok kötü bir huydur.

Dokuzuncu Hikmet
Karnı aç olanların karşısında yemek yemeyiniz. Kendi ekmeğinizi açlardan esirgemeyiniz. Yabancı kadını evinize almayınız. Dünya devleti için kibirlenmeyiniz. Kadınların hilesinden emin olmayınız. Zira onlar hakkında, bu konuyla ilgili âyet nazil olmuştur.

Onuncu Hikmet
Halkın eşyasına, onların sahiplerinden daha fazla dikkat ediniz. Kimsenin evinde kahyalık etmeyiniz. Yani alma-verme, yeme-içme gibi konularda teklifsizce hareket etmeyiniz. Alçak ve soysuz kimsenin evinize girmesine izin vermeyiniz. İhtiyarların sözünü hor tutmayınız, yani muteber biliniz. Karı-koca arasına girmeyiniz, yani karı-koca arasında soğukluk meydana getirmeyiniz.

On Birinci Hikmet
Gururlu adamlardan uzak durunuz. Devlet sahibine kin tutmayınız. Kadın-erkek, hiç kimseye hakaret gözüyle bakmayınız.

On İkinci Hikmet
Misafiri aziz tutunuz. Gerekli hürmeti ve saygıyı gösteriniz. Halkın malına tama’ etmeyiniz. Ana-babanın hakkını koruyunuz. Düşmanlarınızdan in’amı ve ihsanı kesmeyiniz. Yemininize sadık kalınız. Verdiğiniz sözü mutlaka yerine getiriniz. Davet edilmeyen yere gitmeyiniz. Elinizden geldiği kadar iyilik yapmaya çalışınız.

On Üçüncü Hikmet
Kimin ilmi fazlaysa, onu büyük biliniz. İlim öğrenmekten utanan kimseyi “adam” kabul etmeyiniz. Vücudun sağlığının ve selametinin, dili korumakla mümkün olabileceğini akıldan çıkarmayınız. Kurtuluşun doğrulukta olduğunu unutmayınız. Dinlenmeyen ve makbul olmayan sözü söylemeyiniz.

On Dördüncü Hikmet
Dilinizi kötü söz söylemeye alıştırmayınız. Lüzumsuz sözlere kulak vermeyiniz. Padişahların gıybetini yapmayınız, yani arkalarından lakırdı etmeyiniz. Söylediklerinizle amel ediniz.

On Beşinci Hikmet
İyi insanları ziyaret ediniz. Dindar ve zahitlerle muhabbet ediniz. Ölüleri hayırla anınız. Dost-düşman kimseden nasihati esirgemeyiniz. Babanızın vefatından sonra ona ait iyi işleri devam ettiriniz. İlim öğrenme konusunda ısrarlı olunuz. Bilmediğiniz bir şeyi söylemeyiniz.

On Altıncı Hikmet
Herkesin sözüne güvenmeyiniz. İyi sözü, kimden duyarsanız duyun kabul ediniz. Yalan-yanlış şeylere yemin etmeyiniz. Âhireti dünyadan fazla düşününüz. Yetimin malına göz dikmeyiniz ve arzularınızı terk ediniz. Gençlik yıllarında ihtiyarlığı düşünüp yaşlılık halindeki gerekli olacak erzakı ve eşyayı bir an önce hazırlayınız.

On Yedinci Hikmet
Kışın işini yaza bırakmayınız. Bugünün işini yarına ertelemeyiniz. Hastalık belirtisi görülmeden ilaç kullanmayınız. Hâzık hekim söylemeden onun bunun sözüyle hareket etmeyiniz. İşlerinizi akılla ve tedbirle görünüz.

On Sekizinci Hikmet

Cömertliği kendinize düstur edininiz. Cimrilikten uzak durunuz. Âkil olmayan kimselerle sohbet ve ülfet etmeyiniz. Alçaklarla muhabbette bulunmayınız. Ne taleb ediyorsanız, cömert kimseden isteyiniz. Borçlu olduğunuz kimseler şiddet göstermeyiniz.

On Dokuzuncu Hikmet
Çocuklarınıza sanat öğretiniz. Bir yerde gizli konuşulan şeyleri dinlemeyiniz.

Yirminci Hikmet
Büyük zatların huzurunda gözlerinizi muhafaza ediniz. Yani sağa-sola, öteye-beriye bakmayınız. Sözünüzü kendi endazesine göre söyleyiniz. Yani haddinizi aşmayınız.

Yirmi Birinci Hikmet
Vefalı arkadaşlarla dostluk bağını kesmeyiniz. Devlet ve nimet vaktinde dostlarınızı unutmayınız. Böyle yaparsanız mihnet ve meşakkat zamanlarında onlardan fayda görürsünüz. İşlerin neticesini iyi düşününüz.

Yirmi İkinci Hikmet
Bela gelince sabrediniz. Darlık vaktinde genişliği ve bolluğu bekleyiniz. Genişlikte darlıktan korkunuz. Verdiğiniz sözde durunuz. Ümitlilerin ümitlerini kırmayınız. Bir kere görmekle herkese kapılmayınız. İnsanların kusurlarını aramayınız.

Yirmi Üçüncü Hikmet
Kendi yükünüzü başkasına yükletmeyiniz. Menfaatsiz dosttan uzak durunuz. Kötü huylularla dost olmayınız. Doğru sözü, yerden gökten daha büyük tutunuz. Allah’a tövbe etmeyi, işlerin en iyisi ve en yücesi biliniz.

Dursun GÜRLEK

BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.

2009/9/23

AnLaYaNa AnLaMLı SöZLeR. İnSaN SeVGiSi KaDaR İNSaNDıR...



    

İnsan Sevgİsİ Kadar İnsandır
Sevgİsİz İnsan TedavÜLden KalkmıŞ Para Gİbİdİr.
Vardır Ama HÜkmÜ GeÇersİzdİr...

Alemde Ne Varsa Senle Ve Senden Var.
HerŞey Senİ Sana Anlatır.......

Bİz Sadece Ayna Olmalıyız
Bakan Herkes Kendİnİ GÖrmeLİ.........

Bİz Akla GeLİnce Allah Akla GelmeLİ
Allah Akla GeLİnce Bİz Akla GelmeLİyİz....

Asla.! Bu Nİye BÖyle Deme
Seyret Sebeb-İ Hİkmetİnİ Anlarsın...

İnsan...yaŞamak İÇİn DeĞİL
YaŞatmak İÇİn YaŞayandır....

TeceLLİlerİ Anlamak İstersen
Herkese Ve HerŞeye SevgİLİn Gİbİ Bak.....

Bİzİm ÖnceLİĞİmİz İman OlmadıkÇa
SÖyledİĞİmİz HerŞey BoŞ Bİr Laf'tır....

Nasıl Bİr Seven'sİnkİ
SevdİĞİnİ Unutuyorsun.....

AŞk.........maŞuk-unda Yok Olmaktır..
Var Olanlar AŞk'tan Bİ Haberdİr...

Senİnde GÖĞsÜn AÇılıp kar Suyu İle Yıkanmadan
Engİn GerÇeklerİ Bu GÖzle GÖrmeye GÜcÜn Yetmez.....

    

BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.

2009/9/19

Tanıştığımız ”her insan”… Hiç bir karşılaşma tesadüf değildir…



Tanışğımız ”her insan”…
Hiç bir kar
şılaşma tesadüf değildir…

Hiç bir hissediş, düşünüş, bakış, algılayış, seziş de öyle… Hatta bunların tersi de tesadüf değil…
Alı
şveriş yaptığımız market, yemek yediğimiz lokanta, su içtiğimiz çeşme, yürüdüğümüz kaldırım ve orada yanlarından birer yabancı olarak geçip gittiğimiz insanlar… Tesadüf gibi görünen karşılaşmalar, yolu sorduğumuz herhangi biri, hafifçe çarptığımız insan… Bize gülümseyen küçük bir çocuk, önümüzden aniden uçuveren kuş


Gün boyu ya
şadığımız en basit olay bile herhangi bir zihinsel, fiziksel, ruhsal ya da duygusal bir olayın tetikleyicisi olur. Küçük ya da büyük…
Bazen hiç hesapta olmayan durumların içine çekiliveririz. Hayal bile etmedi
ğimiz olayları yaşarken buluruz kendimizi. Bir martı çığğı, bir satıcı bağırışı, alır götürür bizi yıllarca ya da yollarca uzaklara…
Hem ö
ğretmen hem de öğrenciyizdir her ilişkinin içinde. Doğduğumuz aile, gittiğimiz okullar, sıra arkadaşımız, dostumuz, eşimiz, çocuğumuz vs. Her ilişki, farklı bir yönümüzün aynasıdır. Ve bizler de onlar için birer aynayız.


Farkındalı
ğımız yükseldikçe, durumları ve ilişkileri yaşarken, kendimizi ve yaşanılanları gözlemlemeye başlarız. Ve eğer yaşadıklarımıza yüksek idrakle bakabilmeyi başarırsak, o ilişki ya da durumu ne için yaşadığımızı kavrarız. Düğmelerimize en fazla basan insanlar, en iyi öğretmenlerimizdir. O ilişkide kurban olmadığımızı anlar, ilişkinin bize neyi öğretmeye çalışğını kavrarsak, dersimizi alır ve yolumuza devam ederiz. Eğer bunu yapamazsak, o ilişkide ya da durum içinde tutsak olur, ya daha ağır durumlar yaşar ya da daha travmatik durumları ( o dersi alıncaya, eksik yönümüzü tamamlayıncaya, kendimizi düzeltinceye kadar ) tekrar tekrar yaşamaya devam ederiz.


Bazen bazı insanların hayatına yalnızca katalizör olarak gireriz. Onların hayatlarında de
ğiştirmesi gereken durumun düğmesine basar ve sessizce çekiliriz. Ve yüksek farkındalık içinde kalırsak, yaşanılan durumdan etkilenmeden, arkamıza bakmadan yolumuza devam ederiz.


Özet olarak, en büyük dü
şmanımız en iyi dostumuzdur aslında. Çünkü bizde en büyük değişime neden olur genellikle. Ve her karşılaşma kutsaldır. Karşımızdaki insanı güzelliğin bir yansıması kabul edip o şekilde yaklaşırsak, nefreti, öfkeyi, suçluluk duygusunu, o insana karşı sorumlu olduğumuz ve o ilişkiye mâhkum olduğumuz duygusunu ve kini söküp atarız varlığımızdan…
Ya
şadığımız her durum, tanışğımız her insan öğretmenimizdir. Ne kadar kısa sürede öğrenirsek öğrenmemiz gerekenleri, karmamızı çözüp, iç huzuruna, mutluluğa, ideal ilişkimize ve ruhsal eşimize kavuşuruz…


Selam ve Duâ ile..

Yüreği güzel, sevgili SemaNur'a değerli katkılarından dolayı en kalbi sevgi, saygı ve hürmetlerimi sunuyorum.
:100011: /

BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.

2009/9/16

AnLaŞıLaMaMaK AnLaŞıLıR BiR DuRuMDuR.

Kimseler anlamasın beni!
Züleyha'nın zindanında Yusuf anlasın,
Leyla'nın çöllerinde Mecnun anlasın,
Şirin'in dağlarında Ferhat anlasın,
Aslı'nın yüreğinde Kerem anlasın,
Sen anla!

Aşk, ayrılığa düştüğünden beri kazanılmış sınavları görmeyen benliğimiz, kaybolmuş aşkların izinde sarsıntılı yürüyüşler yapıyor. Pencerelere perdeleri çekerek sokakları yalnızlaştıran insan, aşk adını verdiği kendi yalnızlığının derin kuyularında uzanacak elleri bekleyen çaresizliğe teslim olurken, içeride soluduğu hava, kendini esir ettiği dört duvar ve masasının üzerinde su vermeye bile gerek duymayacağı naylondan sunî çiçeklerle günbegün solgunlaşıp, baharlarda kendine gülümseyen papatyalardan da mahrum kalıyor. Her yitirilen sevdanın ardında derinleşen boşluk girdabında acı çeken masum duygular, yeni bir günü aydınlatacak kızıl bir güneşin getireceği yeni müjdelerinde olmadığını düşünüyor. Arabesk fanteziler üzerine acılı hayatlar kurgulayan gençlik, çözüm bulmak yerine sorunlarını daha da kalabalıklaştırıyor. Hem de mutsuzlaştıkça, mutlu olduğunu zannederek büyük bir yanılgı bataklığına saplanıyor.
Aşk yitik, yitirilen benlik, acı çekense hep hayat oluyor. Oysa ben aşkı, seslerden bir ses değil; bütün sesleri susturan bir çığlık yapmak için arıyorum. Onu bulana kadar bu kalabalık sokaklarda payıma sessizliğin düştüğüne inanıyorum. Sen de inan!

Beni kimseler anlamasın!
Gözyaşlarını yüreğinde biriktiren ‘hüzün’ anlasın,
Yaprakları sararmış ‘hazan’ anlasın,
Karanlıkları örten ‘güneş’ anlasın,
Güneşe örtü olan ‘gece’ anlasın,
Sen anla!

Çölleşen ruhumun bağrından fışkırıp avuçlarımda biriken masum damlacıklarım. Ey benliğimi kirlerinden arındıran bengisu pınarlarım! “Gözyaşlarım, sizi bana en iyi ne anlatır? Yazdığım şiirlere, sığındığım cümlelere, yaşadığım sokaklara yabancılaşan aynadaki yüzüm mü? Bütün beklentilerimin içinde yer edinen sınırsız korkularım ve sonsuz  ümidim mi? Kayıp adreslerde sahiplerini bulamadan geriye dönen pulsuz mektuplarım mı? Nisanı ve kırkikindi yağmurlarını bekleyen susuz kalmış hazanım mı? Güneşe, gökkuşağının el değmemiş dallarından rengârenk elbiseler giydiren vakitsiz bulutlarım mı? Hiçbir zaman acımı hissettiremediğim veda sözcüklerimi? Geceyi derin uykusundan aniden uyandıran ölüm suskunluğumu? Ölümün hep unutulduğu bir yaşama uğraşımı? Ey vakitsiz sıkıntılarıma derman olan göz pınarlarım. Sahi, rahatlatır mısınız? Yaşama hüzünden ve gamdan yeni kaleler mi kurarsınız? Vedasız kanatlanan, ölümün kıyılarına habersiz düşen bir martının dalgalara bıraktığı matemlerden habersiz misiniz? Sessiz misiniz? Mavi misiniz?

Beni kimseler anlamasın!
Sessizliğin içinde saklı ‘sesler’ anlasın,
Acılarla ağırlaşan ‘hayat’ anlasın,
Yenilgilere alışmış ‘kalbim’ anlasın,
Sen anla!

Ey Rabbim! Gözyaşlarımda umutlarımı büyüten kalbimin tek sahibi!
Aklımı koru!
Izdıraplarımızı hafiflet!
Ellerimizden tut!
Düşüncelerimizi anlamlı kıl!
Bayramı  Kudüslü çocukların tebessümlerine serpiştir!

Beni kimseler anlamasın!
Martılara hasret ‘deniz’ anlasın,
Baharına hasret  ‘çiçek’ anlasın,
Ölümüne  hasret ‘hayat’ anlasın,
Sen anla!

Nurdal DURMUŞ

BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.

ZaMaN YoLCuLuĞuNDa İnSaN...



Zaman Yolculuğunda İnsan...

çocuklar
şen ve oyun içindeler…
ve yaşlı insan,
zor yaşamların mahkumu…
aynı zemindeler.
aynı zamanı paylaşıyorlar.
ama ayrı dünyaları solumaktalar…
ortak olan yönleri,
her iki nesil,
sürgünde yaşam sürüyorlar…
hayat tecrübesi olan yaşlı insan,
her zaman en önde ve yol gösterici…
dünyayı yeni tanımakta olan çocuk ise
yaşam müddetince büyüklerini model alıyor(almalı)…
hayat olanca hızıyla devam ediyor…
öndekiler
ve arkadakiler…
bir değirmende öğütülür gibi,
dünya sürgününde harmanlanıyorlar…
öndeki hüzünlenmesin,
vuslat yakın…
arkadaki hayatı ebedi sanmasın,
yaşam,
çoğu gitmiş bir dönence…

BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.

YüK ÇeKeN YüKSeLiR / OLGuNLaŞıR.



Dinimiz, almayı değil vermeyi emretmektedir. İnsanların sıkıntılarına katlanmak, kahırlarını çekmek, yardımlarına koşmak, müşkillerini halletmek, hep vermektir yani fedakârlıkta bulunmaktır. Zaten dinimizde esas olan, nazlanmak değil, naz çekmek yani yük çekmektir. İnsanların yükünü çeken, olgunlaşır, istifade etmeye başlar. Yükselen, olgunlaşan insanlar, hep vererek yükselmiş ve olgunlaşmışlardır. Bu sebeple insan, hayatta iken kendini vermeye alıştırmalıdır. Hadis-i şerifte; (Şu üç şey için yemin ederim: Sadaka vermekle asla mal eksilmez. Öyle ise sadaka verin! Zulüm gördüğü şahsı, Allah rızası için affeden, dünya ve ahirette aziz olur. Öyle ise affedin! İsteme kapısını açana da, Allah fakirlik kapısını açar) buyurulmuştur.

Her şeyi yaratan, veren, ihsan eden Allahü teâlâdır. İnsanlar, isyan ettiği, emirlerini dinlemediği halde rızıklarını kesmemiş yine vermiştir. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
“Bütün mâhluklara her nimeti, iyilikleri veren yalnız Allahü teâlâdır. Her şeyi var eden, var olmak nimetini veren Odur. Her an, varlıkta durduran da Odur. İnsanları sıkıntıdan kurtaran, duaları kabul eden, belalardan kurtaran hep Odur. Öyle bir Rezzaktır ki, kullarının rızıklarını, günahlarından dolayı kesmiyor. Affı ve merhameti o kadar boldur ki, günah işleyenlerin yüz karalarını meydana çıkarmıyor. Hilmi o kadar çoktur ki, kullarının cezalarını vermekte acele etmiyor.”

Peygamber efendimiz bir hadis-i şeriflerinde; (Allahü teâlânın ahlakı ile huylanınız!) buyurmuştur. Mesela, Allahü teâlânın sıfatlarından biri Settar’dır. Yani günahları örtücüdür. Müslümanın da din kardeşinin ayıbını, kusurunu örtmesi lazımdır. Allahü teâlâ, kullarının günahlarını affedicidir. Müslümanlar da, birbirlerinin kusurlarını, kabahatlerini affetmelidir. Allahü teâlâ kerimdir, rahimdir. Yani lütfu, ihsanı boldur ve merhameti çoktur. Müslümanın da cömert ve merhametli olması lazımdır.

Abdullah-ı Ensari hazretleri buyurdu ki:
“Sana iyilik eden kimsenin esiri olursun. Ona karşı boynun bükük olur. Kendisine iyilik ettiğin kimseye karşı ise, tam tersi olur. Onun için, daima herkese iyilik etmeli, faydalı olmaya çalışmalıdır. Nitekim bir hadis-i şerifte; (Veren el, alan elden üstündür) buyurulmuştur.”

Ebü’l-Hüseyin Nuri hazretlerini, kendi zamanında yaşayan birkaç evliya ile beraber, hasetçinin biri, halifeye şikâyet etmişti. İşin aslı araştırılmadan bunların idam edilmesi emredildi. Onlardan birisi idam edilmek üzere çağrılınca, Ebü’l-Hüseyin Nuri hazretleri, hemen ileri atılıp;

- Önce beni idam edin dedi. Cellad;

- Kılınç, kendisine koşulacak bir şey değildir. Niçin acele ediyorsun? Sana henüz sıra gelmedi deyince, Ebü’l-Hüseyin Nuri hazretleri;

- Bizim yolumuz isar yani arkadaşını, kendine tercih etme, fedakârlık yoludur. En kıymetli ve tatlı şey candır. Ben kendimi feda edip, birkaç saniye de olsa bu kardeşlerimin yaşamasını arzu ediyorum cevabını vermiştir. Bu hali gören halife, onların durumunu tekrar tahkik ettirir ve bunların Allah adamı olduğunu anlayıp, özür diler ve serbest bırakır.

Bir kimse, kırıldığı kimselere iyilik edebiliyorsa, onlara hediye verebiliyorsa, rahat eder, huzurlu olur. Din büyükleri; “Kalbi en fazla nurlandıran şey; kızdığınız kimseye dua etmektir” buyurmuşlardır.

Netice olarak mümin, gıda gibi olmalı, her zaman ona ihtiyaç duyulmalıdır. Vermeye alışan, yük çeken kimse, gıda gibi olur. Yüzü dünyaya dönük olan yani almaya alışan kimse, herkesle kavgalı olur. Yüzü ahirete dönük olan ise, herkesin yükünü çeker yani hep verir ve herkesle de barışık olur. Zaten vermeyen, fedakârlıkta bulunamayan, kısacası cömert olmayan kimse, insanların sevgisini kazanamaz. Veren kimse, her zaman itibarlı ve aziz olur. Almaya, istemeye alışan kimse de, zillete düşer.

Osman ÜNLÜ

BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.

2009/9/13

KeNDiMi ARıYoRuM GöReN VaR Mı?



KALPLERİMİZ ÇOK GENİŞTİ. İÇİNİ HEP BEN’LERLE DOLDURDUK. SANKİ BEN’LER KALPLERİMİZİ DAHA DA GENİŞLETTİ. KALPLERİMİZ GENİŞLEDİ GENİŞLEMESİNE AMA İÇİNDE O KADAR ÇOK BEN VARDI Kİ SEN’LERE YER KALMADI. KALPLERİMİZİ BEN’LERDEN SEN’LERE AÇMAYI BAŞARAMADIK. BUNU BAŞARMANIN BELKİ DE TEK YOLU VARDI… BEN’İ ÖLDÜRMEK.


Mevlana Mesnevi’sinde bir hikâye anlatır:
Bir adam, dostunun kapısına gelip, kapısını çalar. İçeriden gelen ses:
-Kapıyı çalan da kim, diye sorar.
Adam:
-BEN’im, diye cevap verince, dostu:
-Git, şimdi zamanı değil, sonra gel der.
-Adam, kapıdan ayrılır ve bir yıl dostunun hasretiyle yanıp tutuşur. Bir yılın sonunda dostunun kapısına tekrar gelir. Reddedilme korkusuyla kapıyı çalar.
İçeriden gelen ses:

-Kim o, diye sorar. Adam:
-SEN’im, diye cevap verir.
Dost, adamı içeri davet eder:
-Mademki BEN’sin, içeri gir. Ev dar iki kişi sığmıyor, der.
Kaçımızın SEN’ im diyebileceği, ruhunu birleştirebileceği bir dostu var? Kaçımız BEN’ini SEN yapmayı başarabildi? İşimiz hep BEN'lerle. Çok sevdiğimizi söylediğimiz halde SEN’im diyemiyoruz sevdiğimize. Ya sevgimizde bir problem var ya da BEN’imizde. Eğer sevdiğimizle SEN olabilseydik, arada mesafeler olsa bile SEN'imiz hep yakın olurdu. Bu yüzden “gözden ırak olan gönülden de ırak olur” sözü, SEN olamayan BEN’ler için doğru olsa gerek. SEN olmayı başarabilseydik maddi mesafelerin bir önemi olmaz, gözümüzden ıraklık, gönlümüzdeki ıraklığa engel olurdu.
Biz BEN’likleri ne zaman aşarsak SEN’likler o kadar yanı başımızda olacak. “Gerçek aşk” da bu olsa gerek. SEN-BEN değil, sevdiğimizle bir olmak.

BEN’ini Leylası ile SEN yapan Mecnun’a "adın ne?" diye sorduklarında, "Leyla" diye cevap vermişti. Mecnun’un karşısına bir gün Leyla çıktığında, önce onu tanıyamamış, Leyla olduğunu anladığında ise ona şunları söylemişti; “Bir bütün idim ben Leylâ ile. Sense Leylâ’yım diyorsun. Sen Leylâ isen eğer; beni yakmaya hayalin yeter, takatim yok sana kavuşmaya. Varlığı olmayan bir zerreye aynadan ne fayda? Canım gideli hayli zamandır, cismindeki bir başka candır; bir özge candır. Sensin beni benden ayıran, uzaklaştıran. Ben yokum, senin tecellin var. Vuslatının ağır yükünü kaldıramam ki. Önceleri sen vardın, şimdi ben yok oldum. Manevi dünyamda dostum daima sensin.”(2) Leyla öldüğünde ise Mecnun’a "Leyla ölmedi mi?" diye sorduklarında "Hayır, BEN Leyla’yım" diye cevap vermişti.

Hallac-ı Mansur, Allah'tan başka her şeyin batıl ve yalnız Allah'ın hak olduğuna kesin kanaat getirince, “sen kimsin?” sorusuna muhatap olduğunda "Ene'l-Hakk" (ben Hakk’ım) diye cevap vermiş ve bu cevap onun idamına sebep olmuştu. BEN’ini SEN yapmanın ne demek olduğunu bilmeyenler, kelime mânâsı; "Ben Hakk'ım" demek olan "Enel-Hak" sözünün hakîki mânâsının: "Ben yokum, Hakk var" demek olduğunu anlayamamışlar ve bu Hakk aşığını idam etmişlerdi.

Bir rivayete göre Hallac-ı Mansur’u darağacına astıkları vakit İblis yanına gelmiş ve "Bir sen “ENE (BEN)” dedin, bir de ben (Sen ene'l-Hakk dedin, ben "ene hayrun minhu" [Ben ondan hayırlıyım] dedim). Nasıl oluyor da Allah, bu yüzden senin üzerine rahmet, benim üzerime lânet yağdırıyor?" diye sormuş. Hallâc-ı Mansûr şu cevâbı vermiş: “Sen "Ene" dedin, kendini ortaya koydun, ben "Ene" dedim, kendimi ortadan kovdum. Benliği ortaya getirmenin kötü, benliği ortadan kaldırmanın ise iyi olduğunu bilesin, diye bana rahmet, sana lânet etti."

Ene'l-Hakk’ı bir başka şekilde ifade eden Yunus Emre de “Beni bende deme ben bende değilem… Bir ben vardır bende benden içeru” demiştir.

Hakk’ı dost edinip BEN’ini unutanlar bu birkaç örnekle sınırlı değil. Şimdi soralım BEN’imize, SEN’im diyebileceğimiz bir dostu bulmayı başardık mı? Birinin SEN’im diyebileceği kadar dost olabildik mi?
Kalplerimiz çok genişti. İçini hep BEN’lerle doldurduk. Sanki BEN’ler kalplerimizi daha da genişletti. Kalplerimiz genişledi genişlemesine ama içinde o kadar çok BEN vardı ki SEN’lere yer kalmadı. Kalplerimizi BEN’lerden SEN’lere açmayı başaramadık. Bunu başarmanın belki de tek yolu vardı… BEN’i öldürmek. BEN’i öldürmek kolay kolay olacak bir şey değildi. BEN’e SEN dedirtebilmek için BEN’in iyi bir terbiyeye ihtiyacı vardı. BEN terbiye olmazsa SEN’i bulmak mümkün olmazdı. Bu terbiye de sevgi ve aşk ile olurdu.

BEN’imizi terbiye etmek için uğraştık mı? Böyle bir amacımız oldu mu?..

Muhyiddin İhyâ Efendi, “Rabbim, sen beni bana verdin,/ Ben de kendimi sana veriyorum” diyor. Bizi, bize veren O’na BEN’imizi verebildik mi? “Kendimi arıyorum, gören var mı?” diyecek kadar BEN’ini O’na veren ve O’nunla SEN olabilen Erzurumlu İbrahim Hakkı, O’ndan gelen her şeye razı olduğunu şu dizeleriyle bildiriyor:

Hoştur bana senden gelen,
Ya gonca gül, yahut diken
Ya hayattır yahut kefen,
Nârın da hoş, nurun da hoş,
Kahrın da hoş, lütfun da hoş.
Gelse celalinden cefa
Yahut cemalinden vefa
İkisi de cana safa
Nârın da hoş, nurun da hoş,
Kahrın da hoş lütfun da hoş”
Ne mutlu SEN’ini bulabilene…
Meryem UÇAR

DİPNOT
* Pala, İskender: (2000), Timaş Yay., 112 syf.

BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.

2009/9/12

ANı YaŞaMaK



Ânı yaşamak... Zamana yenik düşmeyen hislerle dolup taşmak...

Sonsuzluğun kıyılarına vuran aşkı duyumsamak...

Kalp yanar, göz nemlenir, yürek aşk ile vurur. Dinmeyen gelgitlerin yansımasıdır gönüllerin feryâdı. Kolay mıdır ay ışığında, gözyaşı ile geceye aşkı söyletmek” Gönül kadar yakın ve yine gönül kadar uzaklardan kopup gelen ayrılık nağmelerinin kâinattaki titreşimlerine tanıklık etmek. Dostla yakınlaşan aşkın gönüllerin işidir bu. Aşkın cânında bitimsiz kaynağa ulaşan sezgilerin çağlamasıdır. Sermâyesi derdi, serveti âhı olan büyük ruhların nefesidir dost rûzigâr.

“Bir tek alevmiş gibi görünen, ancak an be an yanıp, gözden kaybolan ve yeniden ortaya çıkan alevler dizisi gibidir âlem.” Bir âlem ki dem be dem oluşan, an be an değişen. Çünkü “Külle yevmin huve fî şe’n” . O; her an yaratmaktadır. Her an yeni bir oluş, her dem yeni bir iştedir. Bu âlemde her şey nûr, her şey sürûr içredir. Bu oluşa, bu zevke sen de katıl! Önündeki perdeleri arala! Nurlar şehrine gir. Çünkü nûrânî âlemin kapıları açıldıkça hakîkat şehrinin şuaları, her yanı aydınlatır. Âlem-i envârın ebediyete açılan birçok kapısı vardır. Bu kapıların ilki; dosttan gayrı her ne varsa, terk edenlerin geçididir. İkincisi de; terk ettiklerine bir daha dönmemeye azmedenler içindir. Üçüncü kapı; dostun kokusunu duyabilen, mânâ âleminden ilhamlar almaya başlayan kimselere açılır. Dördüncü kapıya ise ; “Hakk Kapısı” (Bâbullah) denir. Yürüdükçe nûrânîliğin doyumsuzluğuna ulaşan ve nurlar âleminden dönmeyi hiç ama hiç düşünmeyenlerin kapısıdır. Beşinci kapıya erişen cân fânîliğin de son bulduğu makâmı müdrik bir haldedir. Artık burada ölümden söz edilemez. “Ölmeden evvel ölme sırrına ermek ” Bu dur. Her şey hayydır, diridir. Her şey hayattır.

Ya şu varlık âlemine ne demeli” Bedenlenmiş ruhların sâhiciliği nereye kadar” “Onların sâhiciliği; sahilde ışıkların boy gösterdiği bir gecede suya akseden ve hareket eder gibi gözüken yakamozlu bir hayattan ibârettir.” Bu hayat, dünya hayatıdır ve geçicidir. Gerçek hayat yukarılardadır. Kanatlanmış ruhlar hep aşkın semâlarında dolaşır. Ağırlıklarından sıyrılabilen aşk olsun! Gökyüzünde kuşların gövdelerini taşıyan en hafif tüylerle süslenmiş incecik kanatlarıdır. Aşkın kanadı da böyledir. Nice ağır vücutları sonsuzluk semâlarına, hakîkat burçlarına taşır. Görebilene aşk olsun!

 
“Yukarı doğru uçmayı öğrenen bir kuş, hedefe ulaşamazsa da topraktan kurtulmayı öğrenmiştir ya... Sen de rûhunu bedenden kurtarıp uçmayı öğren. Gördüğün renkler, şekiller, tattığın lezzetler, zevkler sana kalmaz. Bütün gönül darlıkları dünyaya bağlandığın nisbettedir. Bunları düşünüp anladığın gün, üzüntün kalmayacaktır

“Her şeye mahlûk gözüyle baksan o mahlûk olur

Hak gözüyle bak ki bi-şekk nûr-i yezdân andadır” (N.Tura)

 

Mustafa DEMİRCİ

BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.

2009/9/9

SiZ HiÇ GeRÇeK MüSLüMaN GöRDüNüZ Mü?



MÜSLÜMAN olmak bir nimettir. Bir ayrıcalıktır. Ama aynı zamanda bir külfettir.

Sorumluluktur. Görev yüklenmektir. Örnek olmaktır. Son vahyi temsil etmektir. Muhammedi bir ahlakla ahlaklanmaktır. Allah'ın ahlakıyla ahlaklanmaktır.

Toleranslı olmaktır. Başkasının hatasını çok görmemektir. Çok olan hatasını abartmamaktır. Öz çocuğuna gösterdiği toleransı başkasının evladına da göstermektir.

Beyefendi olmaktır. Kaba, haşin, sert ve incitici olmamaktır. Gerektiğinde bir gül kadar narin ve nazik ve yine gerektiğinde bir cam vazo kadar kırılgan olmaktır.

Bencil olmamaktır. Her şeyi kendisine yontanın ahlakı, Makyavelist, egoist ve çıkarcı bir çizgi çizer. Bu çizgi Müslüman'la aynı karede buluşamaz. Nefsin bencil arzularına gem vuramayan Müslüman, Kuran'ın deyimiyle "şeytanına kelepçelenmiştir".

Anlayışlı olmaktır. En basit örneğiyle, otobüste seyahat ederken, uçakta yolculuk yaparken kahkahayla gülmemeli, bağırmamalı, başkasını rahatsız etmemeli, etrafa nefret hissi vermemeli, başkasını tiksindirecek hiçbir tavır içinde olmamalıdır.

Adil olmaktır. Müslüman kendisi için istediğini başkasına da istemelidir. Kendisine uygun görmediğini başkasına reva görmemelidir. Hz. Ömer adaletini gözetmektir. Yanlış yapan, dolandırıcılık yapan kendi öz evladı bile olsa özel muamele gösterilmemelidir. Ayrıcalık tanınmamalıdır.

Düşmanın da hukukunu gözetmektir. Sevmediğini, tutmadığını, düşman gördüğünü meşru-gayri meşru her yolla sindirmemelidir. Düşmanı kendisinden emin olmayan Müslüman, El-Emin olan peygamberi temsil edemez. Müslüman, düşmanına karşı da adil olmalıdır. Onun hukukunu korumalıdır.

Haram kazanmamaktır. Helal düşünmek, helal kazanmak, helal harcamak ticarette kuşanılması gereken İslam ahlakıdır. Müslüman, kamuya, devlete veya garibana ait malı hile ve hurda yolla ucuza mal edemez. Ederse bu haram kazanç olur. Herhangi bir ihalede, mal alışverişinde, daha iyi ve temiz iş yapan insanların önünü kesmek için plan ve program yapamaz.

Sorumluluktur. Makamın hakkını vermektir. Makam, mevki ve sorumluluğu başkasının haksız kazancına merdiven yapmamaktır. Belki din, idarecilerin miras bırakmasına engel olmuyor ama bunu sınırlayacak işaretler verip işi vicdana bırakıyor. Hz. Peygamber miras bırakmamıştır. "Peygamberler miras bırakamazlar" diyerek idareciler ile sermaye ve mal biriktirme arasına (mücbir olmayan-şart olmayan) perde germiştir.

Temizliktir. İlk emirlerden biri "elbiseni temizle" olan bir dinin mensupları dışlarını, içlerini, kafalarını, hınçlarını, bencilliklerini, niyetlerini temizlemeliler. Şehirlerini, köylerini, evlerini, bahçelerini temizlemeliler. Bu kadar basit şeyler önemli mi? Evet hem de çok önemli. Çünkü dış görüntümüz, iç görüntümüzü ele veriyor. Şehirleşmemizde, altyapımızda ileri ülkeleri geçebiliyor muyuz? Hayır, çok gerideyiz. Peki niye, eksikliğimiz nerede! Onlardan daha az zeki değiliz herhalde.

Halkla eşit şartları paylaşmaktır. Halkı yoksul olan Müslüman idareciler lüks, şatafat ve debdebe içinde yaşamaz. Yaşarsa zalim bir idareci olmuş olur. Hz. Ömer, Mısır'a vali yaptığı Hz. Amr bin As'ın yaptırdığı görkemli köşkü yıktırmıştır. Bir adama tokat atan eski kabile reisi Cebele'ye kısas uygulamak istemiş ve gariban köylünün Cebele'ye tokat atmasını emretmiştir.


Medine halkının maddi yönden darboğazda olduğu kıtlık yıllarında halk yemek bulamıyor diye kuru ekmeğe talim etmiştir. Bir gün sofrasında zeytinyağı bulunduran Hz. Ömer, bir vatandaşın biz bu yağı da bulamıyoruz sözü üzerine zeytinyağını kendisine yasaklamıştır.

Müslümanlık hakkaniyet, adalet, temiz ahlak ve Kurani teraziye uymaksa bunları uygulamadan kámil Müslümanlık olamaz. Çünkü Müslümanlık başkasına vaaz ederken kendi kulağına pamuk tıkamak değildir. Kulaklar nasihat dinlemek için yaratıldı, iyi şeyler duymak için, dil iyi şeyler konuşmak için, göz iyi ve doğruyu görmek için. Ayak iyi ve temiz yola gitmek için ve nihayet eller temiz ve şaibesiz sermayeye, mazlum olan düşküne, mağdura uzanmak için yaratıldı. Hani bu organları bu amaçla kullanan, hani kulaklarının, gözünün, dilinin, ayak ve ellerinin hakkını verenler.

* * *

Hani Ya Rabbi, bu hayattan beni harama bulaştırmadan al diyen Müslüman, hani arkasını döndüğünde, en inatçı düşmanının-rakibinin arkasından gözyaşı döktüğü Müslüman. Hani eliyle, diliyle, kalbiyle, başkasına buğz-nefret etmeyen Müslüman. Ya Rabbi, bir göz açıp kapatacak bir süre zarfında bile nefsimin kucağına atma beni diyen Müslüman.

Hani Hz. Ebu Bekir sadakati, hani Hz. Ömer adaleti, hani Hz. Osman edebi, hani Hz. Ali cesareti, hani Hz. Bilal sevgisi, hani Ebu Zerr zarafeti, Hz. Aişe zekásı, hani Hz. Zeynep masumluğu. Hani nerede! O Müslüman'ı gösterin de arkasından koşayım. Peygamberimiz çağından mı geldin diyeyim de, başımı omzuna yaslayıp kokusunu içime çekeyim.

Nihat HATİPOĞLU

BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.

2009/9/8

SoRDuM... DeDi...



***...Sordum...***

sordum, niçin nazlısınız? dedi; bu, tedbir almaktır
sordum, tedbirin gereği ne?dedi; aşkı yoklamaktır
sordum, buna gerek var mı?dedi; bu işte lazımdır
sordum gönlünüz geniş mi? dedi; gönülsüzler vardır
sordum, zayıflar ne olacak?dedi; vefa, taşımaktır.
sordum, mahrum olan kimdir?dedi; münkir,munafıktır.
sordum,mahrumiyet neden?dedi; bu, bir Hükm-i Hak’tır
sordum, mesleğiniz nedir?dedi; çözüp bağlamaktır..
sordum, çözmek nasıl olur?dedi; kalbi boşaltmaktır..
sordum, kalbin işi nedir?dedi; aşkla ağlamaktır..
sordum aşkın sırrı nedir?dedi; yarde yok olmaktır..
sordum yarin isteği nedir?dedi; samimi olmaktır..
sordum, samimiyet nedir? dedi; hep yara bakmaktır..
sordum, bu nasıl olacak? dedi; nefsi bırakmaktır

sordum, asıl dava nedir? dedi; has kulluk yapmaktır..
sordum, bunun yolu nedir?dedi; Habib’e (sav) uymaktır

sordum, tavsiyeniz nedir?dedi; zikre sarılmaktır..
sordum, zikrin aslı nedir?dedi; Allah’la olmaktır..
sordum buna çare nedir?dedi; dostunu bulmaktır..
sordum dostlar neyi sever?dedi; hizmete koşmaktır..
sordum, hizmetten gaye ne?dedi; nefsini kırmaktır..
sordum işin aslı nedir?dedi; mert insan olmaktır

şair: selvî

Yüreği güzel, sevgili Aysel'e değerli katkılarından dolayı en kalbi sevgi, saygı ve hürmetlerimi sunuyorum.
:100011: /

BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.

2009/9/7

BİZE İYİLİK YARAŞIR

 
BUGÜN' VEREN EL' OLSANDA YARIN 'ALAN EL ' OLMAYACAĞINI BİLEMEZSİN
 
 
Image Hosted by ImageShack.us
 
 
Bugün hayata veda ettiğimizi düşünsek, çok önem verdiğimiz ailemiz, çevremiz, sahip olduğumuz eşyalar bizden sonra nasıl değişir acaba? Cevabı kendi dünyamızda aramayı birkaç dakika erteleyip Kimse Yok Mu Derneği’nin gönüllü komisyonlarından sorumlu Dr. Figen Es’e kulak verelim.
37 yaşında bir arkadaşının kanser olduğunu öğrenen Figen Hanım, aynı durumu yaşamamak için hiçbir sebebi olmadığını fark etmiş. Bir gece öldüğünü farz edip hayatını adadığı eşi ve çocuklarının, kullanmaya kıyamadığı eşyalarının ne olacağını düşünmüş: “Eşim evlenirdi büyük ihtimalle. Yıkamaya kıyamayıp sildiğim halılarım, eşyalarım dağıtılırdı. Çeyiz sandığım, bir tanesi kırıldı diye insanların gönlünü kırdığım tabaklarım kim bilir ne olurdu? Okuldan gelince beni evde bulsunlar diye koşturduğum çocuklarım anneanneye, babaanneye gönderilirdi. Velhasıl, Allah’ın huzuruna çıktım, izin ver dünyaya döneyim, dedim. 

Çocuklarımı kendimden bağımsız yetiştirmeye karar verdim. Bütün tabaklarım kullanılsın, kırılan kırılsın yenisi alınır. Evime misafir rahat gelsin. Çeyiz sandığımı dağıttım. Mülk benim değil. Benim olmayan şeyleri sahiplenip kendim için harcamanın bir de hesabı var. Kimse Yok Mu Derneği’nde gönüllü olarak çalışmaya başlamak benim için de bir fırsat oldu. Allah’ın bana verdiğini elimden almadan O’nun yolunda kullanma gayretindeyim.”

Dr. Figen Hanım’a göre ihtiyacı olan herkese elinden geldiğince yardım etmenin gereği de üzerindeki nimetlerin hesabını verme ve şükretme anlayışından kaynaklanıyor. Özellikle, yıllarca Batılı ülkelerin sömürüp bütün kaynaklarına el koyduğu, fakir bıraktığı Afrika halklarına karşı herkesin sorumlu olduğunu belirten Figen Hanım şöyle konuşuyor: 

“Türkiye’de doğmak için, tenimin beyaz olması, akıllı, sağlıklı olmak için dilekçe vermedim. Bunlar bana lütfen imtihan olarak verilmiş, onlara verilmemiş. Ona verilmeyenler benim de imtihanım. Hepimiz kul hakkına dikkat etmeye çalışırız; ama mahşerde, yoksul bir kadın gelip yakama yapışırsa, ‘Ya Rabbi benim onda hakkım var, sen mü’mini mü’mine kardeş kılmıştın. O benimle ilgilenmedi, verdiğin nimetlerden bana vermedi, hakkımı istiyorum.’ derse ne yaparım? Biz, evine sabah gelen bir şeyin akşama, akşam gelenin sabaha kalmadan ihtiyacı olana dağıtıldığı bir Peygamber’i (sas) önder kabul ediyoruz.

Elimizdeki avucumuzdaki her şeyi verelim demiyorum ama herkesin yapabileceği bir iyilik vardır. Sadece para değil, mesleğini, bilgisini, zamanını, ilgisini vermek en büyük iyiliktir. Resulullah’ın yolunu, yemeğe tuzla başlama, suyu üç yudumda içme gibi kişisel ibadetlerin içine sıkıştırmışız. Oysa Allah Rasulü tamamen sosyal bir hayat yaşamış. Biz dini kişisel bir hayat olarak yaşar, sosyal sorumluluklarımızı üzerimizden atarsak büyük bir veballe ahirete gitmiş oluruz.”

Dr. Figen Es kimdir?
1963′te Aydın Nazilli’de üç kız kardeşin ortancası olarak dünyaya geldi. Babası basma fabrikasında işçiydi. Eskişehir Anadolu Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden 1986′da mezun oldu. İzmit’te mecburi hizmetini yaparken kardiyoloji ihtisası yapan Dr. Mehmet Uğur Es ile evlendi. 1988′de Ömer Faruk, 1996′da Ayşe Hafsa dünyaya geldi. Enfeksiyon hastalıkları uzmanı olarak çeşitli hastanelerde çalıştı. Bir taraftan da hayır işleri ile meşgul oldu. Son üç yıldır Kimse Yok Mu Derneği’nin gönüllü koordinasyon sorumluluğunu yürütüyor.
 
Bu örnek hayra adanmış gönüllerden sadece biri..
 
Gönüllü üye olarak şimdi siz değerli gönül sahiplerini hayra davet ediyorum.
 
Hakkın rızası için Kainatın Efendisine (sav) benzesin mi yüreklerimiz
 
Tebessüm olalım mı ? yetimlerin yüzüne ..
 
y1pyNYfRuZuFgsuRLMhF1zcoaLu3cg4xDu_y5f0ONRl8jnEWAFH8KLqtLr2FalYr339
 
Bayram olalım mı? yoksulun gönlüne
 
y1paq7A0TLEiNACh5Xj5_3GJjdwRMsIREICSSQBuV8JxiLWWCrTvlYNfemN88gni15C
 
Bize iyilik yaraşır
 
Nedersiniz ?
 
    Gönüllü olalım mı hayra........
  

Mallarını Allah yolunda infak edenlerin örneği yedi başak bitiren, her bir başakta yüz tane bulunan bir tek tanenin örneği gibidir. Allah dilediğine kat kat arttırır. Allah (ihsanı) bol olandır, bilendir. (Bakara /261)

  

Sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: "Hayır olarak infak edeceğiniz şey, anne-babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışadır. Hayır olarak her ne yaparsanız, Allah onu şüphesiz bilir." (2/215)

   

Allah'a ibadet edin ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anne-babaya, yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolda kalmışa ve sağ ellerinizin malik olduklarına güzellikle davranın. Çünkü, Allah, her büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez. (4/36)

    

Akrabaya hakkını ver, yoksula ve yolda kalmışa da. İsraf ederek saçıp-savurma. (17/26)

  

Sizden, faziletli ve varlıklı olanlar, yakınlara, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere vermekte eksiltme yapmasınlar, affetsinler ve hoşgörsünler. Allah'ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz? Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. (24/22)

 

Onların mallarında dilenip-isteyen (ve iffetinden dolayı istemeyip de) yoksul olan için de bir hak vardı. (51/19)

 

Kendileri, ona duydukları sevgiye rağmen yemeği, yoksula, yetime ve esire yedirirler. (76/8)

Sevdiğiniz şeylerden infak edinceye kadar asla iyiliğe eremezsiniz. Her ne infak ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir. (Al-i imran süresi/92) 
 
 
Allah yolunda infak edin ve kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayın. İyilik edin. Şüphesiz Allah, iyilik edenleri sever. (Bakara süresi/195) 
 
Yalnızca Allah'ın rızasını istemek ve kendilerinde olanı kökleştirip- güçlendirmek için mallarını infak edenlerin örneği, yüksekçe bir tepede bulunan, sağnak yağmur aldığında ürünlerini iki kat veren bir bahçenin örneğine benzer ki ona sağnak yağmur isabet etmese de bir çisintisi (vardır). Allah, yaptıklarınızı görendir. (Bakara süresi/265) 

 

Ey iman edenler, kazandıklarınızın iyi olanından ve sizin için yerden bitirdiklerimizden infak edin. Kendinizin göz yummadan alamayacağınız bayağı şeyleri vermeye kalkışmayın ve bilin ki, şüphesiz Allah, hiçbir şeye ihtiyacı olmayandır, övülmeye layık olandır. (Bakara süresi/267) 
 
 
(Sadakalar) Kendilerini Allah yolunda adayan fakirler içindir ki, onlar, yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremezler. İffetlerinden dolayı bilmeyen onları zengin sanır. (Ama) Sen onları yüzlerinden tanırsın. Yüzsüzlük ederek insanlardan istemezler. Hayırdan her ne infak ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir. (Bakara süresi/273) 
 
Onlar, bollukta da, darlıkta da infak edenler, öfkelerini yenenler ve insanlar (daki hakların)dan bağışlama ile (vaz) geçenlerdir. Allah, iyilik yapanları sever. (Al-i imran süresi/134) 
 
Ey iman edenler, hiçbir alış-verişin, hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin olmadığı gün gelmezden evvel, size rızık olarak verdiklerimizden infak edin. Kâfirler... Onlar zulmedenlerdir. (Bakara süresi/254) 
 
Onlar ki, mallarını gece, gündüz; gizli ve açık infak ederler. Artık bunların ecirleri Rableri katındadır, onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır. (Bakara süresi/274) 
 
 
Allah'a ve ahiret gününe inanarak Allah'ın kendilerine verdiği rızıktan infak etselerdi, aleyhlerine mi olurdu? Allah, onları iyi bilendir. (Nisa süresi/39
 
Onlar, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler. (Enfal süresi/3)
 
Sizden birinize ölüm gelip de: "Rabbim, beni yakın bir süreye (ecele) kadar geciktirsen ben de böylece sadaka versem ve salihlerden olsam" demezden önce, size rızık olarak verdiklerimizden infak edin. (Münafikun süresi/10) 
 
İşte sizler böylesiniz; Allah yolunda infak etmeye çağrılıyorsunuz; buna rağmen bazılarınız cimrilik ediyor. Kim cimrilik ederse, artık o, ancak kendi nefsine cimrilik eder. Allah ise, Ğaniy (hiçbir şeye ihtiyacı olmayan)dır; fakir olan sizlersiniz. Eğer siz yüz çevirecek olursanız, sizden başka bir kavmi getirip-değiştirir. Sonra onlar, sizin benzeriniz de olmazlar. (Muhammed süresi/38)
 
De ki: "Şüphesiz benim Rabbim, kullarından rızkı dilediğine genişletip-yayar ve ona kısar da. Her neyi infak ederseniz, O (Allah), yerine bir başkasını verir; O, rızık verenlerin en hayırlısıdır." (Sebe süresi/39) 
 

Onlar ki, Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir; kendilerine isabet eden musibetlere sabredenler, namazı dosdoğru kılanlar ve rızık olarak verdiklerimizden infak edenlerdir. (Hac süresi/35) 
 
 
Küçük, büyük infak ettikleri her nafaka ve (Allah yolunda) aştıkları her vadi, mutlaka Allah'ın yaptıklarının daha güzeliyle onlara karşılığını vermesi için, (bunlar) onlar adına yazılmıştır. (Tevbe süresi/121) 
 
 
İman etmiş kullarıma söyle: "Alış-verişin ve dostluğun olmadığı o gün gelmezden evvel, dosdoğru namazı kılsınlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden gizli ve açık infak etsinler." (İbrahim süresi/31) 
 

   http://www.kimseyokmu.org.tr/Default.aspx

http://ramazan.denizfeneri.org.tr/

http://www.ihh.org.tr/

 
       Hayırla kalın

BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.

VAR MISINIZ? ÖMRÜMÜZ RAMAZAN AHİRETİMİZ BAYRAM OLSUN...


HAYATI RAMAZAN OLANIN AHİRETİ BAYRAM OLUR

http://www.islamkent.com/images/rmzn.jpg

Sanki göklerden bir el uzanmış da, dünyanın yetimi en bol, öksüzü en kalabalık ailesinin başını okşuyor gibi, gözyaşını siliyor gibi, yaralarını sarıyor gibi...

Ramazan ikliminin şu topraklarda estirdiği havayı kokluyor musunuz?

Gül kokusu kenef kokusunu daha şimdiden bastırdı. Taşların bağlanıp köpeklerin salındığı şu ülkede, bir aylığına da olsa, şeytanlar bağlanacak, melekler rahat edecek.

Kim bilir, nice garipler vardır ki kapıları Ramazan'dan Ramazan'a çalınır. Nice fakir fukara vardır ki, kursaklarından Ramazan'dan Ramazan'a doyası bir şeyler geçer. Nice kimsesizler vardır ki, Ramazan onların kimi kimsesi olur.

Söyleyin, Ramazan bir insan adı olsaydı ne kadar dua alır, ne kadar sevilirdi? Bu dualar ve sevgiler ona cennetin kapılarını açmaya yetmez miydi? O halde işte fırsat: Ramazan'la bütünleşip serapa Ramazan olmak sizin elinizde.

http://www.mustafaislamoglu.com/resimler/yazarlar/yok.jpg

Ak bir sevdayı içinde bir bebek gibi büyütenler için Ramazan'ın ifade ettiği mana çok derin. Onlar Ramazan'ın kitleler üzerindeki etkisine bakar, Allah'ın dönüştürücü gücünü müşahede ederler. Bin tatlıya bedel acının üzerine bir kez daha ant içerler.

Aşkın modasının geçmediğini, geçmeyeceğini söyleme cesaretleri artar. Tüm âşık u sâdıklara seslenirler: Sevdanız, acınız ve aşkınız· mübarek olsun!

Yenişehirli Avni Bey, o ölümsüz mısralarında ne diyordu:

Sanman taleb-i devlet-i câh etmeğe geldik
Biz âleme bir yâr için âh etmeğe geldik


Eyvallah üstadım! Biz âleme bir yâr için âh etmeğe geldik, eyvallah!

Bu âleme "sahip olmak" için geldiğini sananlar gücün, paranın, kadının, sarının, sapın, samanın ardında bir ömür koştursunlar. Biz "şâhid olmak" için geldiğimizi unutmayalım. Değil mi ki biz âleme bir yâr için âh etmeğe geldik? Bizi âh ederken görenler şekvacı olduğumuzu sanmasınlar. Varlık sebebimiz bu bizim. Cefa çektiğimizi sananlar da, safa sürdüğümüzü sananlar da yanılırlar. Hani, öyle demişti ya bu âleme bir yâr için âh etmeğe geldiğini bilen biri:

Gören sanır ki sefadan sema-ı râh ederim
Döner döner bakarım kûy-i yâre âh ederim


Ya dostum! Sen dönen herkesi raks ediyor mu sanırsın? Yanılırsın. Bazıları işin keyfinde olabilir. Ama bir yâr için ah edenler, yârin yoluna bakıp "âh" etmek için dönerler.

Bazı bedbahtlara Ramazan hiç gelmedi. Yazık. Bazılarının kapısına kadar geldi, içerinin manzarasını pencereden görünce kapıyı bile vurmadan dönüp gitti. Bazılarının kapısını vurdu, fakat açmadığı için kaybetti. Bazılarının yürek hanesine girdi, girdiğine gireceğine bin pişman oldu. Çünkü orayı Ramazan gibi bir gök misafirine hazır etmemişti. Gideceği günü iple çekiyor. Bazılarına ise bir geldi, pir geldi. Geldi ve bir daha hiç gitmek istemedi. Gitmedi. Bir aylığına gelmişti, ama geldiği yerde o kadar izzet ikram gördü ki, o kadar sevildi ve sevdi ki, ne hane sahibi konuğundan ayrılabildi, ne konuk hane sahibinden.

http://mescere.net/forum/avatars/1%20islami%20resimler/oturandua.gif

İşte bu sonuncuların hayatı Ramazan oldu. Şahid oldular, şahid buldular. Günah orucunu hiç bozmadılar. Harama karşı bir ömür sürecek bir oruca niyet ettiler. "Küfre ve şirke karşı tuttuğum orucumu bozarsam, kefaretim cehennem olsun!" dediler.

Onlar orucu tuttu, oruç onları tuttu. Sadece oruç tutmakla kalmadılar, kendilerini de tuttular. Yani kendilerini kaybetmediler, şahsiyetlerini kumara yatırmadılar, izzet ve şereflerini ütülmediler. Onlar orucun başını dik tuttu, oruç da onların başını.

Elhasıl, ömürlerini Ramazan ettiler. Şimdi söyleyin a dostlar: Ömrü Ramazan olanın, ahireti bayram olmaz mı?

Hepinizin ömrü Ramazan, ahireti bayram olsun!

 

MUSTAFA İSLAMOĞLU

 
Ramazan mübarek ay, müminlerin balayı;
  Hatırla der, suyu bal kaybedilmiş sılayı...

   HAYIRLA KALIN


BEĞENDİYSEN VE ALANINA EKLEMEK İSTERSEN YORUM YAZ - BLOG AL'A BAS SENiN OLSUN.